08 Aralık 2015

9 Aralık 1917














Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü

Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih âbidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.
Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

- “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

- “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- “Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

- “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

- Elbette, dedim, buyur hele…

Konuştu:

- “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.Yıllar SonraMerhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…

İlhan Bardakçı' dan alınmıştır.
Paylaş

13 Eylül 2015

Balkandan o zor yıllara (16)

Seyir Defteri kapanırken
Takvim yaprakları, yorulmuş ya da kırmızıya dönüşmüş çınar yaprakları gibi sağa sola savrulmuşlardı. Aradan bir hayli yıllar geçmişti yine. Onlar için zamanın akışı duru ve parıltılı bir suyun akışına benzemiyordu.
Onların seyir defteri, umudun umutsuzluğa dönüşen bir yaşam kulvarında oluşmuştu. Ama ne olursa olsun artık her şey belli olmuştu. Zamanın akışı her olan biteni bir bir yerine getiriyordu. Elbette öyleydi. Olup bitenler onların son danslarıydı. Artık tüm yaşanmışlıklarını Nicomedia arenasına taşımışlardı. Bu arenadaki dansları, figürleriyle gizemleriyle, düşleriyle onların ağıdını yansıtıyordu.

Yıllar sonra ve günün birinde, güz vaktinin öğleden sonrasında hiç farkında olmadan kendisini yerde buldu Kamilo. Komaya girdi, diyeceklerini diyemedi bir türlü. Nabzı atıyordu ama, duyguları ve duyuları iflas etmişti. Böylece ve gayet sessizce sonsuz yolculuğuna çıktı (1890 - 1977). Kamilo, Balkan hasretini, Rumeli türkülerini geride bırakarak hayata veda etti.

Düşle gerçek birbirlerine ne denli karışmış olsa da, zaman saatinin tik/takları bir türlü durmuyordu. Nesne/özne, yitik zaman ve gelecek? Kimi imgeler? O tik/taklar, her şeyi bir bir yörüngesine oturtmuş oluyordu. Aslında doğa yasasıydı bu. Artık yitik zamanın ardından koşmanın bir anlamı var mıydı? Bir bakıma yaşam, sessiz sonsuzluğa koşmaktır. Evet, Balkan yadigari, sarı saçlı ve çakır gözlü Hürmüz de o koşusunu tamamlamıştı. Başlangıçın sonuna ulaşmıştı. Çan'da, bir yürek vurgunu onu da alıp götürmüştü. Bir hasretliğin türküsünü söyleyerek yaşamını noktalamıştı (1909 - 1984). Düşlerini güldüklerini ve ağladıklarını alıp götürmüştü beraberinde.

Belki bu olan bitenlerin hepsi ailesel bir hikaye ya da bir tutanak; bir seyir defteri, şimdi de e-hikaye. Anlatı ve izlek olarak, anısal/düşsel bir yoğunluk taşısa da o ibre neyse, gerçekten yana olmuştur hep. Onlar viran dağlardan yola çıktıklarında bir umut yolculuğuna düştüklerinde doğup büyüdükleri topraklardan bir kopuşun  hüznünü yaşıyorlardı.O kopuş çok zor bir durumdu. Bu kopuşun hüznünü hep yaşamışlardı. Ruhlarında ve bedenlerinde yaşamışlardı hem de. Ama bir şeyi fark edememişlerdi, o tutunamamanın nedenlerini! Daha doğrusu, düşle gerçeği birbirinden ayıramamışlardı. böylece, o umutlarını da yitirmişlerdi.

Yolun sonu gelmişti artık! "Yolcu, nereye?" diye sormanın hiç bir anlamı kalmamıştı. Kader ağlarını örmüştü. Onlar hep umuda doğru koştular, olmadı; düşler kurdular, o düşleri de bir bir yıkıldı. Didinip uğraştılar, ama ne var ki, alınyazılarını bir türlü değiştiremediler. Sonuç olarak, hayatın acımasızca dönen dişli çarkları arasında yitip gittiler. Giderlerken de ardlarında iki yakınlarını bırakmışlardı. Acaba geride kimleri bırakmışlardı? Kızlarını ve oğullarını bırakmışlardı. Biri, Edirne Göçmen Evi'nde doğmuş olan kızları; diğeri ise, Gönen'in Taban köyünde doğmuş olan, doğumundan sonra öldü diye kimi telaşlara ve sorunlara neden olan o çocuktu. Seneler sonra Taban'da doğan çocuk bu satırların yazarı olacaktı.

"Balkan'dan O Zor Yıllara", düşler ve umutlar? Onlar beş kişiydiler viran dağlardan yola koyulduklarında. Daha yolun başındaydılar ki ölüm saçan salgın hastalık çocuklarından birini alıp  götürmüştü; onu Edirne mezarlığında bırakmışlardı. Yine bir başka salgın hastalık öteki erkek çocuklarını da koparıp almıştı onlardan; onu Gönen'de bırakmışlardı. Ya ötekiler, geride kalanlar? Onlar ise kendi alın yazılarıyla, düş ve gerçeklerle başbaşa kalmışlardı. Yaşam boyu başlarına gelenleri sinelerine çekmişlerdi. Vadeleri dolunca bu dünyaya el etmişlerdi. İmgeler, umutlar ve acılar? Acaba onlar şimdi, Kosova'nın yeşilini, sarı, pembe, kırmızı ve mor çiçeklerini; ezgileri kuş seslerini, Prizren/Globoçiça yöresinin saydam göğünü, Şarbalkan'dan esen serin esintileri ruhlarında ve yorgun bedenlerinde hissediyorlar mı? Ama asla sanılmasın ve unutulmasın ki sonsuz ve derin sessizlik bile elem dolu yıllarının; umutlarının/düşlerinin üzerine tülümsü bir örtü olsun. Çünkü onlar her şeylerini toparlamışlar, almışlar ve beraberlerinde götürmüşlerdi. Ve en önemlisi trajedyalarını da alıp götürmeyi ihmal etmemişlerdi. 

