08 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara (13)


1941 yazının ilkyazı aniden kendini göstermişti. Nisan ayının o ılık günleri başlamıştı. Bahar yorgunluğu bedenleri ve ruhları sarsa da, bahar coşkunluğu yeni düşlere ve yeni umutlara el ediyordu.
Sürmekte olan kanlı savaşa meydan okurcasına önce badem, sonra da erik ve ayva ağaçları çiçeklere bürünmüşlerdi. Hele Değirmendere'nin bağ ve yamaçları, dal dal çiçek panayırına dönüşmüşlerdi. Altın sarısı güneş ışınları bağ ve bahçeleri okşarcasına, o denli nazikçe kucaklıyordu. Yöre, masal gibi ilkbaharın titreşimlerinin yaşıyordu.

Hangi gizli bir yel atmıştı onları buralara? Ne arıyorlardı bir Tanzimat Paşa'sının viran konağında? Üst Değirmendere'nin Seki'siydi burası.Bu terk edilmiş konağa nasıl ulaşmışlardı? Kim yollamıştı onları? İki katlı konak yılları ardında bırakmış, bu sebeple olacak, terk edilmişliğin hüznünü yaşıyordu. Konak eskimiş olsa da gizemini ve estetiğini korumasını bilmişti. Giriş kapısı iki kanatlıydı, yer yer de örgenlerini ve süslerini korumuştu. İnsan elini andıran pirinç tokmağı yana kaykılmış olsa dahi öylece asılı duruyordu. İki katlı bir yapıydı, alt katı geniş bir sahanlıktı. Kiler, mutfak, yüklük odası... Üst katı ise, orta yeri boşluk, dört yanı süslü korkuluklarla çevrili. Çepeçevre odalar, süslerini özenle muhafaza eden kapılar... Odaların sıvaları yer yer dökülmüş. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde onları acayip bir nem kokusu karşılamıştı.Her taraf toz içindeydi. Ürkerek çekine çekine bir girdabın içindeymiş gibi adımladılar merdivenleri... Odaların birine girdiler, aynı duygularla. Deniz tarafında olan balkona çıktılar. Baktılar, denizin sakin maviliği ve yamaçların bağların doğası onların ruh ve bedenlerini rahatlatmıştı. Güneş konağın tozlu pencerelerinden içeri girince uyanmışlardı. Paşa Konağı ve onun gizemi?

Bir balıkçı köyü; Ereğli
1942 yılının büyük kışını Ereğli adını taşıyan balıkçı köyünde geçirmişlerdi. Denizle yeşilin birbirleriyle kucaklaşmış olduğu bir köydü. Kışı, deniz kenarında ve iki katlı bir evde geçirmişlerdi. Bu köyde bir kış kalmışlar ve tekrar İzmit'e dönmüşlerdi. 

Burası yine eski mahalleriydi. Evleri yine yol boyundaydı. Ereğli'de biraz para kazanmışlardı. O yıl balık, körfeze girmiş, Karadenizli balıkçılar da gelen balıkların peşine takılmışlar, büyük gırgırlarıyla köyü merkez tutmuşlardı. Kazandıkları para Karadeniz'den gelmiş olan balıkçılardandı.
Savaşan Dünya ve o, en uzun günler tüm ağırlığı ile sürüyordu. Hitler'in cadı kazanı ülkemize de uzanacağı korkusu ve endişesi için için halkın içine yansımıştı.Gizli ve yoğun hazırlıklar göze çarpıyordu.Gecenin koyu karanlığında evlerinin önünden bölük bölük askerler geçiyordu. Süvariler, topçular. Ağır top arabaları geçerken evlerinin içi sarsılıyordu. Bir söylenti dolaşmaya başlamıştı kent içinde, Alman tankları Trakya sınırına gelmişler, emir bekliyorlarmış. Almanlara karşı savaşa girecekmişiz. Bu tür söylentiler ve dedikodular biter gibi değildi. Zaten kıtlık vardı, bir de savaş ihtimali lafları, İzmit halkı için üzüntü kaynağı oluyordu.

