08 Kasım 2011

Balkandan o zor yıllara (6)


(Emin, bu dar ve bilinmeyen sokakları az çok biliyordu. Çünkü onun için bu çevre yabancı sayılmazdı. Emin anılarını yeri geldiği zaman anlatırdı. Gençliğinde çalışmak üzere İstanbul’a geldiği zaman başından önemli bir macera geçmiş. İkindi henüz okunmuş. Tahtakale’de bir kahvede oturuyormuş. Hiç beklenmedik bir anda zaptiyeler kahveye baskın yapmışlar. Kahvedekilerin çoğunu alıp götürmüş zaptiyeler. Birkaç gün önce İstanbul’da büyük olaylar olmuş (31 Mart Vakası), bu olaya neden olan fırkanın adamlarını arıyorlarmış. Emin’i de götürmüşler, o partiyle bir ilgisi olmadığı anlaşılınca onu salıvermişler.)
Yavaş yavaş ve düşe kalka dar sokakları aşmışlardı. Tahtakale artık gerilerde kalmıştı. Yakınlarının evlerini bulmuşlar ve onlara konuk olmuşlardı. Akrabalarının (Aziz’lerin) evleri çok güzel bir yerdeydi, cam kenarına iliştiniz mi, Haliç ve karşı taraf, önünüze düşsel bir tablo seriliyordu. O günün akşamında kızıl bir renk cümbüşü Eyüp’ün üzerinde titreşirken, güneş İstanbul’a elveda derken karşı komşularından, bir taş plaktan, ‘Üsküdar’a giderken…’ şarkısı onların kulaklarına değin geliyordu.

Onların bu İstanbul düşü ve heyecanı ne kadar sürmüştü? Ama ne de olsa onlar, haklıydılar yine. O günlerin İstanbul’u çok karmaşık, o denli durgun, halkı da yorgundu. Yabancılar, kimi beklentiler ve bir göç dalgası, İstanbul’un sosyal yapısını derinden sarsmış, kimi olumsuzlukları da gündeme getirmişti. İstanbul, işgal İstanbul’unun o kahredici havasını henüz atamamıştı. Olumsuz ve halkı bezdiren koşullar sürüyordu.

1925, Gönen
İstanbul, o ‘Büyük Savaş’ yorgunluğunu ve o ‘işgal İstanbul’u’nun olumsuz etkilerini hala yaşıyor olsa da yine de onlara çekici geliyordu. Büyülüyordu onları. Akşamları gezmeye çıkıyorlardı. Beyazıt ve Şehzadebaşı taraflarına gidiyorlardı. Buralarını çok sevmişlerdi. Süleymaniye Camisi ve Külliyesi, o dar sokaklarda dolaşmak? Ara sıra da Kapalıçarşı’ya gitmeleri, onlar için çok başka dünyalarda soluk alıp vermek gibi oluyordu.

Aziz’lerin evi, Haliç’e tepeden bakan ev, artık gerilerde kalmıştı. Galata rıhtımındaki bekleyişleri bir hayli uzun sürmüştü. Eski bir vapur onları yine bilinmedik bir yere götürüp bırakacaktı. Ama nereye?

Hafif çalkantılı bir deniz yolculuğundan sonra kendilerini Bandırma iskelesinde bulmuşlardı. Acayip düşünceleri vardı içlerinde. Eşyalarını yanlarına alıp ürkek ve çekingen adımlarla o kemerli iskele binasından çıkmışlar, cami yönüne yürümüşlerdi. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Caminin duvar gölgeliğine sığınmışlardı. Emin onları burada bırakıp Gönen’e nereden gidilir, onu öğrenecekti.

Üstü tenteli bir araba bulan Emin onların yanına getirdi. O eşyaları neyse arabaya koydular; kendileri de bindiler. ‘Sığırolu’nu aştılar ve Bandırma artık geride kalmıştı onlar için. Tenteli araba buğday tarlaları arasından yoluna devam ediyordu.Bir tepeden aşağıdaki ovaya indiler ve Gönen’in o titreşen silüeti gözükmüştü nihayet. Akşamın kızılı Gönen’i terk ederken tek katlı han benzeri bir yerde sabahladılar.