SON
Paylaş

16 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara (15)











Çakır anlatıyor;
Herkesin haberi varmış meğer. En son ben duymuşum hatta. Kasabada iki gün kalacaklarmış, öyle söylüyordu akşam gezmelerinde ailenin genç kızları. Sabırsızlıkla İzmir' li konukları bekliyordu herkes. Ailemizde kimse tanışmamıştı onlarla, daha önce hiç karşılaşmamışlardı, yalnız kayınvalidesi Kamile, Brod' dan uzak hısım olduklarını söylüyordu; 
Emin Öztürk, annesi İbişe (Anastara) karısı Eşref kız kızları Fevziye ile Fahriye ve Şevkiye. Fevziye en büyükleriydi, haber yollamıştı anneme oğlu Halil vasıtasıyla, Çan'a tanışmak için ziyaretlerine gelmek istiyorlardı. 

Kasabanın kenarına kurulmuş panayır, kasabalıların bahar günlerinde hep birlikte eğlenmek için kullandıkları hafif yüksekte bir arazi burası. Tozlu çadırlar, hayvan barınaklarının kokusu, kasalarına çadırları, tenteleri yükleyip getirdikleri çok eski kamyonetler ve esnafın kaldığı derme çatma barakalar, panayırın vaat ettikleri hakkında yeterli bir fikir vermişti Fevziye'ye. 
Ama bir saattir bu kasabadaydım ve panayıra gitmesem yapabileceğim daha iyi bir şey de yoktu memleketten akrabalarımla yapacağım sohbetler dışında...İyi ki babamla beraber panayırı gezdik, Kahramanlardaki dükkanımız için bir çok mamül temin etmek üzere adaylar belirledik. Babam; 
-Mustafa gelsin baksın bu yumurtacılara
diyordu... Buradan yumurta getirilir ve taze olarak satılabilir mi? diye düşündü.
-Gelsin, gelsin

Halil amca ve ailesiyle tanışmak üzere taa İzmir'den gelmiştik buraya, babannem ve babamla birlikte, yolculuk yorucu geçmişti ama güzelliği hakkında çok fazla methiyeler duyduğumuz kızımızı görmek için değerdi doğrusu... Gerçekten söylendiği kadar varmış maşallah Lutfiye' ye... 
Ancak hısımlık nedeniyle sıcak bakmayacağı anlaşılan Halil amcayı ve tetka Fethiye' yi ikna etmemiz gerekiyor; inşallah onu da başaracağız yakında. Yarın dönüyoruz ama çok yakında sevgili kardeşimi buraya getirmenin yolunu bulmamız gerekiyor. Mustafa ile kızımız mutlaka tanışmalı zannımca.
  
Perde inerken...
Hiç kuşku yok ki, onlar bu engelli koşuda bir bir yıkılan düşlerin ve umutların agorasında yaşam savaşı verdiler.
Yaşlanmıştın. İşine gidip geliyordun, güçlükle de olsa. Sıkıntılarını, bezginliklerini hep içine atıyordun. Karlı, soğuk, nemli günler belliydi ki seni yoruyordu. Ruhun ve bedenin o denli yorgundu. Geçen yılların tortuları şimdi mi dışa vuruyordu? Kimi saplantılar da seni rahatsız ediyordu, belliydi ki çünkü. Bir önsezi? İçindeki endişeleri bazı çöküşleri, kuruntuları mı haber veriyordu. Bir Balkan türküsü, seni alıp nerelere götürmezdi. İçin eziliyordu, bakışlarından anlaşılıyordu bu.
Her şey belliydi artık. Hep o önsezin, o hastalıkla pençeleşmeye başlaman hiç de kolay olmamıştı. Sararmış yapraklar bir bir düşerken yerlerde savrulurken o güz işte, "Böyle ve bunun gibi bir hastalık mı?" diye sormuştun ikindi üstü, Kafkas Cephe'sinde bana musallat olmuştu. Yıllar önceydi. "Şimdi yine bana musallat oldu" Eklemiştin sonra, " Tıpkısı, aynı sancılar..."

Tek katlı kerpiç evin o küçük odasında, bu hücre gibi mekanda, üzeri düz kırmızı battaniye inceliğindeki yorganın altında, bir tükenişin soluklarını alıp verirken o donuk ve yorgun gözlerini de küçük pencereye kaydırıyordun? Tek ama sana ulaşabilen güneş ışığı, bu pencereden ancak gelebiliyor ve sana ulaşabiliyordu. Bu da akşam güneşiydi.Güneş ışığı yavaş yavaş alacakaranlığa dönüşürken güçlükle de olsa "Yine mi akşam oldu?" kendi kendine soruyordun.
Her olan bitenin farkındaydın, farkındaydık. Başlangıcın sonuydu bu loş odanın içinde olup bitenler; anılar, düşler, şimdiki zaman? Geçmişin tedirgin, acılarla dolu yaşamı, o bulanık günler yorgun belleğinde ve ruhunda çatışıyorlardı, besbelli. Ruh ve onun varlığı, öteki dünya? Ne denli gizlemiş olsan da, Tanrı ile bir türlü barışık olmadın. Sonuncusunu seçtin. Önce inandın ama sonra vazgeçtin.
Dinsel değerler mi, senin için pek önemli sayılmazdı. O değerlendirmelerini de şuna bağlıyordun. 1. Dünya Savaşı ve Bağdat dolayları? Hicaz Kralı'nın aymazlığı, Arap yarımadasını İngilizlere ve düşmanlara karşı koruyan Türk askerine beslenen o büyük kin, Arap kini! Bağdat ve Basra'da Türk askerine yapılan kanlı saldırılar, Türk askerini arkadan hançerlemek? Dindaşın, onları İngilizlerden kurtarmaya gelen dindaşlarını katletmek? Bu yüzden o insanlardan nefret ettin. Dediklerine de "Arap masalı" dedin. Arapların yapmış oldukları mezalim senin ruhunda ve belleğinde derin izler bıraktığını hep söylerdin.

