09 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara (14)
















Kim bilir, belki onları oradan oraya savuran gizli bir güç vardı. Neyse o engeller onları bir türlü aşamıyordu. Kör bir kuyunun içinden asla çıkamıyorlardı. Yine bir sorun ve kaygı çıkmıştı karşılarına.

Kaç ay sonraydı, bu yer evinde bir üzüntü yeli daha esmeye başlamıştı.Bu kez de anneleri yatağa düşmüştü. Sol gözü kaymış ve sol yanı tutmuyordu. Ruhu ve bedeni bir alemin kıskacındaydı. Sessiz ve kıpırdamadan yatıyordu.Konu komşuları bu durum için inme demişlerdi.
Anne iki ay sonra yatağını terk etmişti. Kendine geldiği zaman "Benimkisi ne derin bir uykuymuş!" diye konuşmuştu.

Yılların ardından kalan
Yaşanan savaş yıllarının bunalımlı ve kahredici günleri bir türlü geçmiyordu.Savaşın ağırlaştırdığı yaşam biçimi beklentileri ve umutları da bir bir tüketiyordu. Onların yarınları hala sisler içindeydi. Onlara neyi getirecekti o gelecek zaman? Dur durak bilmedi, yalnızlığın yoksulluğun acı yeli. Hep esti. İda dağı, Güney Marmara dolayları, gezgincilik serüvenleri bitmiş olsa da onlar hala emekliyorlardı. Düşlerde ve anılarda kalan panayırcılık geçmişleri bir bir harmanlanırken artık onlar, ağlaşıp gülüştüklerini Edirne çilelerini Gönen ağıtlarını diğer maceralarını çıkmaz sokaklarını ve aslında herşeylerini içlerine gömmüşlerdi.

Kızları Sabahat, "Büyük Savaş" yıllarının kıtlık ve ağır yaşam koşullarını anımsadıkça belleğinde ve ruhunda derin izler bırakmış bir anısını anlatmadan yapamıyordu. "O gün babam" diye başlıyordu sözlerine, "sabahın erken saatlerinden beri ortalıkta yoktu. Onu merak etmeye başlamıştık. Aksilik işte o gün de ve kavurucu bir soğuk vardı dışarıda. Sağlığı pek yerinde değildi. Çünkü sık sık öksürüyor ve rahatsızlanıyordu. Tabi ki öyle, acaba nereye gitmiş olabilirdi? Kıvrımsız, ince, araba yolu uzayıp gidiyordu. Kışla caddesinin Derince tarafına bakıyordum, ara sıra da ordu evine  doğru bakmadan yapamıyordum. Karmaşık duygular içindeydim, onun da sinirleri bozuktu çünkü. Evet, oydu gelen; ince araba yolunu eze eze geliyordu. Odun parçaları, çalı çırpı toplamıştı. Ona doğru koştum, yardım etmek amacıyla. Nefes nefeseydi. Ayağındaki terlikler ıslanmıştı. Babamın o günkü halini anımsadıkça bir hoş oluyorum. Gizliden gizliye ağlıyorum."

Eylül, 1944
Zamanın akışını durdurmak olanaklı değil. Yıllar sonra da olsa geçici uğraşların ardından geçici olmayan bir iş bulabilmişti Emin Balkı. Onun için yeni bir ekmek kapısı açılmıştı. Umutsuzluğun umuda dönüşmesiydi  bu kapının açılması. Asker hastanesinin aşçısı olmuştu. İlgililer onun kişiliğine ve ustalığına güven duymaları önemli bir durumdu. Emin bu işini ve görevini ölünceye değin sürdürmüştü. Burada biraz çevre de edinmişti. İşine bağlı oluşu, kimi espriler yapması ona bazı dostları kazandırmıştı. Rahmetli KBB uzmanı Albay Dr. Ziya Gökşin'le olan dostlukları gayet içtenlikliydi. Diğer uzmanlar ve kişilerle de dostluklar kurmuştu.

