12 Şubat 2012

Balkandan o zor yıllara (7)


Emin’in anlatısı;
1915 yılının o güzel yazıydı, Balkan’dan yola çıkmıştık iki arkadaş olarak. Düşsel de olsa bazı arayışların peşindeydik. Yaya olarak, kimi tren ve araba yolculukları yaparak günler sonra Gelibolu’ya merhaba diyebilmiştik. Buradan karşıya geçmemizin nedeni, bizce daha önce çizilmişti, Gönen’e varmaktı. Burada iş kuracaktık. Bu yörede bir iş tutmaksak da İstanbul’a Tahtakale’ye dönecektik. Gönen, o sakin kasaba…

Gönen’deki ilk günlerimiz şöyle böyle geçti. Bir tanıdık yüz bulsam ya. Tafil Ağa’nın oğluyum diyeceğim, ama öyle tanıdık bir yüz bulamadım. Çarşıda bir hayli dolaşmıştık. Kaldığımız yere dönüyorduk sağa sola bakına bakına. İki kanatlı kapısı olan, eski bir yapının önünden geçiyorduk ki yapının biraz sağ tarafında, hasır bir iskemlenin üzerinde oturan yaşlıca bir adam bize el etti. Sonra da sesli olarak ‘Buraya gelin’ dedi. Yayına gidip ona selam verdik. Biz daha bu adam da kim dememize vakit kalmadan iki jandarma bitti yanımızda. Onlara emir verdi. ‘Alın şu adamları’ dedi, ‘arka bahçeye götürün.’

O arka bahçe dediği yer mi? Şaşırıp kalmıştık orada. Yüzlerce genç vardı burada. Ama az sonra durumu anlamıştık, o hasır iskemlede oturan zat, Gönen askerlik Şubesi Reisi imiş.

En uzun yürüyüş başlamıştı artık bizim için. Belki dört yüz kişi vardık. Hepimiz haliyle, sivildik. Jandarmalar nezaretinde bilinmeyen toprak yolları arşınlıyorduk. Aah, nereye gidiyorduk ve nerelerdeydik? Bir iki kurnaz kafilemizden kaçmak istemişti; Jandarmalar kaçanların arkasından ateşe başlamıştı. Biri vurulunca ötekiler hemen kafileye döndüler.

Bizi bir alana topladılar. Jandarmanın biri, ‘Burası Geyikli’ diye söylendi. Geyikli, Geyikli…

Güneş, kan kırmızısı bir topa benzerken ve denizin üzerine düşerken Kumkale’ye vardığımızı işte o zaman anlamıştık.

Yol yürümekten öylesine yorulmuştuk ki bize ilişen olmayınca olduğumuz yerde uyuyup kalmıştık. Ama sabahın ilk ışıkları üzerimize şavlayınca bizi küçük bir alana içtima ettiler. Yazıp çizdiler, bize asker elbisesi verdiler. Sonra okuma yazma bilenleri bir yana ayırdılar. Acayip bir durumdu, o kadar kalabalıktan tam beş on kişi okuma yazma bilen çıkmıştı. Bizi beri yana ayırdılar. Öğleden sonra da bizlere silah verdiler. Hiç vakit kaybetmeden talimlere başlamış olduk. Sabah talim, akşam talim…

Bu hummalım durumun nedenleri birkaç gün sonra anlaşılmıştı, fısıltılarla karışık olarak. İngilizler Anadolu’ya Kumkale’den asker çıkaracaklarmış. Bizim buralarda bulunmamızın asıl nedeni buymuş. Gece gündüz, elde silah bekliyorduk siperler içinde.

Bir iki gün sonra her taraf öylesine hareketlendi ki neler olup bittiğini bir türlü anlayamamıştık; ama kendimizi elde silah ve sırtta çanta, mavnaların içinde bulmuştuk. Gecenin koyu karanlığında hafif çalkantılı bir denizi aşarak karşı yakaya geçmiştik! Bir koydu burası, sırtlara doğru yürümeye başlamıştık. Bir yere gelmiştik ki taş atsanız denize düşecekti. Seddülbahir az ötelerde kalmıştı. Çanakkale’nin karşı yakasındaydık artık.