Olanlar oldu. Artık o loş odanın içindesin. Akşam güneşinin ışınları, davetsizce odanın tek penceresinden içeri girmeye başlayınca dağınık ve bulanık bilincinle bile akşamın olmaya yüz tuttuğunu anlıyordun. Geceler, senin için karasabandı. Sıkıntıların ve sancıların yoğunlaşıyordu. Yoğunluk ve karasaban belki de bir salıngaç, seni yaşamla ölüm arasında gidip getiriyordu.
O gün ve son perde inmeden önce temmuzun ağırlaşan sıcağında ikindiye yakın oda kapısının setini aşıp nasıl oldu da bahçeye çıkmıştın? Bir yudum bedeninle elinde bastonun toprak zeminde oturmuştun. Batonunu oturduğun yerde kılıç gibi sallıyordun. Sanki biriyle hesaplaşıyor ve dövüşüyordun. Aklın ve bilincin yerinde değildi. "Şeytan" diye bağırıyordun. Hırıltılı bir ses tonu ile de "Odamın duvarlarında kan izleri var" diyordu. "Bakın sarı bir yılan geldi. Burada o tavus kuşunun ne işi var? Şeytan, çekil karşımdan... Vrak (şeytan) git karşımdan..." Seni o toprak zeminden alıp ama güçlükle odana götürdüler. Evet bilincin bulanıktı.

Güneş dağın ardına düşünce gelenleri gidenleri oldu. Onu sordular. Gün boyu sıcaktı. Temmuz sıcağı akşama doğru daha da artmıştı. Vadi boyu yaprak bile kımıldamıyordu. Küçük pencere açıktı. Oda kapısını da aralık bırakmışlardı. Tavanda asılı duran ampulün altında, yatağında, derin bir sessizlik içindeydi, üzerindeki ak örtüyü eliyle itti. Aniden soluk alış verişleri düzensizleşti. Yana düşmüş olan başı ter içindeydi. Odada bulunanlardan biri "Dua" dedi, ama titrek bir sesle. 
Az sonra o yaşlı kadın, "Hepsi bu kadar.." diye fısıldadı. Evet, hepsi bu kadardı. Emin (1884 -1955) hep koştu ve direndi; ama yarışı bir türlü kazanamadı.

Devamı
Paylaş

09 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara (14)
















Kim bilir, belki onları oradan oraya savuran gizli bir güç vardı. Neyse o engeller onları bir türlü aşamıyordu. Kör bir kuyunun içinden asla çıkamıyorlardı. Yine bir sorun ve kaygı çıkmıştı karşılarına.

Kaç ay sonraydı, bu yer evinde bir üzüntü yeli daha esmeye başlamıştı.Bu kez de anneleri yatağa düşmüştü. Sol gözü kaymış ve sol yanı tutmuyordu. Ruhu ve bedeni bir alemin kıskacındaydı. Sessiz ve kıpırdamadan yatıyordu.Konu komşuları bu durum için inme demişlerdi.
Anne iki ay sonra yatağını terk etmişti. Kendine geldiği zaman "Benimkisi ne derin bir uykuymuş!" diye konuşmuştu.

Yılların ardından kalan
Yaşanan savaş yıllarının bunalımlı ve kahredici günleri bir türlü geçmiyordu.Savaşın ağırlaştırdığı yaşam biçimi beklentileri ve umutları da bir bir tüketiyordu. Onların yarınları hala sisler içindeydi. Onlara neyi getirecekti o gelecek zaman? Dur durak bilmedi, yalnızlığın yoksulluğun acı yeli. Hep esti. İda dağı, Güney Marmara dolayları, gezgincilik serüvenleri bitmiş olsa da onlar hala emekliyorlardı. Düşlerde ve anılarda kalan panayırcılık geçmişleri bir bir harmanlanırken artık onlar, ağlaşıp gülüştüklerini Edirne çilelerini Gönen ağıtlarını diğer maceralarını çıkmaz sokaklarını ve aslında herşeylerini içlerine gömmüşlerdi.

Kızları Sabahat, "Büyük Savaş" yıllarının kıtlık ve ağır yaşam koşullarını anımsadıkça belleğinde ve ruhunda derin izler bırakmış bir anısını anlatmadan yapamıyordu. "O gün babam" diye başlıyordu sözlerine, "sabahın erken saatlerinden beri ortalıkta yoktu. Onu merak etmeye başlamıştık. Aksilik işte o gün de ve kavurucu bir soğuk vardı dışarıda. Sağlığı pek yerinde değildi. Çünkü sık sık öksürüyor ve rahatsızlanıyordu. Tabi ki öyle, acaba nereye gitmiş olabilirdi? Kıvrımsız, ince, araba yolu uzayıp gidiyordu. Kışla caddesinin Derince tarafına bakıyordum, ara sıra da ordu evine  doğru bakmadan yapamıyordum. Karmaşık duygular içindeydim, onun da sinirleri bozuktu çünkü. Evet, oydu gelen; ince araba yolunu eze eze geliyordu. Odun parçaları, çalı çırpı toplamıştı. Ona doğru koştum, yardım etmek amacıyla. Nefes nefeseydi. Ayağındaki terlikler ıslanmıştı. Babamın o günkü halini anımsadıkça bir hoş oluyorum. Gizliden gizliye ağlıyorum."

