21 Mayıs 2014

Balkandan o zor yıllara (12)













O istanbul ki...
Sabah olmuştu. İstanbul'un giz dolu silueti titreşiyordu. Belliydi ki güneş, altın sarısı ışınlarını İstanbul'da esirgemişti.Denizin üzeri de yer yer çalkantılıydı. Güneş biraz yükselmişti, ama bulutların ardındaydı. Yine de güneş sarı ışıklarını dikey olarak ara ara, oklar gibi Üsküdar'ın üzerine sarkıtıyordu.
İstanbul düşü ve yine de kimi umutlar? Bakınıyorlardı vapurun güvertesinden. Kara ve deniz yorgunluğu, yürekleri kıpır kıpırdı. Öylesine karmaşık duygular içindeydiler ki bir boşluğun bir acayip salıngaçın gel gitindeydiler sanki.

Tophane rıhtımı, ara sıra vapurlar. İnsan yoğunluğu, oraya buraya bırakılmış yükler, demir yığınları, sandıklar, bidonlar, el arabaları, halatlar, devinimsiz vinçler, hamallar; yolcular, simitçiler, su satanlar...

1938 yazı Temmuzun yedisi Antakya' da seksen bin Türkün sevinç haykırışları saatlerce ufukları kaplıyordu;
Var ol Atatürk !

Ordumuzun Antakya' ya girişi çok güzel ve heyecanlı olmuştu.
Hatay Şanlı Bayrağımızın altındaydı artık ! Nihayet, 23 Haziran 1939 tarihli gazete manşetleri;

Türkiye ile Fransa 1939 ilhak kararını imzaladılar. Fransız askeri bir ay içinde Hatay' ı terk edecek diyordu..
Fakat Ahh, Atam da sağ olmalıydı.

Mustafa'nın ailesi
Babası Emin, dedesi Ömer ve amcaları Hasan, Şahin nihayet halaları Rabiye ile Hatice... 1920 yıllarında Prizren' in Dragaş a bağlı Brod köyünden yeni bir iş sahibi olmak üzere ayrılan aile daha önceden belirledikleri Carevo Selo' ya yerleşmişlerdi. Evlerini ve işlerini yani helva-boza dükkanlarını burada evlerinin alt katında kurarak kısa zamanda köyde sevilen bir aile konumuna yükselmişlerdi. Ailece çalışarak, tasarruflarını değerlendirmek yoluyla önce bir fırın daha sonra ikinci fırını açarak tarla ve bahçelere yatırım yapmışlardı. Daha sonra bir kahvehaneleri olmuş kasabanın yegane otelini kiralamışlardı.

Tüm aile bir arada yaşıyor ve çalışıyordu. Ancak yoğun çalışma sırasında bekarlar evlenmeyi unutmuşa benziyorlardı. İşlerin yoluna girmesi dikkatleri evlilik tarafına çevirmeleri neticesini doğurmuştu. En büyükleri olan Emin için tüm aile seferber olmuştu hatta komşular, dostları da görev kabul etmişlerdi. Bir çok adaydan sonra Grat köyünden Eşref Alimova' da karar kıldılar.
Kısa bir zaman içinde hazırlıklar tamamlanarak atlı ve arabalı bir kafile yola çıkmıştı. Nikah Gratta kıyıldı, gelinleri beş odalı evlerinin in iyi bölümüne yerleşmişti.

