22 Eylül 2013

Balkandan o zor yıllara (11)

Bayramiç Çayı’nın o tahta köprüsüne vardıklarında her iki taraf sevinmeye başlamıştı. Çünkü o kanlı eşkıya artık çok gerilerde kalmıştı onlar için. Belliydi ki, Bayramiç onlara hiç de yabancı değildi.

Güz günleri henüz uzaklardaydı.

Çarşıya iki üç adımlık bir eve taşınmışlardı. Kalın taş duvarların üzerine kurulmuş bir evdi. Büyük bir ocağı vardı. Ocak bir yandı mıydı, her yönü ısıtıyordu. Küçük bir gözü vardı ocağın, burada yemekler pişiriliyordu. Bacası çok yüksek olduğu ve iyi çektiği için evin içinde koku moku kalmıyordu. Evin bu bacası Erzincan Depreminde gümbür gümbür yıkılmıştı.

Hemen karşılarında ve sokak başında iki katlı yapının en üst katında Yüzbaşı Hakkı Bey’ ler oturuyorlardı. Onlarla çok iyi komşuluk ilişkisi kurmuşlardı.

Emin Balkı, Topçu Yüzbaşısı Hakkı Bey’ in arka çıkmasıyla çok yeni bir işe girişmişti. Alım satım işleri yapıyordu. 15. Koşulu Topçu Alayı’na arpa ve yulaf temini ediyordu. Bu iş bir hayli sürmüş ve onlar için iyi de olmuştu.

Buranın kışı her zaman sert geçmezdi. İda Dağı’ nın dorukları kar ile taçlansa da aşağıdaki kasabayı pek etkilemiyordu. Kış ve yaz, hasat zamanını bekliyorlardı. İlkbaharın güzel günleri henüz uç vermişti ki, 15.Topçu Alayı ani bir emirle Çanakkale’ye kalkmıştı. Çanakkale Boğazı’na hakim bir yerde, Erenköy sırtlarında mekan tutmuştu.

Bu ikinci Bayramiç seferi mi, onlara biraz yaramıştı. Biraz para yapmışlardı. Bu yüzden olacaktı ki, onlar için bir yel gibi geçmişti.

Büyük savaş başlarken, 1939
Her şey ne çabuk değişmişti onlar için. Avrupa, savaşan dünyanın acılarıyla baş başaydı. Elindeki gazeteyi boşlukta sallıyor ve Avrupa’da sürmekte olan bu kanlı savaşın, eninde sonunda buraları da etkileyeceğini söylüyordu. Onun düşünce dünyasına göre, Birinci Dünya Savaşı da aynı kıtada başlamıştı, sonuç olarak, Türkiye de kendisini acılar evreninin içinde bulmuştu. Çanakkale ve yöresi, böyle giderse eğer, o savaşan dünya tekrar Çanakkale’ ye uzanabilecekti. Çünkü gayet iyi biliniyordu ki Hitler, doğuya açılmak için yanıp tutuşuyordu. Petrol, petrol…

Çanakkale içinde…
Küçük dalga parçaları, güneş ışığıyla dans ederken, Boğaz’ın üzeri gümüş renginden laciverte, lacivertten de gümüş rengine dönüşüyordu. Küçük otobüs onları buraya bırakmıştı. Vapur iskelesinin o karmaşık alanındaydılar. Önleri hemen denizdi ve denizin kıpır kıpır edişi gözlerine yansıyordu. Bu kez hayli yükleri vardı. Burada kümelenmişler vapurun gelmesini bekliyorlardı.

Güneş Kilitbahir’in üzerinde asılı dururken vakit öğleden sonra olmuştu. Aradan çok az zaman geçmişti ki, vapur az ötelerden görülmüştü, geliyordu. Küçük bir vapurdu gelen. Haftanın belirli günlerinde Çanakkale ile İstanbul arasında işliyormuş. Geldi ve iskeleye yanaştı. Yolcular inmeye başladılar. Bu ara, iskelenin üzeri bir anda kalabalıklaştı. Yolcu olanlar, onları uğurlayanlar, İstanbul’dan gelecekleri bekleyenler, yük taşıyanlar, arabacılar, otobüs çığırtkanları… Orta yaşlarında bi adam yüklerini vapura taşıdı. Kimi karışık duygular içinde vapura geçtiler.

