16 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara (15)











Çakır anlatıyor;
Herkesin haberi varmış meğer. En son ben duymuşum hatta. Kasabada iki gün kalacaklarmış, öyle söylüyordu akşam gezmelerinde ailenin genç kızları. Sabırsızlıkla İzmir' li konukları bekliyordu herkes. Ailemizde kimse tanışmamıştı onlarla, daha önce hiç karşılaşmamışlardı, yalnız kayınvalidesi Kamile, Brod' dan uzak hısım olduklarını söylüyordu; 
Emin Öztürk, annesi İbişe (Anastara) karısı Eşref kız kızları Fevziye ile Fahriye ve Şevkiye. Fevziye en büyükleriydi, haber yollamıştı anneme oğlu Halil vasıtasıyla, Çan'a tanışmak için ziyaretlerine gelmek istiyorlardı. 

Kasabanın kenarına kurulmuş panayır, kasabalıların bahar günlerinde hep birlikte eğlenmek için kullandıkları hafif yüksekte bir arazi burası. Tozlu çadırlar, hayvan barınaklarının kokusu, kasalarına çadırları, tenteleri yükleyip getirdikleri çok eski kamyonetler ve esnafın kaldığı derme çatma barakalar, panayırın vaat ettikleri hakkında yeterli bir fikir vermişti Fevziye'ye. 
Ama bir saattir bu kasabadaydım ve panayıra gitmesem yapabileceğim daha iyi bir şey de yoktu memleketten akrabalarımla yapacağım sohbetler dışında...İyi ki babamla beraber panayırı gezdik, Kahramanlardaki dükkanımız için bir çok mamül temin etmek üzere adaylar belirledik. Babam; 
-Mustafa gelsin baksın bu yumurtacılara
diyordu... Buradan yumurta getirilir ve taze olarak satılabilir mi? diye düşündü.
-Gelsin, gelsin

Halil amca ve ailesiyle tanışmak üzere taa İzmir'den gelmiştik buraya, babannem ve babamla birlikte, yolculuk yorucu geçmişti ama güzelliği hakkında çok fazla methiyeler duyduğumuz kızımızı görmek için değerdi doğrusu... Gerçekten söylendiği kadar varmış maşallah Lutfiye' ye... 
Ancak hısımlık nedeniyle sıcak bakmayacağı anlaşılan Halil amcayı ve tetka Fethiye' yi ikna etmemiz gerekiyor; inşallah onu da başaracağız yakında. Yarın dönüyoruz ama çok yakında sevgili kardeşimi buraya getirmenin yolunu bulmamız gerekiyor. Mustafa ile kızımız mutlaka tanışmalı zannımca.
  
Perde inerken...
Hiç kuşku yok ki, onlar bu engelli koşuda bir bir yıkılan düşlerin ve umutların agorasında yaşam savaşı verdiler.
Yaşlanmıştın. İşine gidip geliyordun, güçlükle de olsa. Sıkıntılarını, bezginliklerini hep içine atıyordun. Karlı, soğuk, nemli günler belliydi ki seni yoruyordu. Ruhun ve bedenin o denli yorgundu. Geçen yılların tortuları şimdi mi dışa vuruyordu? Kimi saplantılar da seni rahatsız ediyordu, belliydi ki çünkü. Bir önsezi? İçindeki endişeleri bazı çöküşleri, kuruntuları mı haber veriyordu. Bir Balkan türküsü, seni alıp nerelere götürmezdi. İçin eziliyordu, bakışlarından anlaşılıyordu bu.
Her şey belliydi artık. Hep o önsezin, o hastalıkla pençeleşmeye başlaman hiç de kolay olmamıştı. Sararmış yapraklar bir bir düşerken yerlerde savrulurken o güz işte, "Böyle ve bunun gibi bir hastalık mı?" diye sormuştun ikindi üstü, Kafkas Cephe'sinde bana musallat olmuştu. Yıllar önceydi. "Şimdi yine bana musallat oldu" Eklemiştin sonra, " Tıpkısı, aynı sancılar..."