Bir iki gün sonra, o han gibi yeri terk edip Kurşunlu Camiye çok yakın tek katlı bir Rum evine taşındılar. Aylar sonra bu ‘Rum evi’ onlara muhacir evi olarak verilmişti. Böylece onlar için yeni bir yaşam başlamış oldu. Öteki aile bireyleri için Gönen macerası yeni başlıyordu ama Emin için hiç de öyle değildi. Emin’in Gönen’e ilişkin serüven defteri bir hayli kabarıktı.

Baba ile Oğul
19. yüzyılın sonları… Emin’in babası Tafil, onu birkaç kez yanına alıp Gönen’e getirmişti. Tafil, o Viran dağlardan kalkıp onları ve beraberindeki yükleri taşıyan iki katırla yola koyuluyormuş. Yük dedikleri de kendilerini soğuktan koruyan giysiler; geriye kalanlar ise silahmış. Av tüfekleri, kimi uzun namlulu silahlar, tabancalar… Tabancalar değil ama öteki silahları parça parça getiriyorlarmış. Tafil onları Gönen’de özenle monte ediyormuş. Böylece baba oğul Balkan’ın o şık, narin, simli ve oymalı silahlarını bu bölgede pazarlıyorlarmış. Tafil Ağa, bu adla ün yapmış buralarda, güvenilir bir kişi olmuş.

Çağla ve badem ağaçları renkli çiçeklere bürünür bürünmez ilkyaz kendini gösterir göstermez Gönen yolculuğu hazırlıkları başlardı. Katırlar da besiye çekilirdi. Bu hazırlıklar sona erdiğinde ‘Haydi hayırlısı’ denilerek yola koyulurlardı. Prizren / Üsküp / Manastır… Selanik en çok korktukları bir geçit yoluydu. Burasını aştıklarında tehlikenin en büyüğünü artlarında bırakmış oluyorlardı. Buradan Şarköy’e vardıkları zaman Rıza Kaptan’ın mavnası hazırdı. Ver elini Çardak… Buradan Gönen’e varmaları pek o kadar maceralı olmuyordu baba oğul için. Bu yörede satabildikleri silahları satıp ağaç yaprakları sararmaya başlayınca dönüş hazırlıkları başlardı. Elleri boş dönmezlerdi Globoçiça’ya, kış hazırlığına, gıda maddeleri alıp getirirlerdi. Kış ayları sürüp giderken gelecek ilkbahar için hazırlıklara ve silah temini için koşuşturmalar başlarlarmış. Tafil Ağa’nın bu silah ticareti uzun yıllar sürmüştü. Balkan Savaş’larına değin bu işi yapmıştı. Balkan bozgunu, Saraybosna’daki o cinayet ve Birinci Dünya Cengi…

O büyük savaş batıda ve doğuda sürüp giderken Balkan’larda da kimi etnik ve dinsel didişmeler durmadan alevleniyordu. O cadı kazanı kaynıyor olaylar birbirini izliyordu.

Evet çalkantılı yıllar ve o büyük giz? O olay hala gizemini koruyordu. Sınırlar henüz mü çizilmişti? Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan sınırları. O olay, o cinayet! Tafil Ağa ceylan atının üzerinde, komşu köylerden kendi köyüne dönerken, o ara kimi düşler de kurarken; ne bilecekti bir melanetin onun ardından geldiğini? Dört Bulgar komitacısı onun olduğunu anladıklarında ‘büyük bir av yakaladık nihayet! …’ diyerek konuşmuşlar ve sevinç duymuşlardı. Az sonra silah sesleri, yinelenen silah sesleri… Tafil atına davranamadan büyük acılar ve kanlar içinde kendisini yerde bulmuştu. Yoldan geçenler Tafil'in ölüsüyle karşılaşmışlar ve onu oradan alıp köyüne Globoçiça’ya getirmişler.

Emin babasının kalleşçe bir cinayete kurban gittiğinde, 1921 yılında Çin Hindi’nde bulunuyormuş, esir kampında. (Prisoners of War Camp / Thyetmoyo) Anısal sözlerine bakılırsa onun, babasının öldürüldüğü günün gecesinde gördüğü rüyada köydeki evlerinin yarısı yerle bir olmuş.

Devamı
Paylaş

29 Ağustos 2011

Balkandan o zor yıllara (5)
























Ölüm olayı salgın ve kötücül bir hastalığın virüsünü taşıdığı için ilgililer, bu durumu gayet sessiz yürüttüler. Çocuğun ölüsünü karantinadan alıp götürdüler.