Mustafa babannesi Anastara ile bu hayatı terk ettiği 1962 yılına kadar çok yakın olmuştu ve hep birlikte aynı mekanda yaşadılar. Annesinin elli ikide zamansız kaybı Anastara'nın hem annelik hem de ninelik yapması sonucunu doğurmuştu. Oldukça akıllı bir kadındı, tahsili yoktu hatta Türkçesi bile yok denecek kadar azdı. Ama zekası, sevecenliği ve yönetim becerisiyle bulunduğu ortamın enerji merkezi olmayı biliyordu. Mustafa hayatı boyunca onu, hep minnetle ve vefatından sonra rahmetle anacaktı.
Mustafa'nın diğer dedesi yani annesi Eşrefin babası namı değer Molla Halim, köyünde sadece çiftçilik yapan biri olup askerliğini Sıhhıye bölüğünde ifa ettiği için doktorun bulunmadığı Grat köyünde herkes ona geliyordu. Molla Halim elinden gelen yardımı insanlardan esirgemiyordu.
Mustafa'nın babası Arnavut Emin olarak tanınıyordu ancak Arnavut değildi. Doğduğu köy Brod Arnavutluk sınırına yakın bir bölgede bulunduğu için Arnavut olarak bilinirdi. Emin tüm Grat sakinlerinin eniştesiydi, Carevo'ya geldikleri zaman mutlaka onu ziyaret ederlerdi.

Mustafa'nın annesi bir köyden kasabaya kalabalık bir aileye gelin gelmiş ve Anastara'ya göre çok hızlı intibak etmişti. Evde dedesi Ömer iki amcası ve iki halası da yaşıyordu. Dolayısıyla Anastara'nın yönetim becerilerinin Eşref' in uyumuna çok ciddi destek olduğunu ifade etmek kehanet olmayacaktır. Amcaları ve Rabiye halası Mustafa'lardan üç yıl önce İzmir'e göç etmişlerdi. Anastara'nın diretmesiyle beklemek zorunda kaldıkları Hatice halası sebebiyle vakit kaybetmişler ve göç etmelerini riske atmışlardı. Çok şükür ki 2. Cihan harbinin başlamasından iki ay önce İzmir'e gelmişlerdi. Nitekim hemen sonrasında hudutlar kapatılmış ve uzun süre kimse anavatana göç edememişti.

Neden İzmir?
Emin Atatürk' ün sağlığında 1930-35 yılları arasında çeşitli heyetlerle birlikte iki defa Türkiye'ye seyahat etmişti. Amaç her ne kadar Atamızı ziyaret etmek olsa da her seferinde İstanbul ve İzmir' e de vakit ayrılmıştı. Emin Özellikle İzmir' i çok beğenmişti, ballandıra ballandıra anlatmaktan geri durmuyordu. Doğal olarak tercihleri bu şehir lehinde olmuştu.

Kahramanlar mahallesi; aile bundan böyle yaşayacağı yere yavaş yavaş yerleşmeye çalışıyor ve zor bir yaşam olan muhacirlik 1939' a kadar yaşadıkları evleri, dostları ve hatta kısmen akrabalarını Osmaniye' de bırakmalarını gerektirmişti. Yani düzenleri tamamen bozulmuştu ve yeniden başlamak zorunda olduklarını biliyorlardı. Başladılar da...

1939 için az bir meblağ olmayan beş bin lira ile gelebilmişlerdi İzmir'e. Ancak bunun ev tutulacak, alınacak eşyalarla döşenecek ve en önemlisi geleceklerini şekillendirecek bir iş kuracaklardı. Ev alsalar kurulacak iş için yeterli olmayan bir miktar kalabilirdi ellerinde, o yüzden çok kararsızlıklar içindeydiler. Bunun temel nedeni yeni bir ülkede olmaları ve her şeye yabancılık hissetmeleri idi. Bir de buna ilk deneyim olan ortaklığın zararla sonuçlanması aileyi bir güvensizlik sarmalına sürüklemişti. Sonunda bir akrabalarının yarım kalmış evini tamamlama yoluna gitmişler ve evin ilk katındaki dükkanda bakkallık işine karar kılmışlardı. Düşündüklerinden fazla bir paraya mal olan inşaattan sonra iki oda bir salondan ibaret olan evde beş yıl yaşamışlardı. 1426 sokağın köşesindeki dükkanlarında üç sene devam eden ticaretleri olmuştu.