Tek katlı kerpiç evin o küçük odasında, bu hücre gibi mekanda, üzeri düz kırmızı battaniye inceliğindeki yorganın altında, bir tükenişin soluklarını alıp verirken o donuk ve yorgun gözlerini de küçük pencereye kaydırıyordun? Tek ama sana ulaşabilen güneş ışığı, bu pencereden ancak gelebiliyor ve sana ulaşabiliyordu. Bu da akşam güneşiydi.Güneş ışığı yavaş yavaş alacakaranlığa dönüşürken güçlükle de olsa "Yine mi akşam oldu?" kendi kendine soruyordun.
Her olan bitenin farkındaydın, farkındaydık. Başlangıcın sonuydu bu loş odanın içinde olup bitenler; anılar, düşler, şimdiki zaman? Geçmişin tedirgin, acılarla dolu yaşamı, o bulanık günler yorgun belleğinde ve ruhunda çatışıyorlardı, besbelli. Ruh ve onun varlığı, öteki dünya? Ne denli gizlemiş olsan da, Tanrı ile bir türlü barışık olmadın. Sonuncusunu seçtin. Önce inandın ama sonra vazgeçtin.
Dinsel değerler mi, senin için pek önemli sayılmazdı. O değerlendirmelerini de şuna bağlıyordun. 1. Dünya Savaşı ve Bağdat dolayları? Hicaz Kralı'nın aymazlığı, Arap yarımadasını İngilizlere ve düşmanlara karşı koruyan Türk askerine beslenen o büyük kin, Arap kini! Bağdat ve Basra'da Türk askerine yapılan kanlı saldırılar, Türk askerini arkadan hançerlemek? Dindaşın, onları İngilizlerden kurtarmaya gelen dindaşlarını katletmek? Bu yüzden o insanlardan nefret ettin. Dediklerine de "Arap masalı" dedin. Arapların yapmış oldukları mezalim senin ruhunda ve belleğinde derin izler bıraktığını hep söylerdin.

Olanlar oldu. Artık o loş odanın içindesin. Akşam güneşinin ışınları, davetsizce odanın tek penceresinden içeri girmeye başlayınca dağınık ve bulanık bilincinle bile akşamın olmaya yüz tuttuğunu anlıyordun. Geceler, senin için karasabandı. Sıkıntıların ve sancıların yoğunlaşıyordu. Yoğunluk ve karasaban belki de bir salıngaç, seni yaşamla ölüm arasında gidip getiriyordu.
O gün ve son perde inmeden önce temmuzun ağırlaşan sıcağında ikindiye yakın oda kapısının setini aşıp nasıl oldu da bahçeye çıkmıştın? Bir yudum bedeninle elinde bastonun toprak zeminde oturmuştun. Batonunu oturduğun yerde kılıç gibi sallıyordun. Sanki biriyle hesaplaşıyor ve dövüşüyordun. Aklın ve bilincin yerinde değildi. "Şeytan" diye bağırıyordun. Hırıltılı bir ses tonu ile de "Odamın duvarlarında kan izleri var" diyordu. "Bakın sarı bir yılan geldi. Burada o tavus kuşunun ne işi var? Şeytan, çekil karşımdan... Vrak (şeytan) git karşımdan..." Seni o toprak zeminden alıp ama güçlükle odana götürdüler. Evet bilincin bulanıktı.

Güneş dağın ardına düşünce gelenleri gidenleri oldu. Onu sordular. Gün boyu sıcaktı. Temmuz sıcağı akşama doğru daha da artmıştı. Vadi boyu yaprak bile kımıldamıyordu. Küçük pencere açıktı. Oda kapısını da aralık bırakmışlardı. Tavanda asılı duran ampulün altında, yatağında, derin bir sessizlik içindeydi, üzerindeki ak örtüyü eliyle itti. Aniden soluk alış verişleri düzensizleşti. Yana düşmüş olan başı ter içindeydi. Odada bulunanlardan biri "Dua" dedi, ama titrek bir sesle. 
Az sonra o yaşlı kadın, "Hepsi bu kadar.." diye fısıldadı. Evet, hepsi bu kadardı. Emin (1884 -1955) hep koştu ve direndi; ama yarışı bir türlü kazanamadı.

Devamı
Paylaş