Artık belli olmuştu ki, kalkışa hazırdı vapur. Bir iki düdük sesi, kesik kesik. Halatların atılışı, vapurun güvertesi bir hayli sarsıldı ve vapur iskeleyi terk etmiş oldu. Vapurun baş tarafı İstanbul yönüne çevrilmişti. Çanakkale Boğazı, her iki yaka, onun gizemli ve düşsel dünyası. Kimi çağrışımlar ve kimi hüzünler… Vapurun güvertesinden sağa sola bakınıyorlardı, buruk bir sevinçle. Karmaşık bir ruh durumu içinde, yorgun.

(1915’ten bu yana kaç yıl geçmişti, tabii ki öyle, aynen. 25 yıl! Daha dün gibi, her olan bitan bir bir belleğimde. Kilitbahir, onun tam karşısında Çimenlik Kalesi, istihkamların içinde yatıp kalkıyorduk. Ogün işte, Morto Koyu… Makinalı tüfek sesleri, son bir haber ulaştı ki, düşman oraya çıkmış…

Yoo, işte o gün, Boğaz düşman donanmasıyla dolmuştu. Bir gürültü, bir bombardıman başlamıştı ki, kendimizi cehennemin içinde bulmuştuk!

Her yan alev alev, toz duman.
Hah oldu işte. En büyük gemileri yan yatmıştı. Bizim topçularımız habire vuruyordu. Beri yandaki gemide önce bir patlama duyuldu, sonra kara dumanlar görüldü.
Küçük bir gambot karaya vurmuştu…
Cehennem daha da cehennemleşmişti. Az ötemize bir mermi düştü, havada toprak ve taş parçacıkları uçuştu. Ezine’ li şehit oldu. Bir ses yükseldi…

Su, su getirin…” Bu ara işte, Ahmet Çavuş kolumdan tutup beni aşağı çekti. Birkaç saniye içinde kendimi toprak yığını içinde buldum. Bu kan ve ateş yağmuru, bu kudurmuşluk akşama az kala durmuştu.

Sonra öğrenmiştik ki takvim yaprakları 18 Mart’ı gösteriyormuş.

Ertesi akşam, bulunduğumuz istihkamları terk emri gelmişti. Bütün gece yorgun argın yürüdük, nereye gelmiştik? Bizim Osman’ a bir cigara verdim.

Burası neresi acaba?” diye sordum.

Suvla diye bir yermiş” dedi. Bu ara ne olup bitmişti, gözüm postallarıma kaymıştı. Sağ postalımın tabanlarımda kan izleri vardı.

Çanakkale içinde vurdular beni… Kilitbahir karşısı Çimenlik kalesi. 25 yıl sonra da olsa, aynı gizem ve aynı hüzün.)

Emin yarılanmış sigarasını dudaklarına götürdü ve olduğu yere oturdu.

Vapur Gelibolu’ya gelmişti. Akşam olmak üzereydi. Kayıklar kimi yolcuları vapura taşımaya başlamışlardı. Yük getirenler de vardı, vinçler çalıştı. Yükler ambara indirilir indirilmez vapur hareket etti. Tekirdağ’a vardıklarında gecenin koyuluğu denize düşmüştü sanki.
Devamı
Paylaş

16 Mayıs 2013

Balkandan o zor yıllara (10)

10 İkinciteşrin 1938*
Atatürk' ün müdavi ve müşavir tabipleri tarafından verilen rapor suretidir;
Reisicumhur Atatürk' ün umumi hallerindeki vehamet dün gece saat 24' te neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terkihayat etmişlerdir.

Müdavi tabipler;
Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp,
Prof. Dr. Mim Kemal Öke,
Dr. Nihat Reşat Belger,

Müşavir tabipler;
Prof. Dr. Akil Muhtar Özden,
Prof. Dr. Hayrullah Diker,
Prof. Dr. Süreyya H. Serter,
Dr. M. Kamil Berk,
Dr. Abrevaya Marmaralı

Aylardan beri on yedi milyon onun baş ucunda, bu faciayı geciktirmek için çırpındı durdu. Bir baba veya kahraman mı, bir dost veya kardeş mi, onunla ne kaybediyorduk? Hayır... onsuz neleri kalacaktı geriye.