Bu gibi söylentiler sürüp giderken bir de İzmit semalarında bir Alman uçağının gözüktü. Bu uçak gitti, birkaç gün sonra bir başka uçankale dolaşmaya başladı İzmit üzerinde. Alman uçaklarını gören kent halkı ister istemez bazı kuşkulara kapılmıştı. Acaba savaşa mı girmiştik? İzmit semasında uçan bu uçaklara Gölcük Donanması'ndan ve İzmit tepelerinden uyarı atışları yapılmıştı. Uçaklardan bazıları buldukları hava alanlarına iniş yapmışlardı. Öğrenilmişti ki bu uçaklar Stalingrat cephesinden geliyorlarmış. Kimileri rotalarını şaşırmışlar ve kimileri de yaralı uçaklarmış. Hatta, o yaralı uçak İzmit yakınlarında bir yere inmişti. Komşumuz Yunanistan, diğer bir komşumuz Bulgaristan ve öte yandan da Romanya Nazilerin işgaline uğramıştı. Çevremizde esmekte olan savaş karayeli sanki bizi de içine alıyordu. Bu yüzden bir tedirginliği soluyordu kent. Tedirginliğin nedenleri vardı, savaşın içine çekilmek ya da itilmek korkusu. Beri yanda ise yokluk ve kıtlık günleri tam hızıyla sürmekteydi. Ekmek vesikayla satılıyordu, şeker yoktu, yağ ve gaz yağı bulmak çok zordu. Bu yokluklar sorunu her geçen gün artıyordu.

Fuar Pazarı
Üç yılın sonunda Emin ve oğlu Mustafa dükkanı daha merkezi bir yere taşımayı düşünmeye başlamışlardı. Fazla uzaklaşmadan Akıncılar caddesinde 11 numaradaki eskisinden daha büyük olan köşe dükkanı kiraladılar. Eski müşterileri hem memnundular hem de çok yakın olan yeni dükkandan alış verişe devam ettiler ve hiç bırakmadılar. Yeni dükkanda yeni müşteriler edinmeye devam ettiler. Arnavut Emin yeniliklere açık biriydi; mahalledeki ilk telefonu, ilk buzdolabını o almıştı, ilk kahve değirmenini dükkana yine Emin uyarlamıştı. İşleri iyi gidiyor piyasadaki itibarları mütemadiyen artıyordu.
Akıncılar caddesinde üç yıl çalıştılar çünkü meyve veren ağaç durumunda olup rakipleri tarafından yakından gözleniyorlardı. 
Mesela mal sahibi "Emekli oldum dükkanı kendim kullanacağım" demeye başlamış ısrarla dükkanı tahliye etmelerini istiyordu. Bu durumda devam edilemezdi ve artık kiralık bir dükkan yerine kendi mülklerini almak istiyorlardı. Kısa bir arayıştan sonra aynı cadde üzerinde altında uygun dükkanı olan iki katlı bir binada karar kılarak satın aldılar, 4350 liraya mal olmuştu.

Aynı kattaki odaları da dükkana ilave ederek bir öncekinden daha büyük bir alana sahip oldukları için daha fazla çeşit sunabiliyorlardı. Müşteriye verilen hizmeti arttırma gayretleri içinde dükkana alınan yardımcı elemanın yanında Mustafa'nın kardeşleri de iş saatlerinde yardıma geliyorlardı. Fuara yakın bir konumda olmaları ise ayrıca bir avantaj oluşturuyordu. Fuarda çalışan büfelerin hemen hemen tamamı Mustafa ile çalışıyorlardı. Bu sebeple Fuar Bakkaliyesi olan dükkanın ismi Fuar Pazarı Emin Öztürk ve Oğlu olmuştu.

1939 yılında İzmir'e Serbest Muhacir statüsünde gelmişler ve uzun sürmeyen bürokratik işlemler sırasında vatan hasreti ve memleket sevgisi ile özdeşleşen  Öztürk soyadını gururla taşımaya başlamışlardı. Bilindiği üzere bu statüyle anavatana göç edenler devletten her hangi bir ev ya da arazi talep edemiyorlardı. Başlarda karşılaştıkları zorlukların başında Türkçe ye hakim olamamak geliyordu. Aslında Balkanlarda yaşayan Türk ailelerinde evde Türkçe konuşma alışkanlığı vardır. Ancak Brod ve Carevo' da nedense böyle bir uygulama olmamıştı, hatta Türkçe'yi bilmiyor, konuşamıyorlardı.