Belki de ilk kez aile, hayatın dik yollarından ve zorluklarından biraz olsun kurtulmuştu. Çünkü kaç yıldır hep tökezlemişlerdi. Hep çıkmaz sokaklarda dolaşmışlardı. Yıllar sonra kira evlerinden kapı kapı dolaşmaktan kurtulmuşlardı. Bir evleri olmuştu, onu da güç bela ancak yapabilmişlerdi. İşine yakın, iki odalı kerpiç bir evdi bu. Bu yer evi küçük de olsa onlara saray gibi gelmişti, önü bahçeydi. Dereboyu, hemen önlerinde tütün ekilen bir tarla vardı. Batı yanı ceviz ağaçlarıyla bezeliydi.Kuzeyden gelip esen akşam yeli burasını daha güzel kılıyordu. Dünyada mekan derler ya onlar bunun tadını çıkarıyorlardı. Zaten kaç kişiydiler, üç kişi kalmışlardı. Baba, anne ve oğul; kızları Sabahat bir yedek subayla evlenmişti.
Bu küçük evin bahçesini tahta parmaklıklarla çevirmişlerdi. Evin önündeki bahçenin bakımı her zaman Kamilo'ya aitti. Bir yığın meyve fidanı dikmişti yıllar önce. Boş kaldıkça, bahçenin orasını ve burasını bitki diplerini çapalıyordu. Bahçeyi bir hayli zenginleştirmişti. Ayva ve elma ağaçları? Hele o saksı çiçekleri, çeşit çeşit, boy boy ve renk renkti. Sardunyalar, kına çiçekleri, şebboylar sarı, kırmızı ve beyaz güller? Boş kalan yerlere mısır da ekerdi Kamilo. Kırmızı biberler patlıcanlar...

Güz gelip çatınca da mısırlar toplanırdı. Toplanmış olan mısır ve kırmızı biberler sıralanırdı evin saçaklarına. Bahçesiyle, evin dış badanasıyla, saçaklara koçanlarından asılmış mısır ve kırmızı biberleriyle evleri tam bir Balkan evini çağrıştırıyordu.Belki de onlar burada, Balkan özlemini ve düşünü yaşamış oluyorlardı. Hele yaz akşamlarında güneş dağın arkasına düşmeye başlayınca akasya ağacının altındaki sedir, nice komşuları ağırlıyordu. Uzun yastık, kırmızıya çalan kilim, ikindi sonrası hiç boş kalmıyordu. Sıcak yaz akşamlarında vadi boyu esen serin bir yel bazılarını buraya çekmiyordu. Veznedar Salih bey ve hanımı Saadet Tokol ikilisi buranın müdavimiydiler. Hemen sohbetlere geçilirdi. Saadet hanım, eski Maltepe anılarını anlatırken Salih bey de Birmanya anılarından söz açardı. Yılların ardında kalan bu Sedir Sohbet leri kaç yıl sürmüştü? İki tarafı yeşil bitki, papatyalarla ve badem ağaçlarıyla bezeli o vadi şimdi acaba nerede kaldı? Kuzey yeli yine esiyor mu burada? Ruhları ve bedenleri rahatlatan o esinti hala esiyor mu? Ya konu komşular, o güzel atlara binip de bir yerlere mi gittiler? İnsan, vadim o kadar yeşildi ki demeden yapamıyor bir türlü.

Özlem Çan' da
Evde üç kişi kalan aile, daha kalabalıkta yaşama alışkanlığı içindeki Emin Balkı' yı sık sık düşünceler içinde ve kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda diğerlerini beyninin kıvrımlarında canlandırmasına neden oluyordu. En fazla Hürmüz' ü düşünürdü, hemen hemen yirmi seneyi devirmişti takvimler çakırını gelin edip Çan'a uğurlayalı... Arada ziyaretine gidip hasret giderseler de neticede uzak olmayan iki kasabada yaşıyorlardı. Eniştesi Halil de Dragaş'ın Brod köyünden gelen bir ailenin üç oğlundan biriydi ama nedense Gönen'e, ziyaretlerine bir kez gelmişti. Hürmüz ilk göz ağrısını 1932 baharının ilk günlerde kucağına almıştı... Hamit, büyük dayının ismini vermişlerdi.

-Hürmüz teyze, Hamit evde mi?
Hürmüz Mesut'a cevap olmaya çalışırken, Hamit kapı aralığında dikiliyor. Hamit'le göz göze gelen Mesut Hürmüz'ü unutup heyecanla:
-Hamit oynamaya gelmiyor musun?