Edirne mezarlığında görevlilerle birlikte sekiz on kişi vardı. Defin işlemi yapılırken boğuk ve garip bir ses yükseldi.  Her yanını iyice kireçleyin.
Anne geçmiş günlerin acılarını ve anılarını kendi gergefinde dokurken 
Birden yatağa düştü. Diye başlar sözlerine. 
Ah ne kahır dolu günlerdi? O karantina günleri mi unutulur gibi değildi. Bir yığın insan bir aradaydı. Tümü de yabancıydı. Yıkanıp paklanmak mı? Zaten burada zor tutunuyorduk. Bir de o ölüm olayı içimize kor gibi düşmüştü. O gece işte, safak henüz sökmemişti, elimi ayaklarına uzattım, buz gibiydi… Yorganı araladım, aah aman… Ne göreyim, belli ki iki üç saat önce terki dünya etmişti. Ruhu uçup gitmiş. Yatmış olduğum yerden birden fırladım, o an Emin… diye seslendim. Zihni ruhunu teslim etmiş, ne olur kalk da bak… İçin için ağlamaya başladık. Aah… O Edirne günleri mi?’ 

Edirne’de bir gömüt
Edirne’de zaman onlar için sıkıntılar içinde geçiyordu. Karantina günleri, hele o ölüm olayı, onları derin bir çaresizliğin, çıkmazın içine sürüklemişti. Her geçen gün de o sıkıntılar artıyordu. Bu yüzden olacaktı ki, Emin seyyar satıcılığa başlamıştı. Tablası ne alırsa onları satıyordu mahalle aralarında. Günlük kazanıp günlük yaşamış oluyorlardı aile olarak.

Edirne’deki yaşamları üç ayını doldurmuştu. Düşe kalka da olsa, ah vahla da olsa üç ay gerilerde kalmıştı. Bu üçüncü ayın sonunda onlara bir konuk gelmişti. Bu beklenen konuğa Sabahat adını verdiler. Bu gelen bebeğin bakımı da onlar için ayrıca yük olmuştu. Kendileri ne bulurlarsa yiyorlardı ama, o kız çocuğuna bebeğe gelince, işler değişmiş oluyordu. Sorunlar yumağı kimi zaman acılar yumağına dönüşüyordu.

Ama ne var ki, o umutlarını bir türlü yitirmiyorlardı. Dört gözle haberi bekliyorlardı, Emin seyyar satıcılık işini bitirir bitirmez, Nüfus Müdürlüğü’ne gidiyordu. İki üç günde bir oradaydı. Bu sıkıntılı yaşamları Emin’in canına tak etmiş olacaktı ki, bir günün sabahında Nüfus Müdürü’nün önüne çıkmıştı. Derdini anlatmıştı ona, dilinin döndüğü kadar.

Günler sonra da olsa, o sevindirici haber, Ankara’dan beklenen emir nihayet gelmişti. Yine bir öküz arabasıyla, kaldıkları mekandan istasyona gelmişlerdi. O sıkıntıları artık Edirne’de bırakmışlardı. Aylar sonra malum kara trene tekrar binmişlerdi. Tren İstanbul’a doğru koşmaya başlamıştı. Edirne’den henüz uzaklaşmıştı ki Kamilo’nun gözleri dolmuştu birden. Emin ‘ağlama’ dedi üzüntülü bir sesle, ‘O yine bizimle beraber…’

Yanıt vermedi kocasına, başını sağ yana eğdi ve elini alnına götürdü, sonra gözlerini yumdu. Ruhu ve bedeni öyle eziliyordu ki anlatılması güç duygularla baş başaydı.

Tren yeşilin birçok tonuyla bezenmiş Trakya toprağını, yarışı kazanmak hırsıyla yanıp tutuşan bir at gibi koşuyor ve aşıyordu. Onlar için bir İstanbul düşü başlamıştı artık.