Eylül, 1944
Zamanın akışını durdurmak olanaklı değil. Yıllar sonra da olsa geçici uğraşların ardından geçici olmayan bir iş bulabilmişti Emin Balkı. Onun için yeni bir ekmek kapısı açılmıştı. Umutsuzluğun umuda dönüşmesiydi  bu kapının açılması. Asker hastanesinin aşçısı olmuştu. İlgililer onun kişiliğine ve ustalığına güven duymaları önemli bir durumdu. Emin bu işini ve görevini ölünceye değin sürdürmüştü. Burada biraz çevre de edinmişti. İşine bağlı oluşu, kimi espriler yapması ona bazı dostları kazandırmıştı. Rahmetli KBB uzmanı Albay Dr. Ziya Gökşin'le olan dostlukları gayet içtenlikliydi. Diğer uzmanlar ve kişilerle de dostluklar kurmuştu.

Belki de ilk kez aile, hayatın dik yollarından ve zorluklarından biraz olsun kurtulmuştu. Çünkü kaç yıldır hep tökezlemişlerdi. Hep çıkmaz sokaklarda dolaşmışlardı. Yıllar sonra kira evlerinden kapı kapı dolaşmaktan kurtulmuşlardı. Bir evleri olmuştu, onu da güç bela ancak yapabilmişlerdi. İşine yakın, iki odalı kerpiç bir evdi bu. Bu yer evi küçük de olsa onlara saray gibi gelmişti, önü bahçeydi. Dereboyu, hemen önlerinde tütün ekilen bir tarla vardı. Batı yanı ceviz ağaçlarıyla bezeliydi.Kuzeyden gelip esen akşam yeli burasını daha güzel kılıyordu. Dünyada mekan derler ya onlar bunun tadını çıkarıyorlardı. Zaten kaç kişiydiler, üç kişi kalmışlardı. Baba, anne ve oğul; kızları Sabahat bir yedek subayla evlenmişti.
Bu küçük evin bahçesini tahta parmaklıklarla çevirmişlerdi. Evin önündeki bahçenin bakımı her zaman Kamilo'ya aitti. Bir yığın meyve fidanı dikmişti yıllar önce. Boş kaldıkça, bahçenin orasını ve burasını bitki diplerini çapalıyordu. Bahçeyi bir hayli zenginleştirmişti. Ayva ve elma ağaçları? Hele o saksı çiçekleri, çeşit çeşit, boy boy ve renk renkti. Sardunyalar, kına çiçekleri, şebboylar sarı, kırmızı ve beyaz güller? Boş kalan yerlere mısır da ekerdi Kamilo. Kırmızı biberler patlıcanlar...

Güz gelip çatınca da mısırlar toplanırdı. Toplanmış olan mısır ve kırmızı biberler sıralanırdı evin saçaklarına. Bahçesiyle, evin dış badanasıyla, saçaklara koçanlarından asılmış mısır ve kırmızı biberleriyle evleri tam bir Balkan evini çağrıştırıyordu.Belki de onlar burada, Balkan özlemini ve düşünü yaşamış oluyorlardı. Hele yaz akşamlarında güneş dağın arkasına düşmeye başlayınca akasya ağacının altındaki sedir, nice komşuları ağırlıyordu. Uzun yastık, kırmızıya çalan kilim, ikindi sonrası hiç boş kalmıyordu. Sıcak yaz akşamlarında vadi boyu esen serin bir yel bazılarını buraya çekmiyordu. Veznedar Salih bey ve hanımı Saadet Tokol ikilisi buranın müdavimiydiler. Hemen sohbetlere geçilirdi. Saadet hanım, eski Maltepe anılarını anlatırken Salih bey de Birmanya anılarından söz açardı. Yılların ardında kalan bu Sedir Sohbet leri kaç yıl sürmüştü? İki tarafı yeşil bitki, papatyalarla ve badem ağaçlarıyla bezeli o vadi şimdi acaba nerede kaldı? Kuzey yeli yine esiyor mu burada? Ruhları ve bedenleri rahatlatan o esinti hala esiyor mu? Ya konu komşular, o güzel atlara binip de bir yerlere mi gittiler? İnsan, vadim o kadar yeşildi ki demeden yapamıyor bir türlü.

Özlem Çan' da
Evde üç kişi kalan aile, daha kalabalıkta yaşama alışkanlığı içindeki Emin Balkı' yı sık sık düşünceler içinde ve kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda diğerlerini beyninin kıvrımlarında canlandırmasına neden oluyordu. En fazla Hürmüz' ü düşünürdü, hemen hemen yirmi seneyi devirmişti takvimler çakırını gelin edip Çan'a uğurlayalı... Arada ziyaretine gidip hasret giderseler de neticede uzak olmayan iki kasabada yaşıyorlardı. Eniştesi Halil de Dragaş'ın Brod köyünden gelen bir ailenin üç oğlundan biriydi ama nedense Gönen'e, ziyaretlerine bir kez gelmişti. Hürmüz ilk göz ağrısını 1932 baharının ilk günlerde kucağına almıştı... Hamit, büyük dayının ismini vermişlerdi.

-Hürmüz teyze, Hamit evde mi?
Hürmüz Mesut'a cevap olmaya çalışırken, Hamit kapı aralığında dikiliyor. Hamit'le göz göze gelen Mesut Hürmüz'ü unutup heyecanla:
-Hamit oynamaya gelmiyor musun?

Hürmüz kızarak:
-Yaptığınız iş değil. Okuldan gelir gelmez çantalarınızı ortalığa atıp sokaklara dökülüyorsunuz. Dersiniz yok mu sizin?
-Yok ana valla dersimiz yok.

Hürmüz:
-Ya öğretmeniniz işe yaramıyor ya da yalan söylüyorsunuz. Yok yok yarın okula geleceğim.
Hürmüz sözlerini tamamlamadan, Hamit ayakkabısını giyip dış kapıya seğirtiyor. Hürmüz oğlunun arkasından aralıksız bağırıyor:
-Olmaz böyle mayko, öğle yemeğini yemedin, sana maznik* yapmıştım. Kaçtır Mesut'un arkasında dolanıp duruyorsun.

