14 Eylül 2010

Balkandan o zor yıllara (3)

















Gün ışımasının sanki yıllar boyu sürdüğü o tedirgin geceyi anılarında az mı anlatmışlardı? Köyün tam yamacında, aşağıdaki küçük ve yeşil ovaya bakan, taş duvarlı, ön yüzü balkonlu, iki yanı bahçe, iki katlı evin alt katında, yüklük odasında gün ışımasını bekleşirlerken yürekleri kıpır kıpırdı, ruhları da o denli ezikti. Bir iç sıkıntısı, karmaşık duygular, kimi gel gitler ve duran zaman. Doğup büyüdükleri bu ev ve oda, gülüp eğlendikleri mekan, burada bir kabusu yaşıyormuşçasına soluk alıp veriyorlardı. Çünkü onlar, istenmeyen bir ayrılışın ve kopuşun hüznü içindeydiler. Uzun bir yol vardı önlerinde, bilinmeyen ve sisler arasında. Çetin, karmaşık ve engebeli bir yol. Odanın içinde, pencerenin dibinde karartılar gibiydiler. Derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Düşünceleri altüst oluştu, ruhları ve bedenleri eziliyordu. Günün ağarmasını bekliyorlardı. Gün biraz ışıyınca da Elveda! diyeceklerdi kalanlara, kalanlar da Güle güle! diye el sallayacaklardı onlara.

Globoçiça köyü uykudaydı henüz. Ama ne var ki, beklenen tanyeri sökmek üzereydi. Köyün az aşağısından, Lepçe’nin oralardan, ilk horoz sesi geliyordu. Ufuk çizgisi de belirmeye yüz tutmuştu. Gün ağarıyordu ama, çok isteksizce idi. Ağaçlar, kimi yamaçlar lacivert bir hırka alırken omuzlarına yavaş yavaş, nesneler belirginlik kazanıyordu. Tan ağarıyordu artık.

Taşıyabilecekleri yüklerini yanlarına almışlardı. Belliydi ki, tedirgin ve karmaşık duygular sarmalındaydılar. Anlamsız itici ve çekici bir güç, onları evlerinin önünde bırakmıştı. Şafağın henüz çökmüş olan alaca ışığı altında akrabalarıyla yürümeye başladılar. Öylesine güç durumdaydılar ki ne de olsa bir ayrılışı ve kopuşu yaşıyorlardı. Çimlerin ıslaklığı, buharlaşan ve yoğunlaşan bir sabahın serinliğinde, bir hayli yol almışlardı. Eski Çeşme’ye dek gelebilmişlerdi. Güneş, toz pembe bir tablonun ardından henüz çıkmak üzereydi.

Hüzün. Ruhsal durumları, yürek vuruşları, anlatılması çok zor olan duygular? Çünkü onlar için, ayrılış çanları çalmaya başlamıştı artık. Kalanlar ve gidenler? O eski günler ve anılar? Onlar için sanki zamanın akışı durmuştu. Sıkışan yürekler, nemli gözler? Ağabeyi (Şerifoviç), kız kardeşine baktı, elini uzattı, sonra da ona sarıldı ve bağrına bastı. Tekrar tekrar birbirlerine sarıldılar. Neler olup bitiyordu böyle, dünya dönüyor muydu acaba? Neler oluyordu? Ağabeyi hüzün dolu bir ses tonuyla, Srecan vam put! (iyi yolculuklar). Sonra da aynı duygular içinde ve aynı ses tonuyla, Dovidjeva! (görüşmek üzere) dedi.

Bir anda sanki her şey birbirine karışmıştı. Zaman ve mekan, yer ve gök… Sevgiler, anılar, düşler, imgeler, türküler, şiirler, şarkılar; bakışlar ve iç çekişmeler? Beden ruhu itiyor, ruh ta bedeni. Anne ile baba, dayı ve karısı? Beri yanda üç çocuk, Hürmüz, iki oğlan, Niyazi ile Zihni. Yüreklerini düşlerini ve umutlarını bırakıp kopmanın anıydı bu. Neler olup bitmişti sabah güneşinin saydam ışınları altında? Aslında onlarınkisi, Gidip de gelmemek var, gelip te görmemek var’ın hazin töreniydi. Birbirlerinden bir hayli uzaklaşmışlardı. Globoçiça geride kalmıştı artık. Çok gerilerde. Basıp geçtikleri kıvrımlı toprak yol uzasa da onu aşıp geçeceklerdi. Artık onlar, dönüşü olmayan bir yola girmişlerdi.

