23 Mayıs 2012

Balkandan o zor yıllara (8)


Konuk oldukları evin kadınları hemen yardıma koşmuşlardı. Gerekli olan işleri tamamlamışlar ve anneyi yan odaya alıp yatırmışlardı. O malum sancıların ardından da çocuk doğmuştu. Evdekiler, doğum anının ve doğum sonrasının tüm gereklerini yerine getirmişlerdi. Getirmişlerdi ama, içlerine de kimi kuşkular düşmüştü. Çünkü yeni gelen konuk; doğum sonrası itibariyle, evdekileri telaşa düşürmüştü. Doğalı kaç saat olmuştu bu erkek çocuğu, kendisinde hala hayati bir kıpırdanış yoktu.

Yüzündeki aktülü, ipeksi örtüyü ara sıra kaldırıp yüzüne bakıyorlardı; bakıyorlardı ama, sonra da birbirlerinin yüzlerine anlamlı anlamlı bakışlar atıyorlardı. Hadiye hanım,
“Allahın dediği olur her daim…”
diye konuştu ve mevcut o derin sessizliği ortadan kaldırmış oldu. Hacı teyze de, “Eee,” dedi kasvetli kasvetli,
“çocuğun alnına o yazılmış, bizim elimizden ne gelir gayrı”.
Evin en yaşlısı Sultan Hanım,
“Durumu önce babasına duyuralım,”
diye söylendi, üzüntülü,
“sonra da Muhtar Rıza Efendiye..”
Annenin yüzü ise soluk ve yorgundu.

Güneş, ikindi zamanını haber verirken; gölgeler de uzamaya başlamışken, sedirin üzerinde oturanlar, bir ağlama sesiyle irkilmişlerdi; hayretler içinde kalmışlardı. Bir an içinde neler olup bitmişti böyle? Evdekiler acaba, düşle gerçek arasında mı kalmışlardı? Bu olup bitenler ha, çocuk ağlamaya başlamıştı… Hemen çocuğun başına üşüşmüşlerdi. Sultan Hanım da davranıp çocuğu kucağına almıştı.
“Aman ne güzel ve ne cici çocuksun sen, hadi büyü de adam ol…”
demeğe başlamıştı. Hediye Hanım da,
“ Bu bir mucize, mucize"
diyerek, sevincini belirtmişti.

Bahçeden biri seslendi,
“Muhtar Emmi geldi, Muhtar Emmi…”
Sultan Hanım pencereye çıktı. Camı aralayıp dışarıya baktı.

“Rıza Efendi, hele dinle…” dedi. “Senin işin kalmadı gayrı, var git. Hele yani, çocuk ağlamaya başladı…”
Muhtar, başını camdan yana çevirdi ve elini kasketine götürdü. Sonra da, “Vay velet, vaay…” diye söylendi.

Muhtar, bahçe kapısından dışarı adımını atıyordu ki, aklına bir şey gelmişcesine durdu ve elindeki kağıt parçasına şu notu düşmüştü;
“Erkek çocuğu, Taban 1929…”

1931, o İstanbul düşü 

Yine yollara düşmüşler ve Rum evini çok gerilerde bırakmışlardı. Onları iki şey İstanbul’a çekmişti. Birincisi, o İstanbul düşü; ikinci ise bir alacak meselesiydi. Karaköy’deki yumurta tüccarıyla borç işini görüşmekti. Tüccarın onlara ödeyeceği parayla kendilerine yeni bir yol çizeceklerdi. Gönen’de kaldıkları yıllar zarfında yaptıkları işlerin başında, Balkan’dan getirmiş oldukları çakır gözlü ve sarı saçlı Hürmüz’ü Çan’a gelin olarak göndermeleriydi.

Bir tanıdıkları onlara Hasköy’de viran bir ev bulmuştu. Dar bir sokağın içindeydi bu ev. O Hasköy ki, onlara son derece yabancı gelmişti. Çünkü Hasköy, Rumların yoğunlukta olduğu bir semtti. Bu viran eve doluşmuşlardı. Yalnızlığın ve karamsarlığın o acayip gölgesinde soluk alıp veriyorlardı. Aslında Hasköy onlar için çok karmaşık bir çevreydi. Dil sorunları vardı konu komşularıyla. Ama çare yoktu, mecburen bu semtte ve o evde oturacaklardı. Parasal güçleri de yoktu. Çaresizliğin o azgın ve sinsi girdabı onları burada yaşamaya mahkum etmişti. Bu yüzdendir ki, o sessizliğin içine gömülmüşlerdi.

Nihayet ama, Emin Beyoğlu Küçükparmakkapı’da seyyar satıcılık yapmaya başlamıştı. İkindi sonrası Hasköy’den çıkıp, ver elini Beyoğlu. Akşamın bulanık kırmızısı oluşmaya başlayınca bir hareketlilik başlıyordu Beyoğlu’nda.

Her ikindi sonrası, işlemeli ve gösterişli, pirinç gövdeli camekanını kaptığı gibi yola koyuluyordu Emin. Üç beş lirayı cebe indirip biraz da Beyoğlu’nda dolaşıp geç vakit evine Hasköy’e dönüyordu.

Nane ve karamela son haftalarda iyi gitmişti. Otuzlu yılların Pera’sı? Tiyatrolar, sinemalar, barlar ve eğlence yerleri; düşsel Beyoğlu akşamları. O giyimli ve kuşamlı hanımlar ve erkekler. Yabancılar, levantenler? Aşıklar ve sevdalılar? Beyoğlu’nun büyülü akşamları? Emin hem şeker satıyordu, bir yandan da Rum ve Yahudi gençleriyle şakalaşıyordu. Türkçe ve yarı İngilizce olarak.

Onun bu seyyar satıcılığı ne kadar sürmüştü, giz.

Kazdağı’nın etekleri 

Herhalde buralara kuş gibi uçup gelmemişlerdi. Onları çok gizli bir güç mü çekmişti İda’nın eteklerine? Hangi yollardan bu kasabaya gelmişlerdi? Kamyon bozuntusu bir araba, bozuk yolları aşarak onları çarşı alanına yakın bir yere getirdi. Yatak yorganlarını, kap kacaklarını bir kenara indirdiler.Zamanın o akışı, ikindi sonrasıydı. Gölgeler uzamaya başlamıştı.

Bayramiç, küçük bir tepenin üzerine kurulmuştu. Sırtını gizemli Kazdağı’na vermiş, yüzünü de batıya çevirmiş çok şirin bir kasabaydı. Sağ yanında duru bir çay akıyor, çayın kimi yanları bostanlarla çevrilmişti. Ezine yolu, sol yanında Topçu alayının binaları…

Bazı yapıları şunu göstermiş oluyordu ki; Bayramiç tarihsel bir kasabaydı. Mezarlık üstünde, Selçuklu ve Osmanlı yapıları gözlere yansıyordu.

Bu ilçede onlar için yeni bir hayat başlıyordu ya da yeni bir maceraya soyunmuşlardı. Ertesi günü bir ev bulup taşınmışlardı. Ev terkedilmiş bir kiliseye yakın bir yerdeydi.

Güneyin o ılık ve sakin kışını burada geçirmişlerdi. İlkyaz kendini göstermeye başlayınca da, Emin panayırcılık işine girişiyordu. Çan, Çardak, Biga, Ayvacık panayırları… Onun bu işi, aşağı yukarı iki üç ay sürüyordu.

Devamı
Paylaş