Atatürk ölmüştür, hakikat bu! Müthiş olan bu! On yedi milyon bir anda babasından öksüz kalmıştır.

En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği onlara düşecekti. Halk en büyük Türk kahramanını, ordu, en büyük Türk Başbuğunu tarih, en büyük Türkü ve asrımız en büyük insanını kaybetti.

Carevo ve Erdek' te yaşanan ortak duygu tüm anavatanda ve yurtlarda yaşanıyordu..

Ve Mustafa...
Bregalniça nehri boyunca uzanan yeşillikler içinde bir kasaba olan Carevo' da eve dönmekte olan Mustafa din dersi hocası Süleyman Efendiden duyduklarının etkisiyle allak bullak olmuştu. Kahramanı Mustafa Kemal' in kendilerini terk ettiğini öğrenmişti. Allah rahmet eylesin.

Mustafa daha 11 yaşındaydı, haftada bir gün din dersi görüyordu. Diğer günler Carevo Selo' da yaşayan komşuları Sırp ve Makedon ailelerinden arkadaşlarıyla devam ettiği ilk okulda dersler Sırpça ve Makedonca yapılıyordu. Mustafa başarılı bir öğrenciydi ve dört yılın sonunda okulunu bitiriyordu. Süleyman Efendi aydın ve Atatürk' ü çok seven biriydi. Sonradan ellili yıllarda anavatana göç edecekti. Mustafa temel din bilgisini ve en önemlisi anavatan hakkındaki malumatları ilk ondan almıştı, bu yüzden hocasını hiç unutmadı. 

Çarın köyü anlamına gelen, müslümanların Osmaniye Sırpların Makedonya olarak adlandırdığı bölgede yer alan Carevo Selo, o günlerde on bin civarında Türkün Sırp ve çoğunluk Makedonlarla huzur içinde yaşadığı güzel bir kasabaydı. Ancak eksik olan bir şeyler vardı, tüm Türkler tedirgindi ve hepsi anavatana kapağı nasıl atarım diye fırsat kolluyordu. Nitekim Mustafa' nın halası ve iki amcası tüm aile fertleriyle beraber Türkiye'ye göç etmişti.

Arkalarından Mustafa'nın ailesi de hazırlıklara başladı. Üçe beşe bakmadan kalan mallarını mülklerini satmaya çalıştılar. Satılanların parasını tahsil etmekte güçlüklerle karşılaştılar ama herşeye göğüs germeye kararlı görünüyorlardı. "Yeter ki buradan gidelim de sonrası Allah Kerim" diyordu babası Emin. Sonunda satmayı başarabildikleri mülklerden elde ettikleri sınırlı, küçük bir parayla anavatan yolculuğuna başladılar.

İkinci Cihan Harbinin başlamadan, bir kaç ay kala otuz dokuzun Nisanında Veles yolundan tren marifetiyle Selanik' e geldiler. Üç gün konakladıkları Atamızın doğduğu şehirden bir İngiliz şilebiyle yağmurlu ve fırtınalı bir deniz yolculuğu sonrasında kalan hayatlarını sürdürecekleri İzmir' e ulaşmışlardı. Anavatanda ise yeni bir Reisicumhur vardı; İsmet İnönü...