Globoçiça/Selo, elveda…

Prizren, ilk durak
Yol boyu ve bu toprak yolu adımlarken, konuşmaları hala kopuk kopuktu. Anlamsız, tekdüze. Çünkü bir bilinmeyene doğru koşuyorlardı onlar. Üzerinde bulundukları toprak yol onlara hiç de yabancı sayılmazdı ama, şimdi hiç de öyle değildi. Ruhsal durumları onları umut umutsuzluk ikileminde bırakmıştı. Onlar için her şey belirsizdi ve kuşkuyla iç içeydi.

Güneş bir minare boyu yükselmişti aşağı yukarı, Prizren’e adım attıklarında. Evler, çarşı… Çay boyu yürüdüler, Tatlıcı Cemo’nun dükkanına girdiler ve arka tarafa geçtiler. Yüreklerini az öteye bıraktılar. Bilinen sözler edildi. Cemo, 
Demek öyle 
dedi, ama bir hayli buruk. 
Balkan Savaşı bitti ama dertler bir türlü bitmedi.

Prizren ve çarşısı? Çarşısına, pazarına, düğününe ve derneğine gelirlerdi sık sık. Alış veriş ederlerdi. Çay boyundaki kahvelerde otururlardı, sonra da akşamın alacası başlamadan yola düşerlerdi, Globoçiça’ya. Dükkanlar, lokantalar, kahveler, Sinan Paşa Camisi, onun gölgesi, uzayıp giden. Baba ile anne, burayı çok severlerdi. O ayrılış duygusu bitmeden, burada bir başka ayrılış duygusu onları sarmıştı. Orada gecelediler. Oraya gidiş/gelişler o kadar kolay değildi. Prizren insanları, sokakları, evleri. Çay boyu… Buraya da el ettiler.

Evo, Üsküp
Anne Skopye derdi buraya. Gelip gitmişliği var mıydı, kim bilir? Ama ayrı bir düş ve imgeydi onlar için Üsküp kenti. Yarı Osmanlı, yarı Türk, Makedon. Üsküp, düşlerdeki? 
İnce bir hüzün ve duygu denizi , Üsküp… Camiler, hanlar, mezarlıklar, tekkeler…
Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum
Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum
Yahya Kemal

Kaç gün Kalmışlardı Üsküp'te?
Aralarında sözünü ederlerdi, Prizren, Priştina, Üsküp.
Üsküp sarışın kızın düşlerinde hiç hiç olup
Hasta çocukların yanaklarında düş düş olup
(Üsküp' e ağıt, Nusret Dişo)

Anımsadıkları tek şey, o da Üsküp'te her iki yakayı birbirinebağlayan o taş köprü. Köprü ezarinden aşağıya bakıyorlardı, suyun o akışı? O denli, ama hüzünlü. Anımsadıkları o, nazlı nazlı akan Vardar'a bir iki göz yaşı, anımsadıklarıydı işte.
Güzel bir günün sabahında Üsküp'e de el etmişlerdi.Yine bir burukluğun, Balkan hüznünün perde perde açılıp kapandığı bia zaman diliminde. Niş'e gidiyorlardı.

Niş kenti, çok karmaşık ve çok tuhaf bulmuşlardı Niş’i. Bir koşuşturma kenti görünümündeydi, sanki bir savaş sonrası halini yansıtıyordu. Yabancılar, yabancı diller. Tam bir Balkan manzarası? Belki de kargaşası, karmaşığı da… Kimler yoktu Niş’te? Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar, Romenler… Bir geçiş ya da köprü kent gibiydi. Muhaceret kenti. Herkes bir yerlere gidiyordu. Belki de kaçıyorlardı. Sığınıyorlardı. Çoğu kişi birbirinden kuşkulanıyordu. Küme küme insanlar, yabancılığın vermiş olduğu tedirginlik, neyi hangi treni bekliyorlardı? Paris’den kalkan Orient Ekspres mi, belki de o kara treni!
Devamı
Paylaş

10 Eylül 2010

Balkandan o zor yıllara (2)


Güneş, yorgun argın Ege'ye el ederken, akşamın alacasında Çanakkale'ye gelmiştik. Her iki yaka da savaş yorgunuydu. Bir iki gemi vardı. Gülcemal, biraz uzakta demir attı. Denetim, yazışmalar... 

