29 Ağustos 2011

Balkandan o zor yıllara (5)


Ölüm olayı salgın ve kötücül bir hastalığın virüsünü taşıdığı için ilgililer, bu durumu gayet sessiz yürüttüler. Çocuğun ölüsünü karantinadan alıp götürdüler.

Edirne mezarlığında görevlilerle birlikte sekiz on kişi vardı. Defin işlemi yapılırken boğuk ve garip bir ses yükseldi. ‘ Her yanını iyice kireçleyin.’
Anne geçmiş günlerin acılarını ve anılarını kendi gergefinde dokurken ‘Birden yatağa düştü.’ Diye başlar sözlerine. ‘Ah ne kahır dolu günlerdi? O karantina günleri mi unutulur gibi değildi. Bir yığın insan bir aradaydı. Tümü de yabancıydı. Yıkanıp paklanmak mı? Zaten burada zor tutunuyorduk. Bir de o ölüm olayı içimize kor gibi düşmüştü. O gece işte, safak henüz sökmemişti, elimi ayaklarına uzattım, buz gibiydi… Yorganı araladım, aah aman… Ne göreyim, belli ki iki üç saat önce terki dünya etmişti. Ruhu uçup gitmiş. Yatmış olduğum yerden birden fırladım, o an ‘Emin…’ diye seslendim. Zihni ruhunu teslim etmiş, ne olur kalk da bak… İçin için ağlamaya başladık. Aah… O Edirne günleri mi?’ 

Edirne’de bir gömüt
Edirne’de zaman onlar için sıkıntılar içinde geçiyordu. Karantina günleri, hele o ölüm olayı, onları derin bir çaresizliğin, çıkmazın içine sürüklemişti. Her geçen gün de o sıkıntılar artıyordu. Bu yüzden olacaktı ki, Emin seyyar satıcılığa başlamıştı. Tablası ne alırsa onları satıyordu mahalle aralarında. Günlük kazanıp günlük yaşamış oluyorlardı aile olarak.

Edirne’deki yaşamları üç ayını doldurmuştu. Düşe kalka da olsa, ah vahla da olsa üç ay gerilerde kalmıştı. Bu üçüncü ayın sonunda onlara bir konuk gelmişti. Bu beklenen konuğa Sabahat adını verdiler. Bu gelen bebeğin bakımı da onlar için ayrıca yük olmuştu. Kendileri ne bulurlarsa yiyorlardı ama, o kız çocuğuna bebeğe gelince, işler değişmiş oluyordu. Sorunlar yumağı kimi zaman acılar yumağına dönüşüyordu.

Ama ne var ki, o umutlarını bir türlü yitirmiyorlardı. Dört gözle haberi bekliyorlardı, Emin seyyar satıcılık işini bitirir bitirmez, Nüfus Müdürlüğü’ne gidiyordu. İki üç günde bir oradaydı. Bu sıkıntılı yaşamları Emin’in canına tak etmiş olacaktı ki, bir günün sabahında Nüfus Müdürü’nün önüne çıkmıştı. Derdini anlatmıştı ona, dilinin döndüğü kadar.

Günler sonra da olsa, o sevindirici haber, Ankara’dan beklenen emir nihayet gelmişti. Yine bir öküz arabasıyla, kaldıkları mekandan istasyona gelmişlerdi. O sıkıntıları artık Edirne’de bırakmışlardı. Aylar sonra malum kara trene tekrar binmişlerdi. Tren İstanbul’a doğru koşmaya başlamıştı. Edirne’den henüz uzaklaşmıştı ki Kamilo’nun gözleri dolmuştu birden. Emin ‘ağlama’ dedi üzüntülü bir sesle, ‘O yine bizimle beraber…’

Yanıt vermedi kocasına, başını sağ yana eğdi ve elini alnına götürdü, sonra gözlerini yumdu. Ruhu ve bedeni öyle eziliyordu ki anlatılması güç duygularla baş başaydı.

Tren yeşilin birçok tonuyla bezenmiş Trakya toprağını, yarışı kazanmak hırsıyla yanıp tutuşan bir at gibi koşuyor ve aşıyordu. Onlar için bir İstanbul düşü başlamıştı artık.