Köprü kent İstanbul 
Her zaman bulunması olanak dışı bir gökyüzü vardı. Tren, Çatalca’yı henüz geride bırakmıştı. Onlar için düş ile gerçek birbirine karışmıştı sanki. İstanbul’un imgesi. İçlerinde sanki bir fırtına esiyordu, düşler ve umutların fırtınasıydı bu. Az ötelerde görünebildiği kadarıyla, bir peyzajı andırıyordu İstanbul. Yedikule surları, daha gerilerde görmüşlerdi, Yeşilköy konakları? Nesneler, o yorgun gözler? Sihirli ve büyülü kent İstanbul, onun gökkubbesi… Emin, ‘Evo more’ (İşte deniz) diye söylendi, sevinir gibi. Emin’in dışında aile bireyleri denizi ilk kez görüyorlardı. Deniz, onları da heyecanlandırmıştı. Birbirlerine karışmış ahşap evler, surlar, Camiler, eski yapılar, Kumkapı, Sirkeci İstasyonu.

Globoçiça/Selo’dan İstanbul’a! Geride kalan günler, aylar? Gördükleri, işittikleri ve yaşadıkları? Engebeli yolları aşmışlar ve İstanbul’a merhaba diyebilmişlerdi. İstanbul onlar için düşler ve umutlar kentiydi.

Tren de yorulmuştu onlar gibi. Sirkeci istasyonu , heyecanlarını daha da arttırmıştı. Manzara, bir karmaşaydı aslında. Her yan göçmen topluluklarıyla doluydu. Küme küme insan toplulukları. Oraya buraya sığınmışlardı. Eşyaları, kendileri… Çoğu Balkan ve o tarafın insanlarıydı. Bosna’dan, Arnavutluk’tan ve Bulgaristan’dan…

Ama ne de olsa, onlar düşlerindeki İstanbul’a ulaşmışlardı.Yürekleri yorgun da düşse yine de içlerinde bir sevinç yeli esiyordu. Onlar için artık, yeni bir yaşam başlamış oluyordu. Yeni imgeler ve yeni umutlar! Sirkeci İstasyonu, bir İstanbul gizeminin habercisiydi. Egzotik, tarihsel kent. Onun havasını soluyorlardı.
‘Bu şehri istanbul ki bi-misl’ü behadır’ Nedim.

İstasyonun kuytu bir yerine çekilmişlerdi. Yabancılaşmanın verdiği ruhsal esintinin içinde, insanlara ve gelen giden trenlere bakıyorlardı. 

Emin, onları bulundukları yerde bırakıp istasyon dışına çıktı. Ne sonra dönmüştü, torbasında kimi yiyecekler vardı. Orada ve bu kenar köşede, karınlarını bir güzel doyurmuşlardı. Anne, birkaç aylık bebeğini de emzirdi. Aralarında konuşmalar oldu. Sonra da hazırlandılar.

Güneşli ve bedenleri ısıtan bir nisan gününün öğleden sonrasında istasyonu terk ettiler. Sirkeci’nin karmaşık ve bilinmeyen sokaklarına daldılar. Han gibi salaş bir yere girip burada yüklerini bıraktılar. Belki de buradan Tahtakale içlerine dalıp yukarı çıkacaklardı. Süleymaniye’ye. Ama Tahtakale’de, daha önce İstanbul’a çalışmak üzere gelen kimi tanıdıkları vardı. Emin onları arayıp soracaktı. Kahve gibi bir yere girdi. Sorup soruşturdu. O yaşlı sakallı adamla konuştu Emin; aramış oldukları akşama iş dönüşü buraya yatmak için geliyorlarmış. Döndüler başka bir sokağa girip yürümeye başladılar. Tahtakale, sıra sıra dükkanlar, alıcılar, satıcılar, kalabalık, insan yoğunluğu? Buradan yukarı vurup, kıvrımlı ve daracık sokaklardan cumbalı, ahşap evlerin arasından Süleymaniye’deki akrabalarına gideceklerdi.

Prizren özlemi, beri yanda da İstanbul gizemi onları öylesine sarmıştı kibir türküyü hatırlar gibi olmuşlardı; 

Deli deli Balkan yeli
Neden estin geldin şimdi
Der saadete saldın bizi
Der saadet, Der saadet
Sihrinle sardın bizi
Ne mümkün bırakmak seni
İyice tutulduk sana
Artık Prizren’e elveda

Devamı
Paylaş

03 Mart 2011

Balkandan o zor yıllara (4)

















O köprü kent, Niş. Gerilerde kalmıştı artık.
Aynı suyun içinde oynaştığı bir gecenin sabahında, Sofya’ya doğru koşan tren, yeşile bürünmüş dağların ve tarlaların arasından süzülerek yol alıyordu. Sağa ve sola, tarlalarına çalışmaya gidenler vardı. Emin, tren raylarının üzerinden kayarken çevreyi hatırlamaya çalışıyordu. Sofya’dan Filibe’ye varmıştı, gençliğinin o ilk baharında. Öteki aile bireyleri mi, ilk kez göreceklerdi bu kenti, Sofya’yı.