Payitaht İstanbul uzaktan, hafif bir sisin ardına gizlenmişcesine gözüküyordu. Sultanahmet Camisi, Ayasofya, daha öteleri; oraya buraya serpiştirilmiş kimi savaş gemilerinin silüeti? Haydarpaşa istasyonu, bir karartı gibi gözlere yansıyordu. Gülcemal vapuru Sarayburnu'nun önlerine gelmişti ki, yüreklerimiz kıpır kıpır etmeye başlamıştı. Elbette ki öyle olurdu, dünyanın bir ucundan, tüm umutların tükendiği bir yerden, İstanbul'a merhaba diyebilmek büyük bir olaydı. Memlekete kavuşmak, yanıp tutuşulan bir sevgiliye ulaşmak gibi bir şeydi.
 
 

Gözlerime hala inanamıyordum. Bir düşte miydim, hayal mi görüyordum? Bu, aslında yeniden yaşama dönmekti. Çin Hindi'nde biz, artık her şeyin sona erdiğine inanmıştık. Geriye dönebileceğimizi düşlerimizden bile atmıştık. İstanbul'a merhaba mı, akıl dışı bir olaydı bizim için. Galata Rıhtımı'na indigimde, hala kendimi bir boşlukta hissediyordum. Gözlerimi sağa sola çeviriyorum, İstanbul da benim gibi yorgundu. Çünkü o, 'işgal İstanbul'uydu. 
Selimiye KışlasıBir yandan çarklı vapur bizi Galata Rıhtımı’ndan alıp düşe kalka, Haydarpaşa’ya getirdi. Buradan yorgun argın ve piyade yürüşüyle Selimiye Kışlası’na geldik. Konuk olduk. Tarihi Selimiye Kışlası ha, bize öyle soğuk gelmişti ki, çünkü heryerde İngiliz’ler vardı. Kışla işgal altındaydı. İngiliz subay ve askerleri, kimi Hint erleri? Burada her şeye İngiliz komutan karışıyordu. Bizim için bu kışlada, sanki ikinci bir esaret başlamıştı. Hemen o gün içtima olduk. Masa başında oturan bir İngiliz subayı tek tek bizi yanına çağırdı, künyesine baktı ve önündeki büyük deftere bir şeyler yazdı. Sonra da sorular sormaya başladı. Bu işlemler sonunda Trakya’lı ve Balkan’lı askerleri bir yana Anadolu’lu askerleri de öte yana ayırdı. Bu duruma hiç kimse bir mana veremedi. O gün akşamı böyle etmiştik.
 

Bir hafta olmuştu nuraya geleli. Bizim için kışlanın bahçesine, dışına çıkmak bile bir meseleydi. Burda bir başka biçimde esirdik. Günlerimi, kışlanın penceresinde İstanbul’u, Topkapı Sarayı’nı ve masmavi denizi seyrederek geçiriyordum.
 

Anadolu haberleri, o fısıltılar? Mustafa Kemal Paşa, iyi şeyler yapıyormuş Anadolu’da ve Ankara’da. Ama yapılan iyi şeyler neydi acaba? Çünkü her şey o fısıltılardan ibaretti.
 

Ah, nasıl olduysa oldu; on onbeş gün sonra kendimi bir İngiliz subayının karşısında buldum. Kışlanın küçük bir odasıydı burası, subayın sağında ve solunda da iki çavuş vardı. Künyemi istedi. Aralarında İngilizce bir şeyler konuştular, anlayabildiğim kadarıyla, benden söz ediyorlardı. Subay, önündeki kağıdı doldurdu ve sonra yüzüme baktı, ‘Seni serbest bırakıyoruz’ dedi ve bu sözlerinin ardından da ‘Bırakıyoruz ama, buradan çıktıktan sonra doğru memleketine gideceksin! Başka bir yere gitmeye kalkışırsan eğer, seni tevkif eder ve hapse atarız. Al şu kağıdı ve soranlara göster. Buradan da doğru Sirkeci İstasyonuna… ’
 