Hürmüz kızarak:
-Yaptığınız iş değil. Okuldan gelir gelmez çantalarınızı ortalığa atıp sokaklara dökülüyorsunuz. Dersiniz yok mu sizin?
-Yok ana valla dersimiz yok.

Hürmüz:
-Ya öğretmeniniz işe yaramıyor ya da yalan söylüyorsunuz. Yok yok yarın okula geleceğim.
Hürmüz sözlerini tamamlamadan, Hamit ayakkabısını giyip dış kapıya seğirtiyor. Hürmüz oğlunun arkasından aralıksız bağırıyor:
-Olmaz böyle mayko, öğle yemeğini yemedin, sana maznik* yapmıştım. Kaçtır Mesut'un arkasında dolanıp duruyorsun.

İki oğlan çocuğu, onları durduracak bir söz işitmek istemezcesine, mazniği çok seven Hamit' i biraz olsun kararsız bıraksa da nihayetinde sokakta gözden kayboluyorlar. Ama Hürmüz'ün gittikçe artan kızgınlığı bir türlü geçmiyor ve sözlerini art arda sıralıyor.

-Yok valla böyle olmaz! Bu çocuk oğlumu da bozdu. Bu çocuk Mesut'la gezdiğinden beri artık evde durmaz oldu. Artık ona engel olamıyorum. Akşam babası eve gelinceye kadar... Beni dinlemedi bile mazniğe rağmen Mesut'un kuyruğuna takıldı gitti.

Üç sene evvel okula başlayan Hamit' ten sonra bir de dünyalar güzeli bir kızı olmuştu, Lutfiye... Abisiyle aralarında dört yaş fark vardı, demek ki 1936 yılında katılmıştı aileye...

Mustafa evden kaçıyor
Seneler çok hızlı geçiyordu, Mustafa' nın askerlik yaşı gelmek üzereydi. İlk okulu başarıyla tamamladıktan sonra eğitim ve öğretim hayatından ayrılmak durumunda kalmış öğretmenlerinin çabası Mustafa' nın ısrarları bile babasını ikna edememişti. Emin "dükkanı yürüten sensin, ben sensiz ne yaparım?" diyor başka bir şey demiyordu. Aslında haklıydı ama o da okumayı çok istiyordu. Ve Mustafa evden kaçarak Manisa' da yaşayan dayısına sığındı. "Babanı kırma, o senin iyiliğini düşünüyor" diyen dayısı onu İzmir' e geri getirmişti.
Ama Mustafa kararlı görünüyordu, kararını değiştirmediğini dışardan eğitimine devam edeceğini söylüyordu. Bu şekilde hem babasını kırmayacak hem de tahsiline devam edecekti. Önce orta okul kitaplarını temin ederek bir yandan çalışmaya başlamıştı.

Mustafa çok gayret etti, fakat 1944 koşullarında bunun oldukça zorlayıcı olduğunu fark etmeye başlamıştı. Okul kitaplarından hayatta ihtiyacı olan bilgilere ulaşabileceği kitaplara yönelmeye karar vermişti. Türkçe matematik coğrafya, tarih ve genel kültürle alakalı kitapları okuyarak hemen hemen iki sene geçirmişti. Sonrasında ise yerli ve yabancı yazarların edebi kitaplarını almaya başladı ve daha çok dükkanı kapattıktan sonra evde okuyordu. Dört yüz sayfalık romanları üç dört günde okuyup bitirir hale gelmişti. Başlarda babası Emin pek ses çıkarmıyordu ama yavaş yavaş sızlanmaya "Kazandığın parayı kitaplara veriyorsun" demeye başlamıştı. İkinci cihan harbinin getirdiği ekonomik sıkıntıların devam ettiği böylesi bir dönemde haksız sayılmazdı. Sigara ve kibritten % 1,5 içkiden % 3 kar edebildikleri dönemde Yunanlıların yakarak bıraktıkları en fazla hasar gören mahallerden başında gelen ve bu yüzden daha çok işçi ve muhacir ailelerinin yaşadığı Kahramanlar'da şimdiki tabirle alış veriş sepetinin değeri çok küçüktü. Bu sebeple sabahın kör karanlığında açtıkları dükkanı gece geç saatlere kadar kapatmayarak ciroyu yükseltmeye çalışıyorlardı. Nihayet bu hengamede Mustafa'nın askerlik zamanı gelmişti. Fakat askerliğin süresi belirsizdi, kırk dört ay ve daha fazla askerlik yapanlara rastlanıyordu. Yapacak bir şey yoktu, Emin dişini sıkacaktı oğlunun yokluğunda.