Bir iki hafta sonraydı ki kendimizi o büyük Çanakkale cengi içinde bulmuştuk. Kanlı savaş başlamıştı. Bir savaş başlamıştı, yeri ve göğü inleten. Bizim alay Karanlık Liman’ın tam karşısındaydı. Ortalık o gün toz duman içinde kalmıştı. Çanakkale boğazı bir çılgınlığı yaşıyordu. Boğaza girmek için deli deli dolaşan düşman armadası, atmış olduğu mermileriyle kan kusuyordu. Ama az sonra bozguna uğradılar. Batan gemiler, kaçan gemiler… Tarih 18 Mart 1915’ i gösteriyordu. Bu kanlı saldırıda birlikte yola çıktığım arkadaşımı yitirdim. Şehit olmuştu. Az ötedeki siperdeydi o, yanına gittiğim zaman yüzü gözü toprak içindeydi. Göz yaşlarımı o denli gizleyerek, onu yana çektim.
Evet, ‘Çanakkale içinde vurdular beni…’

Dış kapıdaki o siyah bez
Gönen’in bağ bahçelerini, çay kenarını, kaplıcalarını, ilk yaz yeşil, daha sonra sarıya dönüşen buğday tarlalarını, daha doğrusu buranın doğasını sevmişlerdi. Konu komşuları da olmuştu. Emin, çarşı içinde aşçı dükkanı açmıştı. Şöyle böyle de olsa orta halli bir geçimleri vardı.

Bu yaşanmışlığın o iki yılı bir yel gibi gelip geçmişti. Bu koşuşturmalar sürerken bir sakinliğin içinde soluk alıp verirken hiç beklemedikleri bir zamanda kendilerini o üzüntünün içinde buldular. Bir gaile evlerine konuk olmuştu. Oğulları Niyazi hastalanmıştı. Oğluyla uğraşmaya başlamışlardı. On küsur yaşındaydı. Sessiz ve kendi halindeki çocuğun hastalığı neydi acaba? Doktor, ilaç? Günler geçince umutlar ve gelecek tükeniyordu. Bir türlü düzelmeyince, günden güne kilo yitirince ailece ‘Aah bu ne figandır’ demeye başladılar. Zaten bir hafta sonra da Niyazi ruhunu teslim etti. Gayet sessizce onlara veda etti. Sonsuzluğa karıştı.

Aile için her şey birdenbire başlamıştı ve böyle de birdenbire sona ermişti. Malum ölüm olayı aileyi derinden yaralamıştı. O denli hem de. O yılların salgın hastalığı onların kapısını da çalmıştı. Oturdukları Rum evinin iki kanatlı ahşap kapısına o siyah bezi kim asmıştı? Aslında bu bir sır değildi.

Giden ve gelen
Emin aşçı dükkanını kapatmış başka bir işe girişmişti. Gönen’in yanı başındaki Taban köyünde bakkal dükkanı açmıştı. Köy bakkallığı bu, bezden sirkeye, sirkeden gaza, çiviye, helvaya, ipliğe kadar birçok ihtiyaç maddesi satılıyordu. Emin günbatımı başlayınca dükkanını kapatıyor ve Gönen’e dönmüş oluyordu.

1929 yılının bol ürünlü yazı henüz sona ermişti. Havalar çok güzel gidiyordu. İşte böyle güzel güz günleri sürüp giderken Kamilo kızı Sabahat’ı yanına alıp Taban’ın yolunu tutmuştu. Taban’da tanıdıkları vardı. Onlara konuk olmuşlar birkaç gün kalıp tekrar evlerine döneceklerdi.

Bu konukluğun sessiz bir gecesinde, hiç beklemedikleri bir zamanda anne sancılanmıştı. Kızları beşinci yaşını sürerken bu göçmen ailesine yeni bir konuk gelmişti. Demek ki o sancı, bir erkek çocuğun aileye katılışının habercisiymiş.

Devamı
Paylaş