Kumanlar
Bu durum neden böyledir? Yanıtı tarih kitabımızın tozlu sayfalarında bulunabilirdi. Ailenin babanne tarafından kökleri Osmanlılardan önce Balkanlara yerleşmiş olan Kuman ve Kıpçak topluluklarına dayanıyordu. On birinci yüzyıldan itibaren Balkanlara yerleşmeye başlayan Türk boyları zaman içinde Kuman Türkçesi yerine Slav dillerini konuşmaya başlamışlar ve beklenilen bir gelişme sonucu Slav dini olan Ortodoks Hırıstiyanlığını kabul etmişlerdi. Tozlu sayfalar arasında;
1227 yıllarında Moldova bölgesinde, Estergon Başpiskoposu Róbert tarafından kitlesel olarak vaftiz edilmişlerdir* gibi bilgi notlarına rastlamak mümkündür.

Günümüzde Makedonya'da yaşayan torunlarına Torbeş Bulgaristan'da yaşayanlarına Pomak denilmektedir. Osmanlının 1390 lardan sonra Balkanlar bölgesine yerleşmeye başlamasından sonra Torbeş ve Pomaklar geniş ölçüde müslümanlığa geçiş sürecini yaşamışlar ancak unuttukları Türkçeyi konuşur hale gelmeleri bazı durumlarda anavatana dönmelerinden sonra gerçekleşmiştir.
Bu açıdan Mustafa' nın ve ailenin İzmir'deki ilk yılları yoğun olarak Türkçe'ye hakim olma gayretleriyle yaşanmıştır. Çok başarılı bir öğrenci olan Mustafa ilk okulu  (Osnovna Skola); son üçü İzmir'de olmak üzere yedi yılda birincilikle bitirecekti. Maalesef ailenin tek erkek evladı olan Mustafa'ya dükkanda ihtiyaç olması onun eğitimine devam etmesini engelleyecekti.

Vesikalı ekmek yılları
O esintiler sürüp giderken, Emin Balkı bir yere kapılanmıştı, bir bakkalın ikinci dükkanında çalışmaya başlamıştı.
Bir ortayaz gününün öğleden sonrasında; onu çalışmış olduğu yerden almışlar ve doğru Emniyet Müdürlüğüne götürmüşler ve nezaret odasına almışlardı. İlgililer bir ihbarı değerlendirmişler...
Emin klor fabrikasının inşaatında çalışan birine ekmek satmış. Vesikasız ekmek satmakla suç işlemişti. Bakkal dükkanının sahibi bu işi inkar edince, bu fiil onun üzerine kalmıştı. Geceyi nezarette geçirmiş ve tutuksuz yargılanmıştı. Yargıç ona 10 lira para cezası kesmiş ve salıvermişti.

Yargıç karşısına çıkmak ve suçlanma duygusu onu derinden yaralamıştı. Onuru zedelenmişti. Oysa bu olayda onun hiçbir suçu yoktu. Fırıncı ile ortak çalışan dükkan sahibi bu işten kendisini kurnazca sıyırınca suçlu durumuna o düşmüştü. Bu olay onu yataklara düşürmüştü. Hastalığı önce bir halsizlikle başlamış andından da yatağa girmişti. Bu durum karşısında kimlere ne anlatacaklardı? Mahalleli kendi derdine çare arıyordu. Savaşın o kötü koşulları mahalle halkını da kıskacına almıştı. Ama yine de onlara arka çıkanlar olmuştu. Emin, evin loş odasının bir köşesinde sessizce yatıyordu. Kimseyi üzmemek için "Siz beni hiç merak etmeyin" diyordu, "biraz üşütmüştüm...

Hastalığı sürüp giderken, ama o gün olağanüstü bir şey olur. O basık, dar ve sıkıntılı evlerine resmi kıyafetli biri gelir. Gelen kişiyi karşılarında buldukları zaman ne yapacaklarını ne edeceklerini bilemezler. Gelen kişi subaydır. Doktor Yüzbaşı. Onu iyice muayene eder. Bir de iğne yapar. Onlara bir takım ilaçlar bırakır. Nasıl kullanılacağını tarif eder. Giderken kimi tembihlerde bulunur. "Şöyle yapın, böyle edin" der. Evlerine sessizce gelen bu konuk, sessizce de gider. Doktor beyi kim gönderdi onlara? Hala bir giz.

Aradan sekiz gün geçmişti ki babaları ayağa kalkmıştı. Bu duruma hayret etmişlerdi. Sanki bir mucize gerçekleşmişti. Emin bahçeye çıkmış, dut ağacını altında oturmuş, dinleniyordu.

*wikipedia  Devamı
Paylaş