28 Ağustos 2009

Balkandan o zor yıllara (1)



Birmanya, 1917-1922

O esaret ve umutsuzluk yılları sürüp giderken, hiç akla ve hayale gelmeyecek bir zamanda bir umut yelinin birden esmeye başlaması, tanrısal bir olay ya da bir mucizeydi herhalde.
"Balkan' dan o zor Yıllara", bu hikaye, bu serüveni Kosova'da başlayıp umudun ve düşlerin bir bir yıkıldığı yerde, Marmara’nın.., tarihsel bir kıyı kentinde noktalanır.
Onlar mı, hep kaygan bir zeminde dans ettiler. Hem de yarım yüzyıldan öte. Çileler arasında çok direndiler; ama ne var ki, o yazgısal engel neyse, onu bir türlü aşamadılar. Bu göçmen aile acaba, gerçekle düşü birbirine mi karıştırdı? Yoksa onlar, bir başka Don Kişot muydular? Şakir Balkı

Ülkesinden ve köyünden binlerce kilometre uzakta olan, haritada bile bulunabilmesi zor bir ülke, Burma'nın (Birmanya) "Prisoners of War Camp/Thetmoyo'da soluk alıp verdiği o beş yıllık zaman akışı, bu çalkantılı ve hasretlik dönemi, onun ruhsal ve bedensel yapısını bir hayli sarsmıştı. 1914-1922 yılları arası, onun yaşamında derin izler bırakmıştı. Bir gençlik dönemi, çalkantılı yıllarda eriyip gitmişti. Çünkü esaret çok gerilerde kalmıştı. Kampın tel örgüleri, günlük demiryolu çalışmaları, tekdüze bir yaşam. Kampın dışına çıkabilmek mi, iki türlü oluyordu; birisi çalışmak için, ötekisi de ölüm halleri. Buraya kaç bin kişi gelmişlerdi? Yitenler, burada bir mezarlık oluşturmuşlardı.

Bir fısıltı, sevinç çığlıklarının atılmasına neden olmuştu. Ertesinde, kampta dönüş hazırlıkları başlamıştı. O fısıltı mı, artık gerçeğe dönüşüyordu. Birmanya'dan kalkış, durgun ve güneşli bir deniz yolculuğunda, Bombay limanına girmişti o büyük yolcu gemisi. Bir Bombay günbatımında, tekrar denize açılmıştı gemi. Gecenin sabahında, bilinmeyen ummanda, güneş yavaş yavaş yükselmişti, Hint denizinin sularında yıkanarak. Geminin burnu, Yemen'e doğruydu. İlerliyordu, gümüş gibi parlayan bir denizde. Geminin hızından doğan esinti bile, o yoğun sıcaklıkla başedemiyordu.

O sabah, gün henüz ağarmışken, bir alarm sesi herkesi tedirgin elmişti. Ne olup, bitmişti? Güverteye çıkanlar gözlerine inanamamışlardı. Geminin arka tarafı dumanlar içindeydi. Gemide yangın çıkmıştı. Bir konuşmadır gidiyordu. Kaptan emirler yağdırıyor, mürettebat da oraya buraya koşuşturuyordu. Ama ne var ki, yangın bir türlü sönmüyordu. Alevler, dumanlar? Gemide bir can pazan başlamıştı artık. Uçsuz bucaksız bir denizde, büyiik bir yolcu gemisi, korkunç alevlerin içinde kalmıştı. Binlerce Türk askeri, ölüm kalım arasında gidip geliyordu.

Kamaralarda hiç kimse kalmamıştı. O denli bir panik vardı gemide. Yangın, makine dairesine de sıçrayınca, kaptanın emriyle, esirler geminin ön güvertesine alınmıştı. Yangın başlangıcından kaç saat sonraydı, denizin ta ötelerinde bir gemi peyda olmuştu. Peyda olan gemi, bir iki saat sonra yanmakta olan geminin biraz açığında durmuştu. Sonra da geminin etrafında tur atmaya başlamıştı. Yardıma gelen gemi büyük bir şilepti. Can pazarının oluşturmuş olduğu korkulu saatler, bu şilebin gelişiyle biraz azalmıştı. Bir umut pırıltısı meydana gelmişti çünkü.