İki oğlan çocuğu, onları durduracak bir söz işitmek istemezcesine, mazniği çok seven Hamit' i biraz olsun kararsız bıraksa da nihayetinde sokakta gözden kayboluyorlar. Ama Hürmüz'ün gittikçe artan kızgınlığı bir türlü geçmiyor ve sözlerini art arda sıralıyor.

-Yok valla böyle olmaz! Bu çocuk oğlumu da bozdu. Bu çocuk Mesut'la gezdiğinden beri artık evde durmaz oldu. Artık ona engel olamıyorum. Akşam babası eve gelinceye kadar... Beni dinlemedi bile mazniğe rağmen Mesut'un kuyruğuna takıldı gitti.

Üç sene evvel okula başlayan Hamit' ten sonra bir de dünyalar güzeli bir kızı olmuştu, Lutfiye... Abisiyle aralarında dört yaş fark vardı, demek ki 1936 yılında katılmıştı aileye...

Mustafa evden kaçıyor
Seneler çok hızlı geçiyordu, Mustafa' nın askerlik yaşı gelmek üzereydi. İlk okulu başarıyla tamamladıktan sonra eğitim ve öğretim hayatından ayrılmak durumunda kalmış öğretmenlerinin çabası Mustafa' nın ısrarları bile babasını ikna edememişti. Emin "dükkanı yürüten sensin, ben sensiz ne yaparım?" diyor başka bir şey demiyordu. Aslında haklıydı ama o da okumayı çok istiyordu. Ve Mustafa evden kaçarak Manisa' da yaşayan dayısına sığındı. "Babanı kırma, o senin iyiliğini düşünüyor" diyen dayısı onu İzmir' e geri getirmişti.
Ama Mustafa kararlı görünüyordu, kararını değiştirmediğini dışardan eğitimine devam edeceğini söylüyordu. Bu şekilde hem babasını kırmayacak hem de tahsiline devam edecekti. Önce orta okul kitaplarını temin ederek bir yandan çalışmaya başlamıştı.

Mustafa çok gayret etti, fakat 1944 koşullarında bunun oldukça zorlayıcı olduğunu fark etmeye başlamıştı. Okul kitaplarından hayatta ihtiyacı olan bilgilere ulaşabileceği kitaplara yönelmeye karar vermişti. Türkçe matematik coğrafya, tarih ve genel kültürle alakalı kitapları okuyarak hemen hemen iki sene geçirmişti. Sonrasında ise yerli ve yabancı yazarların edebi kitaplarını almaya başladı ve daha çok dükkanı kapattıktan sonra evde okuyordu. Dört yüz sayfalık romanları üç dört günde okuyup bitirir hale gelmişti. Başlarda babası Emin pek ses çıkarmıyordu ama yavaş yavaş sızlanmaya "Kazandığın parayı kitaplara veriyorsun" demeye başlamıştı. İkinci cihan harbinin getirdiği ekonomik sıkıntıların devam ettiği böylesi bir dönemde haksız sayılmazdı. Sigara ve kibritten % 1,5 içkiden % 3 kar edebildikleri dönemde Yunanlıların yakarak bıraktıkları en fazla hasar gören mahallerden başında gelen ve bu yüzden daha çok işçi ve muhacir ailelerinin yaşadığı Kahramanlar'da şimdiki tabirle alış veriş sepetinin değeri çok küçüktü. Bu sebeple sabahın kör karanlığında açtıkları dükkanı gece geç saatlere kadar kapatmayarak ciroyu yükseltmeye çalışıyorlardı. Nihayet bu hengamede Mustafa'nın askerlik zamanı gelmişti. Fakat askerliğin süresi belirsizdi, kırk dört ay ve daha fazla askerlik yapanlara rastlanıyordu. Yapacak bir şey yoktu, Emin dişini sıkacaktı oğlunun yokluğunda.

Çünkü askerlik kutsal bir vazifeydi. Yüzlerce asker adayının bulunduğu Güneysu vapuruyla istanbul'a gelen Mustafa, Sirkeci'deki misafirhaneye alınmıştı kışlalara sevkiyat buradan yapılacaktı. Nitekim 23. Tümen Bandosuna seçilen Mustafa bu göreve Yarbay Fevzi Sayar tarafından bizzat uygun bulunmuştu. Dudaklarının tenor çalmaya uygun olduğunu ifade ederek Mustafa'nın bandocu olmasını sağlamış ve Rami kışlasında askeri talim başlamıştı. Bandoda ise günde iki ders yapılıyordu. Nota eğitiminden sonra başlayan enstrüman çalışmaları üç ay kadar sürmüştü. Mustafa tenor çalıyordu ve bu durum terhisine kadar devam edecekti.

Yirmi dokuz ay sonra çok sevdiği işine ve özlediği ailesine dönmek üzere Bandırma'dan İzmir trenine binmişti. Döndüğü günün gecesi sabahı zor etmiş ve sabahın çok erkeninde soluğu dükkanında almıştı. Babası Emin ve kız kardeşleri rahat nefes almışlardı, Mustafa'nın olmadığı dükkan günleri zorlu geçmişti anlaşılan. Diğer taraftan işler çalıştıkça daha iyi bir hal alıyor ve geliştikçe gelişiyordu. Aile evlilik vaktinin geldiğini düşünüyorken Mustafa adayların hiç birini beğenmiyordu. Onun kabul edebileceği bir kız bulabilmek için herkes seferber olmuştu ama güzellikleriyle meşhur olan İzmir' in kızlarından Mustafa' nın gönlünü çalan bir güzel çıkmamıştı. Gönül bu, kısmetten ötesi yok...