Bu da bir başka macera ve başka bir düş müydü banim için, Selimiye Kışlası’ndan çıkmıştım, ama başka bir burukluğu yaşıyordum. Buruk oluşum sevincimi bastırmıştı. Yaklaşık beş yıllık esaret günlerim geride kalmıştı, şimdi de başıma bir başka acayip durum çıkmıştı. Çünkü İstanbul’da kalmam yasaktı. Oysa ben İstanbul’u çok seviyordum. Burada kalıp çalışmak istiyordum, biraz para yaptıktan sonra köyüme dönecektim. O gün kaç kere beni çevirmişlerdi.
 
Buraları bana yabancı değildi. Tahtakale’den yukarı vurdum, dar ve kıvrımlı sokaklardan, süslü ahşap evlerin arasından, yavaş yavaş yürüyerek Süleymaniye’deki akrabalarımın evini buldum. Birkaç gün onlarda kaldım. Ara ara dışarı çıkıyor ve biraz olsun İstanbul havasını teneffüs ediyordum.
 
Güneşli ve serin bir gündü. Aksaray’daki diğer akrabalarıma gitmek üzere yola çıktım. Tam ana caddeye ulaşmıştım ki biri İngiliz askeri diğeri de Hindu, önümü kestiler. Sorup soruşturdular. Buradan birlikte ve yürüyerek en yakın karakola geldik. Karakolda kağıtlarıma baktılar, buradan da başka bir yere sevk edildim. Sevk edildiğim yerde, kısa bir soruşturma… Ne sonra kendimi Sirkeci İstasyonu’nda buldum, yanımda iki İngiliz polisi vardı. Hala neyin olup bittiğini anlayamamıştım ki, beriki polis benden para istedi. Verdim, parayı alan gitti ve az sonra geri döndü. Elinde bir tren bileti vardı. Bileti bana verdi. Birlikte, Avrupa’ya hareket edecek trene bindik. Az sonra hareket etti. Benmle gelen polisler ilk durakta indiler ve beni tek başıma bıraktılar. Hay Allah, neler olup bitiyordu?
 

Ertesi sabah kendimi Edirne İstasyonu’nda buldum. Bu vaziyet karşısında tekrar İstanbul’a dönmem mümkün değildi. Bilmiyorum, İngiliz’ler beni niçin tehlikeli buluşlardı? İstanbul’a ait tüm düşlerim bir bir yıkılırken, bende yeni bir Balkan düşü başlamış oluyordu. Sıkıntılı esaret yılları ve günleri, artık çok gerilerde kalmıştı. Ama benim hikayem biter gibi değil.
 

Balkan’lara Dönüş

Kosova, Prizren ve Globoçiça/Selo…
Yıllar sonra Emin’in köye dönüşü şaşkınlıkla karşılanmıştı. Onu tanıyanlar hayretler içinde kalmışlardı. Ailesi ve akrabaları, gözlerine inanamamışlardı. Köye yıllar önce, Emin’in Çanakkale Savaşı’ nda şehit düştüğü haberi gelmişti. Bu durum karşısında köyün yaşlıları, ‘ Mucize, mucize’ diyorlardı.

Balkan’larda yine kimi çekişmeler ve kavgalar vardı. Sırp çeteleri, Bulgar komitacıları, Globaçiça’da olmadık mezalimler yapmışlardı. Köy yoksul bırakılmıştı. Emin’in İstanbul düşü hala sürüyordu. Ve yoğunluk kazanıyordu.

Nisan 1924, Ey Yolcu Nereye?
Kar yerden kalkar kalkmaz ilkyaz kendisini hemen gösterirdi, bu kez de öyle oldu. Şarbalkan’dan kış boyu esen keskin ve ısırıcı yel, o da değişmişti; ılık esintisiyle ruhları ve yüzleri okşarcasına esiyordu. Kış gün ve geceleri, hep o anı düşünmekle geçirmişlerdi. Bu yüzdendi herhalde, ilk kar ile son kar arası onlara çok uzun gelmişti. Geçen zaman gerçekten durmuştu. Kış boyu da sesleri ve solukları hiç çıkmamıştı.
Devamı
Paylaş