Sofya’da öyleydi, insan pazarı… İstasyon çevresi, her kılıkta ve ırkta insanlarla kuşatılmıştı sanki? Burada da bir insan yoğunluğu vardı. Bir göç dalgası mıydı, yoksa bir yerlerden başka yerlere bir kaçış mıydı gözlere çarpanlar? Belliydi ki, bir Balkan çöküntüsünün uç vermesiydi. Ekmek, katık? Trenleri ne kadar kalmıştı Sofya’da?

Dağlar, vadiler, köprüler, köyler… Heyecanları git gide artıyordu. Hüzün ile sevinç bilinmeyen bir bekleyişin ilk halkalarını oluşturuyordu.

Eski Filibe günlerini anımsadı. Burada birkaç yıl kalmıştı. Emin, eski yazıyı burada sökmüştü. Tren penceresinden gördükleriyle, başına üşüşen anı kırıntılarıyla baş etmeye çalışıyordu Emin. ‘Hep o eski Filibe’ diye söylendi.

Edirne, merhaba! 
Tren, Niş’ten beri homurdanarak ve yorulmadan yol aldı. Rayların üzerinden, sevgilisine kavuşmak heyecanıyla sanki, kayarak dağları, bayırları, çayırları aştı. Yolcuları kıpır kıpırdı, hepsini bir Edirne gizemi sarmıştı.

Osmanlı payitahtı Edirne. O tarihsel kent. Doğu treni, doğuya doğru koşuyordu. Edirne, geçmişiyle nice olaylara tanık olmamıştır. Savaşlar ve göçler, onun geçmişinde derin acılar, izler bırakmıştı. Hele Balkan Savaşları, onun en acılı sayfalarını imlemiştir. O dramatik savaşta Bulgar’lar dirne’ye girmişlerdi. Böyle bir sefaleti ve açlığı da beraberinde getirmişlerdi. Ama Edirne, o tarihsel kimliğini ve gizemini hala koruyordu. Kentin düşselliğini ve tarihselliğini ortaya koyan Tunca ve Meriç Köprüleri? Padişah otağı ve oradaki yaşanmışlığın sırları? Selimiye’nin minareleri? Tren düdükleri ve Edirne…

Emin, Evo Edirne… diye mırıldandıkça öteki aile bireyleri kimi anlatılmaz duygulara kapılıyorlardı. Ah, kaç gündür yollardaydılar. Yol yorgunluğunun yanı sıra umut yorgunluğu, düş yorgunluğu onları sarmalına almıştı. Tren penceresinin buğulu camından dışarı bakıyorlardı, yorgun bedenleri ve gözleriyle. Yamaçlar, ekilmiş tarlalar ve ağaçlıklar, tren yol aldıkça birbirlerine karışıyorlardı sanki. Bazı tarlaları, ince bir tül gibi, süt beyazı sis kaplamıştı. Sofya ve Edirne, tren şirin bir istasyon binasının önünde durdu. Yeşilliğin içinde, küçük bir sarayı andırıyordu istasyon binası. Kesik kesik kimi konuşmalar, Edirne’ye geldik.
‘Durun, hemen gitmeyin.’
‘Şu tarafta toplanın…’

Bir yana çekildiler, yükleriyle birlikte. Hem gönül hem ruh yorgunuydular.Niş, Filibe, Sofya ve Edirne… Çimler ve ılık bir hava, üşümeyle üşümemek arasında kalmışlardı. Nisan güneşinin o ılıklığı bedenlerini okşuyordu.

Edirne’de zaman
Bir öküz arabası onları istasyondan alıp kent içine bıraktı. Geçici bir barınak bulmaları hiç de kolay olmadı. Yeme içme işi bir yana tek bir odanın kenarına köşesine yayılıverdiler. O kadar yorgundular ki sabahın geç saatlerinde ancak uyuyabildiler. Biraz dinlenmişlerdi ki çarşıya doğru yürüdüler.

