03 Mart 2011

Balkandan o zor yıllara (4)


O köprü kent, Niş. Gerilerde kalmıştı artık.
Aynı suyun içinde oynaştığı bir gecenin sabahında, Sofya’ya doğru koşan tren, yeşile bürünmüş dağların ve tarlaların arasından süzülerek yol alıyordu. Sağa ve sola, tarlalarına çalışmaya gidenler vardı. Emin, tren raylarının üzerinden kayarken çevreyi hatırlamaya çalışıyordu. Sofya’dan Filibe’ye varmıştı, gençliğinin o ilk baharında. Öteki aile bireyleri mi, ilk kez göreceklerdi bu kenti, Sofya’yı.

Sofya’da öyleydi, insan pazarı… İstasyon çevresi, her kılıkta ve ırkta insanlarla kuşatılmıştı sanki? Burada da bir insan yoğunluğu vardı. Bir göç dalgası mıydı, yoksa bir yerlerden başka yerlere bir kaçış mıydı gözlere çarpanlar? Belliydi ki, bir Balkan çöküntüsünün uç vermesiydi. Ekmek, katık? Trenleri ne kadar kalmıştı Sofya’da?

Dağlar, vadiler, köprüler, köyler… Heyecanları git gide artıyordu. Hüzün ile sevinç bilinmeyen bir bekleyişin ilk halkalarını oluşturuyordu.

Eski Filibe günlerini anımsadı. Burada birkaç yıl kalmıştı. Emin, eski yazıyı burada sökmüştü. Tren penceresinden gördükleriyle, başına üşüşen anı kırıntılarıyla baş etmeye çalışıyordu Emin. ‘Hep o eski Filibe’ diye söylendi.

Edirne, merhaba! 
Tren, Niş’ten beri homurdanarak ve yorulmadan yol aldı. Rayların üzerinden, sevgilisine kavuşmak heyecanıyla sanki, kayarak dağları, bayırları, çayırları aştı. Yolcuları kıpır kıpırdı, hepsini bir Edirne gizemi sarmıştı.

Osmanlı payitahtı Edirne. O tarihsel kent. Doğu treni, doğuya doğru koşuyordu. Edirne, geçmişiyle nice olaylara tanık olmamıştır. Savaşlar ve göçler, onun geçmişinde derin acılar, izler bırakmıştı. Hele Balkan Savaşları, onun en acılı sayfalarını imlemiştir. O dramatik savaşta Bulgar’lar dirne’ye girmişlerdi. Böyle bir sefaleti ve açlığı da beraberinde getirmişlerdi. Ama Edirne, o tarihsel kimliğini ve gizemini hala koruyordu. Kentin düşselliğini ve tarihselliğini ortaya koyan Tunca ve Meriç Köprüleri? Padişah otağı ve oradaki yaşanmışlığın sırları? Selimiye’nin minareleri? Tren düdükleri ve Edirne…

Emin, ‘Evo Edirne…’ diye mırıldandıkça öteki aile bireyleri kimi anlatılmaz duygulara kapılıyorlardı. Ah, kaç gündür yollardaydılar. Yol yorgunluğunun yanı sıra umut yorgunluğu, düş yorgunluğu onları sarmalına almıştı. Tren penceresinin buğulu camından dışarı bakıyorlardı, yorgun bedenleri ve gözleriyle. Yamaçlar, ekilmiş tarlalar ve ağaçlıklar, tren yol aldıkça birbirlerine karışıyorlardı sanki. Bazı tarlaları, ince bir tül gibi, süt beyazı sis kaplamıştı. Sofya ve Edirne, tren şirin bir istasyon binasının önünde durdu. Yeşilliğin içinde, küçük bir sarayı andırıyordu istasyon binası. Kesik kesik kimi konuşmalar, Edirne’ye geldik.
‘Durun, hemen gitmeyin.’
‘Şu tarafta toplanın…’

Bir yana çekildiler, yükleriyle birlikte. Hem gönül hem ruh yorgunuydular.Niş, Filibe, Sofya ve Edirne… Çimler ve ılık bir hava, üşümeyle üşümemek arasında kalmışlardı. Nisan güneşinin o ılıklığı bedenlerini okşuyordu.

Edirne’de zaman
Bir öküz arabası onları istasyondan alıp kent içine bıraktı. Geçici bir barınak bulmaları hiç de kolay olmadı. Yeme içme işi bir yana tek bir odanın kenarına köşesine yayılıverdiler. O kadar yorgundular ki sabahın geç saatlerinde ancak uyuyabildiler. Biraz dinlenmişlerdi ki çarşıya doğru yürüdüler.