Yanmakta olan geminin filikaları denize indirilmeye başlanmıştı. Bu işlemlerin tamamlanmasından sonra da tahliye işlerine geçilmişti. Bu tahliye işi saatlerce sürmüştü. Yangının, o korkunç alevlerin vermiş olduğu panik artık gerilerde kalmıştı. Böylece, şilepte bir insan pazarı oluşmuştu. Yükünü alan şilep, yoluna devam etmeyip, yanan geminin çevresinde tur atmaya başlamıştı. Büyük bir patlama sonucu, alevler içinde, yavas yavaş yan yatmış ve batmaya yüz tutmuştu. Şilep, Yemen'e doğru yol alınca, öteki gemiyi kaderiyle başbaşa bırakmışlardı. Şilep ilerledikçe, terk edilen yolcu gemisi, uzaktan bir ateş topu gibi gözüküyordu.

Emin, "Başımıza gelen bu yangın felaketi" diyordu, "bizde ne sinir bırakmıştı, ne de moral. Hala o paniği yaşıyorduk. Çünkü başımıza gelen bu hadise, bir tür ölüm kalım savaşıydı. Gemideki korkunç alevlerden bir oraya bir buraya kaçışıyorduk. Ya o şilep bizim imdadımıza yetişmemiş olsaydı. Hint denizi bize mezar olacaktı. Bir ateş fırtınası içinde yitip gidecektik.

Uyku ne gezerdi, gece boyu güvertede, parlayan ay ışığı altında geleceğin düşleriyle zaman öldürdük. Gemimiz bu umman sessizliği içinde kendi halinde ilerliyordu. Gecenin bizi terk edişi, ardımızda ve denizin , üzerinde oluşan limon rengiyle artık belli olmaya başlamıştı. Bu felaketin ardından yeni bir gün başlamış oluyordu bizim için. Bir iki saat sonra da, Yemen'in kıraç topraklan, titreşerek de olsa, gözlerimize yansımaya başlamıştı. Buradan birkaç yıl önce geçmiştik, yine de hatırlıyor insan. Geldik, " Bura Yemen'dir / Gülü çimen" dire.

Bizi yine etrafı tel örgüleriyle kapalı bir alana aldılar. Tek tük hurma ağaçları vardı alanda. Sıcak ve susuzluk. Tanklarla su getirdiler, yıkanıp paklanmamız için. Yıkanabildik herhalde, öyle diyelim. Bize temiz giysiler verdiler. Hasta olanlarımız muayene edildiler. Bizim için Yemen'de yeni bir hayat başlamıştı.

Bir iki gün sonra yine yine yollara düştük. Bu yolcu gemisiyle, ateş gibi güneşin altında, o acayip Kızıl Deniz'i kimi sıkıntılarla aşıyorduk. Kızıl Deniz' in her iki yakası, kendi adı gibi kiremit rengi dağlarla çevriliydi. Ertesi günü Süveyş'e varmıştık. Develer ve entari giymiş Araplar gözükmeye başlamıştı.

O cehennemi yangın korkusunu biraz olsun üzerimizden atabilmiştik. Süveyş Kanalı, adı üstündeydi. Bakınıyoruz, iki yanı çöl, upuzun. Suyun ikiye ayırdığı hendek. İnsanlar, develer... Güneşin yalazı? Kanalda yavaş yavaş ilerliyoruz. Güvertenin korkulukları kor gibi, onların dibinde dikilmiş, bakınıyoruz; her yer kum...

Port Said'miş gelmiş olduğum yer. İçimi anlatılması güç bir heyecan kaplamıştı. Sanki memlekete gelmiş gibiydim. Aşağı bakıyorum güverteden, acayip bir koşuşturmaca vardı. Bu arada bizi gemiden aşağı indirdiler. Bir alana getirdiler. Sıralandık. Bir İngiliz subayı, yüksekçe bir yere tünedi. Bizlere hitap etmeye başladı. Üzüntülü bir konuşma yaptı. Sanki bizlerden özür diliyordu. Bu arada da, "İngiltcre'ye gitmek isteyenler varsa" dedi aynı o ses tonuyla, "kapımız açıktır. İstanbul'a gitmek isteyenlere de 'Güle güle' diyoruz!" kimi arkadaşlarımız İngiltere'yi tercih ettiler. Hazin bir ayrılıştı bu. Onlar o tarafa, bizler de bu tarafa, İstanbul'a.