O çok acı haber
Herhalde o gün, 10 Kasım 1938’ i göstermiş oluyordu takvim yaprakları. Diğer taraftan Erdek büyük bir sessizliğe gömülmüştü. Emin, acı haberi, güçlükle taşıyarak eve gelmişti. Kamilo mutfaktaymış. Emin, mutfağın kapısında dikilmiş, üzüntü ve heyecanla karışık bir ses tonuyla, 
Gazi Mustafa Kemal Paşa’ yı kaybettik…” demiş ve öteki odaya çekilmiş. Bu acı haberi alan Kamilo da öylesine üzülmüş ve şaşırmış ki, elindeki cam kavanozu yere düşürmüş. Sonra da ağlamaya başlamış.
Denize küçük bir tepeden bakan iki katlı ahşap evi terk etmişlerdi.
Şimdi oturdukları ev, eskiden bakkal dükkanıymış. Simidis isimli bir Rum’ unmuş. Yakınlarından birine burasını teslim etmiş ve kendisi de Yunannistan’ a gitmiş. Aslına bakılırsa eğer, bu semt Rum Mahallesi adını taşıyormuş. Karşılıklı evleri bir sokak ayırıyordu. Bu evlerin arka tarafları bağ, bahçeydi. Zeytin, dut, erik ve incir ağaçları bezeliydi. Bazı aileler ağaçların altını masalarla donatmışlardı. Akşam yemeklerini bu masalarda yiyorlardı. Sabah kahvaltılarını yapanlar da bulunuyordu.

Bu mahallede akşamlar bir başka oluyordu. Akşam güneşi, ufka yaklaşmaya başlar başlamaz, hemen bir hareket göze çarpıyordu ve bu hareketlilik bir hayli sürüyordu. Mangallar hazırlanıyor, o mangalların üzerine ızgaralar konuluyor, balıklar da hazırlanmış bulunuyordu. Şarap şişeleri, kadehler; o nefis zeytin ve peynirler, çeşitli salatalar. Yemekler, zeytinyağlı sarmalar, pilakiler, turşular… Bu yemek faslı devam ederken, kimileri de ud çalıyordu. Ardından da Rumca şarkılar. Sohbetler… Bu içkili ve şarkılı sohbetlere, ara sıra Emingiller de çağrılmış oluyordu.

Onlar için bu güzel ve gizemli günler pek kısa sürmüştü. Böyle olsa da yaşamlarında derin izler bırakmıştı. O izler ki, onların peşini bir türlü bırakmamıştı.

Günler ve yıllar…

Erdek gerilerde kalırken
Saydam, ılık, sessiz bir yaz ortasının sabahında yine yollara düşmüşlerdi. Kimi düşler mi kurmuşlardı yine? Oradan oraya savruluyorlardı. Anlaşılan, göçmen olarak gelmişlerdi ama göçebe olmuşlardı sanki. O sabah, kendilerini; kamyondan bozma ve oturma yerleri tahtadan olan otobüs kılığındaki arabada bulmuşlardı. Bu acayip, o denli de eski bir taşıtla tozlu, inişli, çıkışlı, aşılması güç, ormanlık yolları aşıp Balıkesir’ e merhaba demişlerdi. Belleklerinde ve anılarında bir “hoş” sada bırakan Erdek artık çok gerilerde kalmıştı. Salaş bir otelde sabahlayacaklarına istasyona yakın bir yerde gün ışığı ile tanışmışlardı.

Balıkesir’ den kamyon, akşama doğru yola koyulmuştu. O kıvrımlı yollar? Balya ile Yenice, gecenin koyu karanlığı? Kamyon homurdanarak ilerliyordu. Çan’ a daha sabah ezanı okunmadan ulaşmışlardı. Tanyeri henüz ağarıyordu ki, kamyondan aşağı indiler. Yolların bozukluğu, kamyon kasasında yolculuk etmeleri, onları bir hayli yormuştu. Yorgunluk ve uykusuzluk, bu yüzden aval aval bakıyorlardı. Bulundukları yer ılıcalara yakın bir yerdi.