Bu eski Osmanlı başkentini yorgun ve harap bulmuşlardı. Emin, Edirne’den askerlik dönüşü geçmişti. Ona pek yabancı sayılmazdı bu tarihsel kent. Ama öteki aile bireyleri için bir ilk fotoğraftı. Onlar yadırgamışlardı burasını, en çok yadırgayan da Kamilo (Kamile) idi. Aslında bu kentin böyle olması doğaldı. Edirne büyük olaylara göğüs germişti. Balkan Savaşı’ndaki konumu, bu kanlı savaşın odak noktası olmasıydı. Birinci Dünya Savaşı da bu kenti yıpratmıştı. Sonra onların tanık oldukları Edirne 1924 yılının kentiydi. Bu ekonomik ve kentsel yapısıyla da büyük göç dalgalarına karşı koyuyordu. Ama ne olursa olsun karmaşık bir yolculuğun sonunda Edirne’ye merhaba diyebilmişlerdi. Edirne’de zaman onlar için işliyordu.

Balkan yarımadası sanki çatlayıp patlamıştı. Yoğun bir göç olayı şehri sıkboğaz etmişti neredeyse. Balkan kentlisi ve köylüsü, bir arayış ve umut heyecanı içinde buraya koşuyordu.

Tek göz odalarını geride bırakmıştı onlar. Şimdi barındıkları mekan artık belliydi, valilik gözetiminde bir yerdi. Karantinaydı. Loş, sıkışık… Her taraftan göç eden insanlarla birlikteydiler artık.

Yaşamları öylesine tekdüzeydi ki umut ile umutsuzluk arasında soluk alıp veriyorlardı.Yemek içmek durumları da ortadaydı. Aslında bir belirsizlik onların ruhlarını sıkıyordu. Her şey sislerin ardındaydı. Onlar gün sayıyorlardı ama, onları beklemeye almışlardı.

‘Edirne Köprüleri’, buraya sık sık geliyorlardı. Buranın hayal dünyası, gizemli havası onlar için umuda bir yolculuk oluyordu. Sonra da yavaş yavaş Selimiye Camisi’nin avlusuna giriyorlardı. Ellerini yüzlerini yıkıyorlar, boş buldukları bir gölgeye çekiliyorlardı. Umarsız, amaçsız geçen zaman? Dört gözle Ankara’dan gelecek o haberi bekliyorlardı. ‘Ankara’nın taşına bak…’

Acılar yumağı…
Beklenmedik bir olay, aileyi derinden sarmıştı.Onlar için hayal bile edilemeyecek bir durumdu başlarına gelen. Balkan’dan getirmiş oldukları iki oğlandan biri, Zihni rahatsızlanmıştı üç beş gün önce. Kusma nöbetleri, ateş… Ha geçer, ha geçti demelerine vakit kalmadan Zihni yatağa düştü. Ona neler olmuştu? Bu umarsız durumları sürüp giderken başlarına bir de bu hastalık gelmişti. Zaten yatıp kalktıkları yer onların ruhunu sıkıyordu, bir de hastalık meselesi çıkınca, iyice bunalmışlardı. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu kaygan zeminde ve yaşantıda ne ilaç vardı ne de doktor. Dertlerini kime anlatacaklardı, herşeyi içlerine gömüyorlardı. Yatağa düştüğü günün ertesinde sayıklamaya başladı oğulları. Süt, su, sirkeli bez… O gece böyle yaptılar. Paraları yok, tanıdıkları yok. Dertlerini anlatacak insan arıyorlardı, karantinanın ıslak, kış ortamında. Emin, elini Zihni’nin alnına götürdü. ’Uyudu galiba’ dedi, derin bir üzüntüyle. Ertesi gecenin sabahında, sessizce onlara veda etti oğulları. O sonsuz yolculuğa çıktı.

Bu acının derin uykusunda ne yapacaklarını ve ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Ailece bu duruma ağlaşıyorlardı. Olayı duyup da yanlarına gelenler onları teskin etmek için uğraşıyorlardı. Anneyi bir yana çektiler, ona su verdiler. Çocuğun ölümü, burada soluk alıp verenleri üzüntüye boğmuştu. Emin olayı ilgililere haber vermişti. Zaten olay hemen duyulmuştu, onlarda hemen gelip olaya elkoymuşlardı. İlgililerden biri, ‘Haa, evet’ diye söylenip bir şeyler yazmaya başlamıştı. Balkan göçmeni, adı Zihni, ölüm nedeni…

Devamı
Paylaş