Derken bir gün 1952 yılının Mart ayı, Babasıyla dükkanda sohbet halindeyken Mimarsinan mahallesinden meklektaşları Abdürrahman Sezerer içeri giriyor ve selamı sabahı beklemeden "Bugün Bakkallar Derneği toplantısı var, beraber gidelim" teklifini yapıyordu. Ancak Mustafa işlerinin olduğunu öne sürerek babasıyla beraber itiraz edecek olunca "Allah aşkına Emin bey bari Mustafa'ya izin ver" diyor ve Bakkallar Derneği macerasının başlamasına vesile oluyordu. Toplantı Mustafa'nın aklından bile geçmeyen bir şekilde sonuçlanmıştı. Çok kalabalık bir topluluğun bulunduğu toplantıda heyecanlı konuşmalar yapılırken Mustafa da söz alıp zaten çok hakim olduğu işlerinin güncel sorunlarını meslektaşlarının çoşkuyla onayladıkları bir tarzda paylaşıyordu. Neticede talep etmemesine rağmen Derneğin yönetim kuruluna seçilmişti. Babasının haberinin olmadığı bu durum toplantıya katılan üyelerin tamamının oylarıyla gerçekleştiği için kabul etmek zorunluluğu hissetmişti.

Derneğin daha ikinci yılında henüz derneklere kaydolmak mecburiyeti kural haline getirilmemişti. Katılanların çoğu üye olmadığı halde sadece dinleyici olarak katılmışlardı. O yıllarda dernek üyelerinden aidat toplamak oldukça zordu zaten üye kaydı yaptıranlar Esnaf Kefalet Kooperatifinden kredi alabilmek maksadıyla derneği kurmuşlardı. Bakkallar Derneğinin bir masa iki sandalye ibaret olan olan merkezi Tatarlar Hanında bir odaydı. Mustafa doğal olarak bu ayrıntıları seçildikten sonra vazife taksimi için yapılan toplantıda öğrenecekti. Parası olmayan Dernek nasıl çalışacaktı? Vazife taksimi yapmaya çalıştılar ancak ya adaylar vazifeyi kabul etmiyor ya da kabul edene-ler göreve uygun bulunmuyordu.

Devamı

*Bir çeşit Balkan böreği
Paylaş

08 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara (13)


1941 yazının ilkyazı aniden kendini göstermişti. Nisan ayının o ılık günleri başlamıştı. Bahar yorgunluğu bedenleri ve ruhları sarsa da, bahar coşkunluğu yeni düşlere ve yeni umutlara el ediyordu.
Sürmekte olan kanlı savaşa meydan okurcasına önce badem, sonra da erik ve ayva ağaçları çiçeklere bürünmüşlerdi. Hele Değirmendere'nin bağ ve yamaçları, dal dal çiçek panayırına dönüşmüşlerdi. Altın sarısı güneş ışınları bağ ve bahçeleri okşarcasına, o denli nazikçe kucaklıyordu. Yöre, masal gibi ilkbaharın titreşimlerinin yaşıyordu.

Hangi gizli bir yel atmıştı onları buralara? Ne arıyorlardı bir Tanzimat Paşa'sının viran konağında? Üst Değirmendere'nin Seki'siydi burası.Bu terk edilmiş konağa nasıl ulaşmışlardı? Kim yollamıştı onları? İki katlı konak yılları ardında bırakmış, bu sebeple olacak, terk edilmişliğin hüznünü yaşıyordu. Konak eskimiş olsa da gizemini ve estetiğini korumasını bilmişti. Giriş kapısı iki kanatlıydı, yer yer de örgenlerini ve süslerini korumuştu. İnsan elini andıran pirinç tokmağı yana kaykılmış olsa dahi öylece asılı duruyordu. İki katlı bir yapıydı, alt katı geniş bir sahanlıktı. Kiler, mutfak, yüklük odası... Üst katı ise, orta yeri boşluk, dört yanı süslü korkuluklarla çevrili. Çepeçevre odalar, süslerini özenle muhafaza eden kapılar... Odaların sıvaları yer yer dökülmüş. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde onları acayip bir nem kokusu karşılamıştı.Her taraf toz içindeydi. Ürkerek çekine çekine bir girdabın içindeymiş gibi adımladılar merdivenleri... Odaların birine girdiler, aynı duygularla. Deniz tarafında olan balkona çıktılar. Baktılar, denizin sakin maviliği ve yamaçların bağların doğası onların ruh ve bedenlerini rahatlatmıştı. Güneş konağın tozlu pencerelerinden içeri girince uyanmışlardı. Paşa Konağı ve onun gizemi?

Bir balıkçı köyü; Ereğli
1942 yılının büyük kışını Ereğli adını taşıyan balıkçı köyünde geçirmişlerdi. Denizle yeşilin birbirleriyle kucaklaşmış olduğu bir köydü. Kışı, deniz kenarında ve iki katlı bir evde geçirmişlerdi. Bu köyde bir kış kalmışlar ve tekrar İzmit'e dönmüşlerdi. 

Burası yine eski mahalleriydi. Evleri yine yol boyundaydı. Ereğli'de biraz para kazanmışlardı. O yıl balık, körfeze girmiş, Karadenizli balıkçılar da gelen balıkların peşine takılmışlar, büyük gırgırlarıyla köyü merkez tutmuşlardı. Kazandıkları para Karadeniz'den gelmiş olan balıkçılardandı.
Savaşan Dünya ve o, en uzun günler tüm ağırlığı ile sürüyordu. Hitler'in cadı kazanı ülkemize de uzanacağı korkusu ve endişesi için için halkın içine yansımıştı.Gizli ve yoğun hazırlıklar göze çarpıyordu.Gecenin koyu karanlığında evlerinin önünden bölük bölük askerler geçiyordu. Süvariler, topçular. Ağır top arabaları geçerken evlerinin içi sarsılıyordu. Bir söylenti dolaşmaya başlamıştı kent içinde, Alman tankları Trakya sınırına gelmişler, emir bekliyorlarmış. Almanlara karşı savaşa girecekmişiz. Bu tür söylentiler ve dedikodular biter gibi değildi. Zaten kıtlık vardı, bir de savaş ihtimali lafları, İzmit halkı için üzüntü kaynağı oluyordu.