O sabah da yine gün sökmeden kalkmıştım 
diye söze başlardı Hürmüz, o anılar yumağını açarken, süt sağmak için hazırlanmış ve ahıra doğru adımlıyordum. Sabahın alacası güne dönüşürken bahçemizin iki kanatlı ahşap kapısı zorlanır gibi olmuştu. Tabii ki ürkmüştüm, durup bakındım. Rüzgar da yoktu, aaa, az sonra kapı zinciri de sallanmaya başlamıştı. Hay kör olası şeytan diye laflamama kalmadan, bir de ne göreyim? Kapı aralığından bir baş uzanmıştı o an. Tam aklım karışmıştı ki, bana Hala… Hala… seslenildiğini duydum. Tövbe tövbe diyerek o yöne yürüdüm, ürkerek. Ah bir de ne göreyim? Ağabeyimin (Emin) çocukları, Sabahat’ ı hemen tanıdım. Ama öteki oğlan çocuğunu tanıyamamıştım. Gönen’ de dünyaya gelendi herhalde? Hemen oracıkta, iki yeğenime sarıldım. Onları bağrıma bastım… Hayretim ve heyecanım biraz yatışmıştı ki, Sabahat Hala diye konuştu, heyecanlı. “Annemle babam Ilıca’ ya yakın bir yerdeler, hepimiz Çan’ a geldik. Gece boyu yollardaydık. Kamyonla geldik.“ İki yeğenimin yüzlerine bakıyorum, yüzleri o denli soluktu. Ağabeyimi ve yengemi uzun yıllar görmemiştim. Hiçbir haber de almamıştım o geçen yıllar boyu. Çan’ a gelmelerine çok sevinmiştim. Meğer gün doğmadan neler doğarmış. Yeğenlerimi bir odaya alıp, onlara en güzel kahvaltıyı hazırlamıştım. 
Burada, bu küçük kasabada ve o yer evinde, Balkan’ dan bu yana, o yitmiş olan yıllar içinde, çekmiş oldukları bunca çileleri, aynı zamanda nereden nereye gelip, bundan sonra da nereye gideceklerini, aralarında bir bir tartışmışlar ve kantara vurmuşlardı. O yıllardan bu yana üç beş liraları ve birkaç da altınları birikmişti. Burada ise hazırdan yiyip içiyorlardı.

Hürmüz, onların buraya gelmelerinden bir hayli hoşnuttu. Ama onun kocası Halil gelişlerini biraz tuhaf olarak karşılamıştı.

Çan Panayırı’ na daha çok zaman vardı. Yer evinde yatıp kalkıyorlardı ama, durumlarından hiç memnun değillerdi. Havanın kararması onlarında içlerinin kararmasına neden oluyordu. Aşılması güç bir dağın doruğuna tırmanıyorlardı ve tırmandıkça da doruk onlardan uzaklaşıyordu sanki. Tedirginlikleri, umutsuzlukları her geçen gün artıyordu. Ruhlarını ve bedenlerini kötücül bir zincir sarmıştı. Bu durum, Emin’ in sinirleri için hiç de iyi bir ortam sayılmazdı. “Tanrı’ ya sığınmak mı?” diye bağırıyordu eşine, “Ne anlamsız şey o…” Ara sıra da ve ulu orta, Vrag (şeytan) diye söylenmeden edemiyordu.

O gün tek başına, çekip gitmişti Çan’ dan. Çanakkale’ ye iş tutmaya gitmişti. Burada küçük bir dükkan açmak için çok uğraş vermişti ama başaramamıştı. Öyle olunca seyyar satıcılığa başlamıştı.

Çan Panayır’ ı açılır açılmaz, Çanakkale’ den dönmüştü.

Bayramiç, 1939
O yıllarda ve bu yörede, gözleri dönmüş haydutlar türemiş; bu haydutlardan biri kimi köyleri sindirmişti. Köylüler bu hayduta, Mavzerli Haydut adını takmışlar. Çok tehlikeli bir adammış. Jandarmalar onu izliyorlarmış ama, onu bir türlü yaka paça edemiyorlarmış. Rivayete göre birkaç kişiyi öldürmüş. Bu kanlı eşkıya bölgede hüküm sürerken, Emingil, üstü örtülü bir at arabasıyla eşkiyanın bölgesinden geçiyormuş. Arabacı da gözü dönmüş bir adamın biriymiş, arabası yol alırken, 
Hele bir çıksın karşıma" diyormuş,
“onu ondan önce nallamazsam bana da Deli Recep demesinler…” 
Arabacı, tık diye bir ses çıksa hemen tabancasına davranıyormuş. Çan’dan Bayramiç’e gidiyorlarmış.

*10 Kasım 1938 Devamı
Paylaş