Kahramanlar kozmopolit bir mahalleydi, ahalisini ekseriyeti daha çok Karadeniz' den Doğu Anadolu' dan göç edenlerle Bulgaristan ve Yugoslavya' dan gelenlerden müteşekkildi. Mustafa'nın ailesi komşularıyla iyi ilişkiler geliştirdiler kısa bir süre içinde Mahallenin çoğunluğu müşterileri olmuştu. 
Hatta hemen yanlarında bulunan ve daha ziyade Romanların yaşadığı Kuruçay Mahallesi doğal ticaret alanları içindeydi. Mustafa babasıyla beraber çok çalışıyorlar, en erken açılan ve en geç kapanan işletme onların ticarethaneleri oluyordu. Mustafa 1426 sokaktaki dükkanda çalışırken bir yandan da ilk okula devam ediyordu. Çarevo' da dört senelik ilk okulu bitirmişti, buraya geldiklerinde sınava girdi ve 4. sınıftan devam etme hakkı elde etmesine rağmen Türkçe'sinin gelişmeye açık olması nedeniyle 3. sınıftan devam etmesi kararlaştırılmıştı.

Emin dükkanda fazla kalmazdı, fakat dışarıdaki işler; mal temini alım satım işlerinde çok başarılıydı. Malın en iyisini en uygun maliyete temin etmek konusunda oldukça mahirdi. Mustafa ise bakkal işini çok sevmişti.

Gizemli Kent İzmit,1940
Geceyi, yolcu salonunun bir köşesinde geçirmişlerdi. Çünkü ertesi sabah kalkacaktı o beklemiş oldukları vapur. Gele gele kıçtan bacalı bir vapur gelmişti. Rıhtıma yanaştı. Vapurun adı Uğur'du. Gelir gelmez yolcularını ve yüklerini almaya başlamıştı.
Vapurun güvertesi tenteliydi. Yolcuların çoğu da burasını tercih etmişlerdi... Yaşlılar ve gençler, çocuklar güvertenin orasına burasına yayılmışlar, bulundukları yerden de çevreyi, sağı solu izliyorlardı. Vapur kıyı kıyı yol alıyordu. Hava da güzeldi, ılık ve güneşliydi. Deniz sakindi. Ne sonra Sarayburnu'nu geride bırakmışlardı. Adalar'a doğru ilerliyordu. O denli nazlı gidiyordu ki kimi yolcular onun gidip gitmediğinden kuşku duymaya başlamışlardı. 

Gele gele Darıca önlerine dek gelmişti. Buraya uğramadı. O yöne, burnunu Karamürsel'e çevirdi. Orada ne çok yelken açmış kayıklar vardı? Bir yere gideceklermiş gibi, hazırdılar. İkindi üzeri Değirmendere'ye ulaşabildi. Kahveler, yemyeşil bir köy... Burada fazla oyalanmadı. Gölcük önlerine gelmişti Uğur. Yer yer savaş gemileri... Emin, "Bak" dedi oğlunun kulağına fısıldar gibi, "Şu büyük gemiyi tanıdın mı? Adı Erkin, hani Erdek'te onu gezmiştik."

Ne sonra bir yere gelmişti vapur, olmayan hızını da kesmişti. Az ötedeydi iskele. Deniz ve ardı, üst üste binmiş evler, bir tepeye tırmanmışlar; tepeden aşağı bir gelinliğin etekleri gibi, deniz kenarına yayılmış. Denizde, irili ufaklı savaş gemileri ve kıçtan kara büyük bir vapur, Reşit Paşa adlı vapur... Akşam güneşinin yalazı camlara yansımıştı.
Artık her şey belli olmuştu. Yeni bir kent ve yeni umutlar. Rollerini bu kentin arenasında sergileyeceklerdi, belli olmuştu bu. Ama onların kimi özellikleri vardı, eğer özellikse, düşüp düşüp kalkıyorlardı ama yine de direniyorlardı. Yeni yeni düşler başlayacaktı onlar için. Sahne, o beklentilerle süslenecekti. İskele ve insanlar? Yüklerinin çevresinde oturmuşlardı.