Bu gibi söylentiler sürüp giderken bir de İzmit semalarında bir Alman uçağının gözüktü. Bu uçak gitti, birkaç gün sonra bir başka uçankale dolaşmaya başladı İzmit üzerinde. Alman uçaklarını gören kent halkı ister istemez bazı kuşkulara kapılmıştı. Acaba savaşa mı girmiştik? İzmit semasında uçan bu uçaklara Gölcük Donanması'ndan ve İzmit tepelerinden uyarı atışları yapılmıştı. Uçaklardan bazıları buldukları hava alanlarına iniş yapmışlardı. Öğrenilmişti ki bu uçaklar Stalingrat cephesinden geliyorlarmış. Kimileri rotalarını şaşırmışlar ve kimileri de yaralı uçaklarmış. Hatta, o yaralı uçak İzmit yakınlarında bir yere inmişti. Komşumuz Yunanistan, diğer bir komşumuz Bulgaristan ve öte yandan da Romanya Nazilerin işgaline uğramıştı. Çevremizde esmekte olan savaş karayeli sanki bizi de içine alıyordu. Bu yüzden bir tedirginliği soluyordu kent. Tedirginliğin nedenleri vardı, savaşın içine çekilmek ya da itilmek korkusu. Beri yanda ise yokluk ve kıtlık günleri tam hızıyla sürmekteydi. Ekmek vesikayla satılıyordu, şeker yoktu, yağ ve gaz yağı bulmak çok zordu. Bu yokluklar sorunu her geçen gün artıyordu.

Fuar Pazarı
Üç yılın sonunda Emin ve oğlu Mustafa dükkanı daha merkezi bir yere taşımayı düşünmeye başlamışlardı. Fazla uzaklaşmadan Akıncılar caddesinde 11 numaradaki eskisinden daha büyük olan köşe dükkanı kiraladılar. Eski müşterileri hem memnundular hem de çok yakın olan yeni dükkandan alış verişe devam ettiler ve hiç bırakmadılar. Yeni dükkanda yeni müşteriler edinmeye devam ettiler. Arnavut Emin yeniliklere açık biriydi; mahalledeki ilk telefonu, ilk buzdolabını o almıştı, ilk kahve değirmenini dükkana yine Emin uyarlamıştı. İşleri iyi gidiyor piyasadaki itibarları mütemadiyen artıyordu.
Akıncılar caddesinde üç yıl çalıştılar çünkü meyve veren ağaç durumunda olup rakipleri tarafından yakından gözleniyorlardı. 
Mesela mal sahibi "Emekli oldum dükkanı kendim kullanacağım" demeye başlamış ısrarla dükkanı tahliye etmelerini istiyordu. Bu durumda devam edilemezdi ve artık kiralık bir dükkan yerine kendi mülklerini almak istiyorlardı. Kısa bir arayıştan sonra aynı cadde üzerinde altında uygun dükkanı olan iki katlı bir binada karar kılarak satın aldılar, 4350 liraya mal olmuştu.

Aynı kattaki odaları da dükkana ilave ederek bir öncekinden daha büyük bir alana sahip oldukları için daha fazla çeşit sunabiliyorlardı. Müşteriye verilen hizmeti arttırma gayretleri içinde dükkana alınan yardımcı elemanın yanında Mustafa'nın kardeşleri de iş saatlerinde yardıma geliyorlardı. Fuara yakın bir konumda olmaları ise ayrıca bir avantaj oluşturuyordu. Fuarda çalışan büfelerin hemen hemen tamamı Mustafa ile çalışıyorlardı. Bu sebeple Fuar Bakkaliyesi olan dükkanın ismi Fuar Pazarı Emin Öztürk ve Oğlu olmuştu.

1939 yılında İzmir'e Serbest Muhacir statüsünde gelmişler ve uzun sürmeyen bürokratik işlemler sırasında vatan hasreti ve memleket sevgisi ile özdeşleşen  Öztürk soyadını gururla taşımaya başlamışlardı. Bilindiği üzere bu statüyle anavatana göç edenler devletten her hangi bir ev ya da arazi talep edemiyorlardı. Başlarda karşılaştıkları zorlukların başında Türkçe ye hakim olamamak geliyordu. Aslında Balkanlarda yaşayan Türk ailelerinde evde Türkçe konuşma alışkanlığı vardır. Ancak Brod ve Carevo' da nedense böyle bir uygulama olmamıştı, hatta Türkçe'yi bilmiyor, konuşamıyorlardı.

Kumanlar
Bu durum neden böyledir? Yanıtı tarih kitabımızın tozlu sayfalarında bulunabilirdi. Ailenin babanne tarafından kökleri Osmanlılardan önce Balkanlara yerleşmiş olan Kuman ve Kıpçak topluluklarına dayanıyordu. On birinci yüzyıldan itibaren Balkanlara yerleşmeye başlayan Türk boyları zaman içinde Kuman Türkçesi yerine Slav dillerini konuşmaya başlamışlar ve beklenilen bir gelişme sonucu Slav dini olan Ortodoks Hırıstiyanlığını kabul etmişlerdi. Tozlu sayfalar arasında;
1227 yıllarında Moldova bölgesinde, Estergon Başpiskoposu Róbert tarafından kitlesel olarak vaftiz edilmişlerdir* gibi bilgi notlarına rastlamak mümkündür.