Köprü kent İstanbul 
Her zaman bulunması olanak dışı bir gökyüzü vardı. Tren, Çatalca’yı henüz geride bırakmıştı. Onlar için düş ile gerçek birbirine karışmıştı sanki. İstanbul’un imgesi. İçlerinde sanki bir fırtına esiyordu, düşler ve umutların fırtınasıydı bu. Az ötelerde görünebildiği kadarıyla, bir peyzajı andırıyordu İstanbul. Yedikule surları, daha gerilerde görmüşlerdi, Yeşilköy konakları? Nesneler, o yorgun gözler? Sihirli ve büyülü kent İstanbul, onun gökkubbesi… Emin, ‘Evo more’ (İşte deniz) diye söylendi, sevinir gibi. Emin’in dışında aile bireyleri denizi ilk kez görüyorlardı. Deniz, onları da heyecanlandırmıştı. Birbirlerine karışmış ahşap evler, surlar, Camiler, eski yapılar, Kumkapı, Sirkeci İstasyonu.

Globoçiça/Selo’dan İstanbul’a! Geride kalan günler, aylar? Gördükleri, işittikleri ve yaşadıkları? Engebeli yolları aşmışlar ve İstanbul’a merhaba diyebilmişlerdi. İstanbul onlar için düşler ve umutlar kentiydi.

Tren de yorulmuştu onlar gibi. Sirkeci istasyonu , heyecanlarını daha da arttırmıştı. Manzara, bir karmaşaydı aslında. Her yan göçmen topluluklarıyla doluydu. Küme küme insan toplulukları. Oraya buraya sığınmışlardı. Eşyaları, kendileri… Çoğu Balkan ve o tarafın insanlarıydı. Bosna’dan, Arnavutluk’tan ve Bulgaristan’dan…

Ama ne de olsa, onlar düşlerindeki İstanbul’a ulaşmışlardı.Yürekleri yorgun da düşse yine de içlerinde bir sevinç yeli esiyordu. Onlar için artık, yeni bir yaşam başlamış oluyordu. Yeni imgeler ve yeni umutlar! Sirkeci İstasyonu, bir İstanbul gizeminin habercisiydi. Egzotik, tarihsel kent. Onun havasını soluyorlardı.
‘Bu şehri istanbul ki bi-misl’ü behadır’ Nedim.

İstasyonun kuytu bir yerine çekilmişlerdi. Yabancılaşmanın verdiği ruhsal esintinin içinde, insanlara ve gelen giden trenlere bakıyorlardı. 

Emin, onları bulundukları yerde bırakıp istasyon dışına çıktı. Ne sonra dönmüştü, torbasında kimi yiyecekler vardı. Orada ve bu kenar köşede, karınlarını bir güzel doyurmuşlardı. Anne, birkaç aylık bebeğini de emzirdi. Aralarında konuşmalar oldu. Sonra da hazırlandılar.

Güneşli ve bedenleri ısıtan bir nisan gününün öğleden sonrasında istasyonu terk ettiler. Sirkeci’nin karmaşık ve bilinmeyen sokaklarına daldılar. Han gibi salaş bir yere girip burada yüklerini bıraktılar. Belki de buradan Tahtakale içlerine dalıp yukarı çıkacaklardı. Süleymaniye’ye. Ama Tahtakale’de, daha önce İstanbul’a çalışmak üzere gelen kimi tanıdıkları vardı. Emin onları arayıp soracaktı. Kahve gibi bir yere girdi. Sorup soruşturdu. O yaşlı sakallı adamla konuştu Emin; aramış oldukları akşama iş dönüşü buraya yatmak için geliyorlarmış. Döndüler başka bir sokağa girip yürümeye başladılar. Tahtakale, sıra sıra dükkanlar, alıcılar, satıcılar, kalabalık, insan yoğunluğu? Buradan yukarı vurup, kıvrımlı ve daracık sokaklardan cumbalı, ahşap evlerin arasından Süleymaniye’deki akrabalarına gideceklerdi.

Prizren özlemi, beri yanda da İstanbul gizemi onları öylesine sarmıştı kibir türküyü hatırlar gibi olmuşlardı; 

‘Deli deli Balkan yeli
Neden estin geldin şimdi
Der saadete saldın bizi
Der saadet, Der saadet
Sihrinle sardın bizi
Ne mümkün bırakmak seni
İyice tutulduk sana
Artık Prizren’e elveda’

Devamı
Paylaş