09 Ekim 2012

Balkandan o zor yıllara (9)


Edremit günleri 
Yine tutmuştu Evliya Çelebi’likleri! Bayramiç’i geride bırakmışlardı. Ne olup ve ne bitmişti acaba, ötesi yine sır. Bu kez onları üstü tenteli arabalar, kamyon bozuntuları taşımıyor, bir “ deve kervanı” taşımış oluyordu. İda’nın kuzey etekleri, akar suları, yeşili, kuş sesleri; o geceyi han gibi bir yerde geçirmişlerdi. Sabahın ilk ışıklarında yola koyulmuşlardı. Edremit’e ne kadar menzil kalmıştı? Arayış, ama çok anlamsız bir arayış. Neyin paşindeydiler ve ne yapmak istiyorlardı? Edremit düşü de nereden çıkmıştı? Düş ve gerçek, neyin nesini arıyorlardı? Sorular, sorular yumağı.

Bilinen bir söz, “umuda yolculuk”. Onları Edremit’e çeken güç neydi? Edremit’in gizemi ve doğası mıydı? Ama ne vardı ki, onlar burada aradıklarını bulamamışlardı. Belli olmuştu ki, bu kasabada olup bitenleri içlerine gömmüşlerdi.

Kim bilir, belki de onlar Edremit’te bulundukları ve o yaşam savaşını verdikleri günlerde Sabahattin Ali de Edremit’te bulunuyordu. “Kuyucaklı Yusuf” adlı ünlü romanını yazmakla meşguldü. Ya da Yusuf’un o macerasını, kaymakam Selahattin bey’in kızı Muazzes’i, Soğuk tulumbayı, Hilmi bey’in oğlu Şakir’in geleceğini hayal ediyor ve kurguluyordu.

Ama ne yazık ki onların bu “Edremit Seferi” büyük düş kırıklığı içinde son bulmuştu.

Bandırma 1936 

Sinsi ve gizli bir rüzgar, ama birdenbire patlayan bir rüzgar, her şeylerini, hiç beklenmedik bir anda altüst ediyordu. Hayat, düşleri ve gerçekleri birbirlerine karıştırır çoğu kez. Acıları ve sevinçleri de. Hayatın o örsü çekici, belki de insanın alın yazısını meydana getirir. Kim bilir, acaba insan mı kendi alın yazısını meydana getirmiş oluyor. Yoksa o alın yazısı mı insanı? İkilem, ama bir gerçek var ki, insan kendi kendinin motiflerini çizebiliyor. İyiyi kötüyü; düşü ve gerçeği, acıyı tatlıyı; gülmeyi ve ağlamayı, olumlu olumsuzu, bunları aklın terazisine koyan insan, hayatın arenasında o sinsi, gizli rüzgarın dışında kalmış oluyorlar. Soyut bir değerlendirme olan alın yazısını yenmiş oluyorlar.

Hangi rüzgar onları buralara savurup bırakmıştı? Tek katlı bir kerpiç evin içinde soluk alıp veriyorlardı.
Yine o tekdüze yaşamlarını sürdürme gayreti içindeydiler. Kapıdağı tam karşılarına düşüyordu. Hemen önleri istasyon ve denizdi. Erdek yolu önlerinden geçiyordu. Kapıdağı’nın doruğuna kimi zaman ipeksi bir bulut tünüyordu. Hoşlarına gidiyordu bu durum, kışın habercisi oluyordu.

Günün birinde bu evlerini de aniden terk etmişlerdi. O sinsi o gizli rüzgar, bu kez onları kentin en kenar mahallesine savurmuştu ve burada kendi evlerine taşınmışlardı… Evlerinin önü futbol sahasıydı. Bu toprak sahada sık sık maçlar oluyordu ve sık sık da oyun topu bahçelerine giriyordu.

Bandırma’daki yaşantıları da hiç parlak değildi. Tekdüze ve günlük yaşıyorlardı ailece. Emin, nerede bir iş bulursa çalışıyordu. Kimi zaman inşaat işçiliği yapıyor, boş kaldığında da seyyar satıcılık ediyordu. Buradaki sıkıntıları ve çaresizlikleri son kerteye dayanmıştı. Veresiyeci olmuşlardı. Bir hayli de borşları birikmişti. Ama ellerine biraz para geçince hemen aşağı, deniz kenarına iniyorlardı. Deniz havası alıyorlar, o güzel şarkıları dinliyorlardı. ”Sarı kordelam sarı… Umutlarım hep kırıldı…” Belediye binası hoparlöründen dinlemiş oldukları şarkılar onları çok duygulandırıyordu. Hüzünlerini dağıtmış oluyorlardı. Yaşamakta oldukları geçim zorluklarını da biraz olsun unutmuş olarak, gecenin karanlığında, evlerine dönüyorlardı.