Az ötede ve başka bir limanda, Gülcemal vapuru tüm ihtişamıyla, sanki bizlere el ediyordu. Öteki arkadaşları bilmem ama, kendimi düşle/gerçek arasında gidip gelen bir salıngaçta buldum. Akdeniz'i aştık mı, aileme, dostlara kavuşmak; o büyük hasretlik artık sona erecekti. Düşlerin ve gizemin kenti İstanbul'a varmak, büyük telaş ve heyecanla kavuşmak duygusu?

Gülcemal, Akdeniz'in çalkantılı sularında ilerlerken, acaba, kimleri taşıdığını biliyor muydu?
Devamı
Paylaş

21 Ocak 2009

Sarı Gelin

















Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları sarışın anlamına gelen Kuman adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır.

Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin aşık olduğu bu sarışın güzel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde yaşamaktadır.
Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bu yazıda, Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle, onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birkaç varyantını tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması, tesadüf olamaz.

Kıpçakların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece sarışınlar diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).

Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü, yakışıklı oldukları, birçok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). Büyük şair Genceli Nizamî, İskendername adlı eserinde, Kıpçak güzelliğini dile getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak kızıydı. Apak' ın güzelliği, şairi derinden etkilemişti. Nizamî, eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49).

Kumanlar, XII. yüzyılda Gürcistan'da faaldiler. Gürcistan'ın parlak çağının başbuğu Kubasar, bir Kıpçaklıdır. Devletin, asker, maliye ve devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler. Kraliçe Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145).

Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan, onlara karşı savunmasız ve çaresiz kalmıştı. Gürcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet etti. Bunlar arasından çıkarılan 45.000 kişilik güçlü bir orduyla Selçuklulara karşı saldırılara başladı. Gürcüler, Kıpçak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143).

Sarışın, insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıpçaklar, Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı hanedanını, büyük bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve Göle dolayları, 1124'te Kıpçakların eline geçti. Gürcülerle aynı dini, Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar, kendi hesaplarına fethettikleri Kür ve Çoruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanuç dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk, Kıpçakların torunlarıdır (Kurat-1992: 84).

Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti, III. Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001). Bugün Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey ilçelerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında Müslüman olan bu Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır.

Azerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edebî eserlere de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid, Şeyh San'an adlı manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra kızı Müslüman eder. Birlikte kaçmağa karar verirler. Bunları takip eden kralın askerleri yetişince, âşıkların dileğiyle yer yarılır, âşıkları içine alır. Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar. Kızına ve yaptıklarına üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380).

Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmiştir. Türküye geçmeden önce, Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim:

Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e düşmüş. Şeyh San'an, çobanlık yapıyor, Penek padişahının domuzlarını güdüyormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti.

Şeyh, bu şekilde çile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik evladı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da aşık olmuş. Hıristiyan kız, şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma üzülen şeyh, Allah'a yalvararak kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta Müslüman olmuş. Yedi yıllık çilesi dolan şeyh, bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu. Bu ses, çilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi çalan, Geylani' nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş.

Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu gören Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş. Bunu gören saray halkı, durumu padişaha bildirmiş. Ordu, kaçak âşıkların ardına düşmüş. Şeyhle kız, Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış. Bu durum, Mısır'da Abdulkadir Geylani'ye mâlum olmuş. Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış. Şeyh, bu teberle kafir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek güzeliyle kırk mürid de cenge girmişler. Kırk mürit şehit düşmüş. Şimdi onların yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler. Bunların yattığı yer şimdi ziyaretgahtır. Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği, dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949).

Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer, Gürcü tarih kaynaklarında Bana olarak geçen Penek'tir. Penek, eskiden kalesi olan bir taht şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası günümüzde, Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür.
Paylaş