Çünkü askerlik kutsal bir vazifeydi. Yüzlerce asker adayının bulunduğu Güneysu vapuruyla istanbul'a gelen Mustafa, Sirkeci'deki misafirhaneye alınmıştı kışlalara sevkiyat buradan yapılacaktı. Nitekim 23. Tümen Bandosuna seçilen Mustafa bu göreve Yarbay Fevzi Sayar tarafından bizzat uygun bulunmuştu. Dudaklarının tenor çalmaya uygun olduğunu ifade ederek Mustafa'nın bandocu olmasını sağlamış ve Rami kışlasında askeri talim başlamıştı. Bandoda ise günde iki ders yapılıyordu. Nota eğitiminden sonra başlayan enstrüman çalışmaları üç ay kadar sürmüştü. Mustafa tenor çalıyordu ve bu durum terhisine kadar devam edecekti.

Yirmi dokuz ay sonra çok sevdiği işine ve özlediği ailesine dönmek üzere Bandırma'dan İzmir trenine binmişti. Döndüğü günün gecesi sabahı zor etmiş ve sabahın çok erkeninde soluğu dükkanında almıştı. Babası Emin ve kız kardeşleri rahat nefes almışlardı, Mustafa'nın olmadığı dükkan günleri zorlu geçmişti anlaşılan. Diğer taraftan işler çalıştıkça daha iyi bir hal alıyor ve geliştikçe gelişiyordu. Aile evlilik vaktinin geldiğini düşünüyorken Mustafa adayların hiç birini beğenmiyordu. Onun kabul edebileceği bir kız bulabilmek için herkes seferber olmuştu ama güzellikleriyle meşhur olan İzmir' in kızlarından Mustafa' nın gönlünü çalan bir güzel çıkmamıştı. Gönül bu, kısmetten ötesi yok...

Derken bir gün 1952 yılının Mart ayı, Babasıyla dükkanda sohbet halindeyken Mimarsinan mahallesinden meklektaşları Abdürrahman Sezerer içeri giriyor ve selamı sabahı beklemeden "Bugün Bakkallar Derneği toplantısı var, beraber gidelim" teklifini yapıyordu. Ancak Mustafa işlerinin olduğunu öne sürerek babasıyla beraber itiraz edecek olunca "Allah aşkına Emin bey bari Mustafa'ya izin ver" diyor ve Bakkallar Derneği macerasının başlamasına vesile oluyordu. Toplantı Mustafa'nın aklından bile geçmeyen bir şekilde sonuçlanmıştı. Çok kalabalık bir topluluğun bulunduğu toplantıda heyecanlı konuşmalar yapılırken Mustafa da söz alıp zaten çok hakim olduğu işlerinin güncel sorunlarını meslektaşlarının çoşkuyla onayladıkları bir tarzda paylaşıyordu. Neticede talep etmemesine rağmen Derneğin yönetim kuruluna seçilmişti. Babasının haberinin olmadığı bu durum toplantıya katılan üyelerin tamamının oylarıyla gerçekleştiği için kabul etmek zorunluluğu hissetmişti.

Derneğin daha ikinci yılında henüz derneklere kaydolmak mecburiyeti kural haline getirilmemişti. Katılanların çoğu üye olmadığı halde sadece dinleyici olarak katılmışlardı. O yıllarda dernek üyelerinden aidat toplamak oldukça zordu zaten üye kaydı yaptıranlar Esnaf Kefalet Kooperatifinden kredi alabilmek maksadıyla derneği kurmuşlardı. Bakkallar Derneğinin bir masa iki sandalye ibaret olan olan merkezi Tatarlar Hanında bir odaydı. Mustafa doğal olarak bu ayrıntıları seçildikten sonra vazife taksimi için yapılan toplantıda öğrenecekti. Parası olmayan Dernek nasıl çalışacaktı? Vazife taksimi yapmaya çalıştılar ancak ya adaylar vazifeyi kabul etmiyor ya da kabul edene-ler göreve uygun bulunmuyordu.

Devamı

*Bir çeşit Balkan böreği
Paylaş