Artık belli olmuştu ki, tam olarak tükenmişlerdi. Aş, ekmek bir yana, sigarasızlık Emin’in canına tak etmişti.Son günlerde sinirleri son derece bozulmuştu. Bağırıp çağırıyordu…

Altı yedi yaşlarındaki oğulları, kahve önlerinden babasına sigara izmariti toplamaya başlamıştı. Onları kağıtlarından sıyırıp bir tepsiye döküyor, harmanlayıp tütün haline sokup babasına veriyordu. O da bu tütünleri ince uçurtma kağıdına sarıyor ve sigara haline getirmiş oluyordu… Bu sigarasızlık felaketi pek uzun sürmemişti. Emin, Erdek’ e gitmişti.

Bir kral geliyor 

Kasabada olağanüstü bir durum vardı. Bir canlılık göze çarpıyordu. Acaba neler olup bitiyordu böyle?

(Biliyor musun, o anını hiçbir zaman unutmadın. Aklına geldikçe de hayıflanıyorsun. Çünkü o olay, belleğine derinlemesine, o kadar da genişlemesine kazınmıştı. İskele alanı ve dükkanlar, belediye binası bayraklarla süslenmişti. Alanda yoğun bir kalabalık vardı. Daha doğrusu bir heyecan dalgası esiyordu Bandırma’ da ve kasabada. Polisler, beyaz ceketli, palaskalı, göğüslerinde çaprazlamasına meşin, lacivert külot pantolon, ayaklarında siyah çizmeler. Belediye Bandosu marşlar çalıyordu. Konuk olan kralın adı mı, Boris’ miş! Adatepe savaş gemisi, iskeledeydi. Tüm gözler iskeleye çevrilmişti. Halk kralın gemiden çıkmasını bekliyordu. Senin bulunduğun yer de, kralın geçeceği yere en yakın yerdi. O kadar hem de. Kral, beş altı metre kadar önünden geçecekti! Öyle sevinçliydin ki? Kral Boris gemiden çıktı; yavaş adımlarla ilerliyordu! Sevincine diyecek yoktu. Neler olup bitmişti o an, senin yanına bir polis gelmişti. Adını sordu, sen adını söyledin. Korkmuştun…Polis yavaşça senin bileğinden tuttu, seni arka sıraya getirip bıraktı. Boyun kısaydı, Bulgar kralı Boris III, tam önünden geçti. Zıplamaya başladın onu görmek için. O kadar görebilmiştin kralı. Nasıl anımsamazsın, eve dönmüştün. Kralı pek iyi göremediğini anlatmıştın annene,

“Polis amca beni arka sıraya attı”
demiştin. Ben hiç yaramazlık yapmadım ki… Annen sana sen demişti sonra?
“Tabii ki polis amca seni arka sıraya atar…”
Demişti. Sonra da o üzüntülü sesiyle,
“Çünkü kralların karşısına yalın ayakla çıkılmaz…”)

Nazım Hikmet ve Erkin gemisi
O geçen yıllar, hep şöyle geçmişti, Emin sonunda panayırcılık yaparak, o geçen yılları eskitmişti.

Bandırma’ da bir türlü geçmeyen o sıkıntılı ve bunalımlı günler onları derinden etkilemişti. Buradan Erdek’ e taşınmışlardı bir kabustan kaçar gibi.

Batı yakada, hafif bir sırtın üzerinde ve önü tamamen deniz, iki katlı ahşap bir eve taşınmışlardı.

1938 yılının ılık, sessiz, parlak güneşli sabahında, ailece pencerenin önüne gelip de baktıklarında gözlerine inanamamışlardı. Denizde gördükleri manzara onlara çok ilginç ve şaşırtıcı gelmişti. Herhalde gecenin bir vakti, sessiz sedasız donanma konuk olmuştu. Savaş gemileri. Hayret dolu gözlerle bakıyorlardı; çünkü ilk kez böyle bir durumla karşılaşmışlardı. Mavi deniz, irili ufaklı gemilerle süslenmişti, çiçek çiçek…

O gün, gemileri gezip görme izini çıkmıştı. Baba ile oğul hemen hazırlanmışlardı. Onlar için ilk uğrak “Terk” gemisi olmuştu. Buradan da “Erkin” e geçtiler. Daha önce de bir denizaltıyı gezip görmüşlerdi. Erkin için, “Yatak Gemisi” diyorlardı. Ne güzel bir gündü? Geminin çoğu yerini görmüşlerdi. Yasaklı bir yere gelmişlerdi ki, o bölmeye sokulmamışlar. Yasak olan kamaralar hapishane olarak kullanılıyormuş. Yasaklı yerde, kimi siviller hapis yatıyorlarmış! Hoş bir gün geçirip geç vakit evlerine dönmüşlerdi.

Devamı
Paylaş