Günümüzde Makedonya'da yaşayan torunlarına Torbeş Bulgaristan'da yaşayanlarına Pomak denilmektedir. Osmanlının 1390 lardan sonra Balkanlar bölgesine yerleşmeye başlamasından sonra Torbeş ve Pomaklar geniş ölçüde müslümanlığa geçiş sürecini yaşamışlar ancak unuttukları Türkçeyi konuşur hale gelmeleri bazı durumlarda anavatana dönmelerinden sonra gerçekleşmiştir.
Bu açıdan Mustafa' nın ve ailenin İzmir'deki ilk yılları yoğun olarak Türkçe'ye hakim olma gayretleriyle yaşanmıştır. Çok başarılı bir öğrenci olan Mustafa ilk okulu  (Osnovna Skola); son üçü İzmir'de olmak üzere yedi yılda birincilikle bitirecekti. Maalesef ailenin tek erkek evladı olan Mustafa'ya dükkanda ihtiyaç olması onun eğitimine devam etmesini engelleyecekti.

Vesikalı ekmek yılları
O esintiler sürüp giderken, Emin Balkı bir yere kapılanmıştı, bir bakkalın ikinci dükkanında çalışmaya başlamıştı.
Bir ortayaz gününün öğleden sonrasında; onu çalışmış olduğu yerden almışlar ve doğru Emniyet Müdürlüğüne götürmüşler ve nezaret odasına almışlardı. İlgililer bir ihbarı değerlendirmişler...
Emin klor fabrikasının inşaatında çalışan birine ekmek satmış. Vesikasız ekmek satmakla suç işlemişti. Bakkal dükkanının sahibi bu işi inkar edince, bu fiil onun üzerine kalmıştı. Geceyi nezarette geçirmiş ve tutuksuz yargılanmıştı. Yargıç ona 10 lira para cezası kesmiş ve salıvermişti.

Yargıç karşısına çıkmak ve suçlanma duygusu onu derinden yaralamıştı. Onuru zedelenmişti. Oysa bu olayda onun hiçbir suçu yoktu. Fırıncı ile ortak çalışan dükkan sahibi bu işten kendisini kurnazca sıyırınca suçlu durumuna o düşmüştü. Bu olay onu yataklara düşürmüştü. Hastalığı önce bir halsizlikle başlamış andından da yatağa girmişti. Bu durum karşısında kimlere ne anlatacaklardı? Mahalleli kendi derdine çare arıyordu. Savaşın o kötü koşulları mahalle halkını da kıskacına almıştı. Ama yine de onlara arka çıkanlar olmuştu. Emin, evin loş odasının bir köşesinde sessizce yatıyordu. Kimseyi üzmemek için "Siz beni hiç merak etmeyin" diyordu, "biraz üşütmüştüm...

Hastalığı sürüp giderken, ama o gün olağanüstü bir şey olur. O basık, dar ve sıkıntılı evlerine resmi kıyafetli biri gelir. Gelen kişiyi karşılarında buldukları zaman ne yapacaklarını ne edeceklerini bilemezler. Gelen kişi subaydır. Doktor Yüzbaşı. Onu iyice muayene eder. Bir de iğne yapar. Onlara bir takım ilaçlar bırakır. Nasıl kullanılacağını tarif eder. Giderken kimi tembihlerde bulunur. "Şöyle yapın, böyle edin" der. Evlerine sessizce gelen bu konuk, sessizce de gider. Doktor beyi kim gönderdi onlara? Hala bir giz.

Aradan sekiz gün geçmişti ki babaları ayağa kalkmıştı. Bu duruma hayret etmişlerdi. Sanki bir mucize gerçekleşmişti. Emin bahçeye çıkmış, dut ağacını altında oturmuş, dinleniyordu.

*wikipedia  Devamı
Paylaş

07 Ağustos 2015

istanbul efsanelerinden


MÖ 356 - 323 yılları arasında yaşayan zekası, bilgisi ve gücüyle dünyanın en büyük komutanlarından biri olan Makedonyalı Büyük İskender halk arasında efsanevi bir kişiliğe büründürülmüş, iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul Boğazının oluşumu bile halk muhalliyesinde Büyük İskender'e bağlanmıştır.

İstanbul'un üçüncü kere bina ve imar eden Makedonya kralı Büyük İskender'dir. İskender cihana baş eğdirdiği halde bugün kü Yunanistan kıyılarında yer alan Halkedonya ile Smirna'nın (İzmir) sahibi Kıdafe (Khadafia) kendisine baş eğmemişti. İzmir'deki kale harabesi ona nispet edilerek hala Kadife Kale diye anılır. İskender Kıdafe'yi merak ederek kılığını değiştirip yakından görmek maksadıyla divana vardıysa da, tanınarak yakalanmış ve hapsedilmiştir.
Kıdafe onu bir müddet mahpus tuttuktan sonra bir daha kendisine kılıç çekmeyeceğine yemin ettirilerek serbest bırakıldı. İskender, daha sonra Kıdafe'den intikam almak istediyse de yemini buna mani oluyordu. Nihayet onunla birlikte bulunan Hızır kendisine bir akıl öğretti.

O zamanlar boğaz henüz mevcut değildi. Karadeniz'in yüksekliği ise Marmara ve Akdeniz'den fazlaydı. İskender hemen yedi yüz bin kişi toplayıp askerlerini de bunlara katarak Boğazı kazdırdı. Karadeniz'den hücum eden sular Sarayburnu'nda kurulmuş olan şehirle Halkedonya'yı ve Kıdafe'ye tabi yedi yüz şehri mahvedip halkını ve askerlerini boğdu.Sular yatıştıktan sonra İskender İstanbul'u yeniden kurdu. Nitekim Septe Boğazı'nı açıp Akdeniz'le Okyanus'u birleştiren de İskender'dir.

Paylaş