Bu eski Osmanlı başkentini yorgun ve harap bulmuşlardı. Emin, Edirne’den askerlik dönüşü geçmişti. Ona pek yabancı sayılmazdı bu tarihsel kent. Ama öteki aile bireyleri için bir ilk fotoğraftı. Onlar yadırgamışlardı burasını, en çok yadırgayan da Kamilo (Kamile) idi. Aslında bu kentin böyle olması doğaldı. Edirne büyük olaylara göğüs germişti. Balkan Savaşı’ndaki konumu, bu kanlı savaşın odak noktası olmasıydı. Birinci Dünya Savaşı da bu kenti yıpratmıştı. Sonra onların tanık oldukları Edirne 1924 yılının kentiydi. Bu ekonomik ve kentsel yapısıyla da büyük göç dalgalarına karşı koyuyordu. Ama ne olursa olsun karmaşık bir yolculuğun sonunda Edirne’ye merhaba diyebilmişlerdi. Edirne’de zaman onlar için işliyordu.

Balkan yarımadası sanki çatlayıp patlamıştı. Yoğun bir göç olayı şehri sıkboğaz etmişti neredeyse. Balkan kentlisi ve köylüsü, bir arayış ve umut heyecanı içinde buraya koşuyordu.

Tek göz odalarını geride bırakmıştı onlar. Şimdi barındıkları mekan artık belliydi, valilik gözetiminde bir yerdi. Karantinaydı. Loş, sıkışık… Her taraftan göç eden insanlarla birlikteydiler artık.

Yaşamları öylesine tekdüzeydi ki umut ile umutsuzluk arasında soluk alıp veriyorlardı.Yemek içmek durumları da ortadaydı. Aslında bir belirsizlik onların ruhlarını sıkıyordu. Her şey sislerin ardındaydı. Onlar gün sayıyorlardı ama, onları beklemeye almışlardı.

Edirne Köprüleri, buraya sık sık geliyorlardı. Buranın hayal dünyası, gizemli havası onlar için umuda bir yolculuk oluyordu. Sonra da yavaş yavaş Selimiye Camisi’nin avlusuna giriyorlardı. Ellerini yüzlerini yıkıyorlar, boş buldukları bir gölgeye çekiliyorlardı. Umarsız, amaçsız geçen zaman? Dört gözle Ankara’dan gelecek o haberi bekliyorlardı. Ankara’nın taşına bak…

Acılar yumağı…
Beklenmedik bir olay, aileyi derinden sarmıştı.Onlar için hayal bile edilemeyecek bir durumdu başlarına gelen. Balkan’dan getirmiş oldukları iki oğlandan biri, Zihni rahatsızlanmıştı üç beş gün önce. Kusma nöbetleri, ateş… Ha geçer, ha geçti demelerine vakit kalmadan Zihni yatağa düştü. Ona neler olmuştu? Bu umarsız durumları sürüp giderken başlarına bir de bu hastalık gelmişti. Zaten yatıp kalktıkları yer onların ruhunu sıkıyordu, bir de hastalık meselesi çıkınca, iyice bunalmışlardı. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu kaygan zeminde ve yaşantıda ne ilaç vardı ne de doktor. Dertlerini kime anlatacaklardı, herşeyi içlerine gömüyorlardı. Yatağa düştüğü günün ertesinde sayıklamaya başladı oğulları. Süt, su, sirkeli bez… O gece böyle yaptılar. Paraları yok, tanıdıkları yok. Dertlerini anlatacak insan arıyorlardı, karantinanın ıslak, kış ortamında. Emin, elini Zihni’nin alnına götürdü. 
Uyudu galiba
dedi, derin bir üzüntüyle. Ertesi gecenin sabahında, sessizce onlara veda etti oğulları. O sonsuz yolculuğa çıktı.

Bu acının derin uykusunda ne yapacaklarını ve ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Ailece bu duruma ağlaşıyorlardı. Olayı duyup da yanlarına gelenler onları teskin etmek için uğraşıyorlardı. Anneyi bir yana çektiler, ona su verdiler. Çocuğun ölümü, burada soluk alıp verenleri üzüntüye boğmuştu. Emin olayı ilgililere haber vermişti. Zaten olay hemen duyulmuştu, onlarda hemen gelip olaya elkoymuşlardı. İlgililerden biri, 
Haa, evet 
diye söylenip bir şeyler yazmaya başlamıştı. Balkan göçmeni, adı Zihni, ölüm nedeni…
Devamı
Paylaş