Az sonra, hamalın biri yüklerini iskeleden alıp Gümrük binasının yanına taşıdı. Emin, oğlunun elinden tutup çarşıya doğru yürümeye başladı. Demiryolu boyu, bakına bakına  Çarşıbaşı'na dek gelmişlerdi. Ne sonra da Helvacı-Yoğurtçu İslam Usta'nın dükkanını bulmuşlardı. Dükkandan içeri girdiklerinde İslam Usta Emin'i hemen tanımıştı. Sarmaş dolaş oldular, hasret giderdiler ve kenara çekilip konuşmaya başladılar. Karmaşık duygular ve heyecanlar? "Yüklerimiz iskelede..." diye konuşunca Emin, İslam Usta saniyeler içinde kimi düşüncelere daldı. Sonra, "Hiç ev aramayın" dedi. 
"Bizim evin alt katına taşının. Odanın biri boş. Hemen hemen akşam olmak üzere."
Ev, Kışla caddesi üzerinde ve Orduevi'ne yakın bir yerdeydi. Dört katlı, yeni bir yapıydı; ev diye nitelenen.
Akşam ile gece arasıydı, bulundukları yere uzanmışlardı. Artık yeni bir zaman akışı başlamıştı onlar için.
Sabahın altın sarısı güneşiyle bu yeni sahnenin perdeleri açılmıştı. Ama oynayacakları oyunun adı neydi?

Sahne ve perde
Şöyle de olsa, böyle de olsa, elbette hayat sürüyordu. Karamsarlıklar, kuşkular, tedirginlik sürüp gitse de, yine de dönüyordu. Düş ile gerçek,  bu iki ayak, onların üzerinde gidip geldikleri bir köprüydü aslında. Ama bu köprünün altından akan su; onları sinsice kapıp yad ellere götürüp birakıyordu. Bu suyun içinde yuvarlanışları, gerçekle karşılaşıp düşe koşuyorlar, bu seferde karşılarına gerçek çıkıyordu. Gerçeğin o acı ve soğuk yüzü. Bu iki ayak üzerindeki köprü belki de onların alın yazılarını oluşturacaktı.

1940 yılının düşsel yazı sona ermek üzereydi. Güz günlerinin esintileri başlamıştı bile. İlk kez taşınmış oldukları o evde üç ay kalmışlardı. Buradan başka bir eve taşınmışlardı. Kentin kenar mahallesiydi burası. On, on beş tane ev ya vardı ya yoktu bu mahallede. Onların çoğu da yer eviydi. Kerpiç evlerdi. Bir iki konut ta iki katlıydı. Bahçe içindeydiler. Mahallenin en güzel evi Yüzbaşı Fehim Beyin eviydi, köşk gibiydi. Bu yeni evin hemen önü futbol sahasıydı. Önlerinden Kışla Caddesi geçiyordu. Asker Hastanesi, beri yanı da 31 Alay'dı... Kışla Caddesinin bitiminden sonra Derice yolu başlıyordu. Manastır, Ziraat bahçesi ve Derince... Bu mahalle kenar mahalleydi ama çok hareketliydi.

Avrupa'yı Can Pazarı na döndüren büyük savaş tüm hızıyla sürüyordu. Bu savaşın kara ve karamsar bulutları İzmit üzerinde de dolaşmaya başlamıştı. Öyle de olmuştu. Kentin sosyal ve ekonomik durumu bir hayli sarsılmıştı. Savaşın ağır koşulları, her aile gibi onları da etkilemişti. Etkilemişti nitelemesi az gelirdi onlar için, tam anlamıyla dökülmüşlerdi. Yıkılmışlardı. Bayramiç' ten getirmiş oldukları kıymetli halıları, Kamilo, demiryolunun korkuluklarına sıralamak suretiyle pazarlamış ve satmıştı. Bu parayla geçimlerini sağlamışlardı.

Devamı



Paylaş