16 Mayıs 2013

Balkandan o zor yıllara (10)


Onlar, o gün Erkin Gemisini gezdiklerinde yasaklı bölgelerde yatanlardan biri, belki de Nazım Hikmet’ ti. Kim bilir?

Ertesi günün ılık sabahında kalktıkları zaman yine pencereye üşüşmüşlerdi. Ama o savaş gemilerinin hepsi sessizce geldikleri gibi sessizce de gitmişlerdi. Hoş bir sada bırakarak.

O çok acı haber
Herhalde o gün, 10 Kasım 1938’ i göstermiş oluyordu takvim yaprakları. Erdek büyük bir sessizliğe gömülmüştü. Emin, acı haberi, güçlükle taşıyarak eve gelmişti. Kamilo mutfaktaymış. Emin, mutfağın kapısında dikilmiş, üzüntü ve heyecanla karışık bir ses tonuyla, “Gazi Mustafa Kemal Paşa’ yı kaybettik…” demiş ve öteki odaya çekilmiş. Bu acı haberi alan Kamilo da öylesine üzülmüş ve şaşırmış ki, elindeki cam kavanozu yere düşürmüş. Sonra da ağlamaya başlamış.

Denize küçük bir tepeden bakan iki katlı ahşap evi terk etmişlerdi.

Şimdi oturdukları ev, eskiden bakkal dükkanıymış. Simidis isimli bir Rum’ unmuş. Yakınlarından birine burasını teslim etmiş ve kendisi de Yunannistan’ a gitmiş. Aslına bakılırsa eğer, bu semt Rum Mahallesi adını taşıyormuş. Karşılıklı evleri bir sokak ayırıyordu. Bu evlerin arka tarafları bağ, bahçeydi. Zeytin, dut, erik ve incir ağaçları bezeliydi. Bazı aileler ağaçların altını masalarla donatmışlardı. Akşam yemeklerini bu masalarda yiyorlardı. Sabah kahvaltılarını yapanlar da bulunuyordu.

Bu mahallede akşamlar bir başka oluyordu. Akşam güneşi, ufka yaklaşmaya başlar başlamaz, hemen bir hareket göze çarpıyordu ve bu hareketlilik bir hayli sürüyordu. Mangallar hazırlanıyor, o mangalların üzerine ızgaralar konuluyor, balıklar da hazırlanmış bulunuyordu. Şarap şişeleri, kadehler; o nefis zeytin ve peynirler, çeşitli salatalar. Yemekler, zeytinyağlı sarmalar, pilakiler, turşular… Bu yemek faslı devam ederken, kimileri de ud çalıyordu. Ardından da Rumca şarkılar. Sohbetler… Bu içkili ve şarkılı sohbetlere, ara sıra Emingiller de çağrılmış oluyordu.

Onlar için bu güzel ve gizemli günler pek kısa sürmüştü. Böyle olsa da yaşamlarında derin izler bırakmıştı. O izler ki, onların peşini bir türlü bırakmamıştı.

Günler ve yıllar…

Erdek gerilerde kalırken
Saydam, ılık, sessiz bir yaz ortasının sabahında yine yollara düşmüşlerdi. Kimi düşler mi kurmuşlardı yine? Oradan oraya savruluyorlardı. Anlaşılan, göçmen olarak gelmişlerdi ama göçebe olmuşlardı sanki. O sabah, kendilerini; kamyondan bozma ve oturma yerleri tahtadan olan otobüs kılığındaki arabada bulmuşlardı. Bu acayip, o denli de eski bir taşıtla tozlu, inişli, çıkışlı, aşılması güç, ormanlık yolları aşıp Balıkesir’ e merhaba demişlerdi. Belleklerinde ve anılarında bir “hoş” sada bırakan Erdek artık çok gerilerde kalmıştı. Salaş bir otelde sabahlayacaklarına istasyona yakın bir yerde gün ışığı ile tanışmışlardı.

Balıkesir’ den kamyon, akşama doğru yola koyulmuştu. O kıvrımlı yollar? Balya ile Yenice, gecenin koyu karanlığı? Kamyon homurdanarak ilerliyordu. Çan’ a daha sabah ezanı okunmadan ulaşmışlardı. Tanyeri henüz ağarıyordu ki, kamyondan aşağı indiler. Yolların bozukluğu, kamyon kasasında yolculuk etmeleri, onları bir hayli yormuştu. Yorgunluk ve uykusuzluk, bu yüzden aval aval bakıyorlardı. Bulundukları yer ılıcalara yakın bir yerdi.

O sabah da yine gün sökmeden kalkmıştım 
diye söze başlardı Hürmüz, o anılar yumağını açarken, 

süt sağmak için hazırlanmış ve ahıra doğru adımlıyordum. Sabahın alacası güne dönüşürken bahçemizin iki kanatlı ahşap kapısı zorlanır gibi olmuştu. Tabii ki ürkmüştüm, durup bakındım. Rüzgar da yoktu, aaa, az sonra kapı zinciri de sallanmaya başlamıştı. Hay kör olası şeytan diye laflamama kalmadan, bir de ne göreyim? Kapı aralığından bir baş uzanmıştı o an. Tam aklım karışmıştı ki, bana Hala… Hala… seslenildiğini duydum. Tövbe tövbe diyerek o yöne yürüdüm, ürkerek. Ah bir de ne göreyim? Ağabeyimin (Emin) çocukları,Sabahat’ ı hemen tanıdım. Ama öteki oğlan çocuğunu tanıyamamıştım. Gönen’ de dünyaya gelendi herhalde? Hemen oracıkta, iki yeğenime sarıldım. Onları bağrıma bastım… Hayretim ve heyecanım biraz yatışmıştı ki, Sabahat “Hala” diye konuştu, heyecanlı. “Annemle babam Ilıca’ ya yakın bir yerdeler, hepimiz Çan’ a geldik. Gece boyu yollardaydık. Kamyonla geldik. “İki yeğenimin yüzlerine bakıyorum, yüzleri o denli soluktu. Ağabeyimi ve yengemi uzun yıllar görmemiştim. Hiçbir haber de almamıştım o geçen yıllar boyu. Çan’ a gelmelerine çok sevinmiştim. Meğer gün doğmadan neler doğarmış. Yeğenlerimi bir odaya alıp, onlara en güzel kahvaltıyı hazırlamıştım. 
Burada, bu küçük kasabada ve o yer evinde, Balkan’ dan bu yana, o yitmiş olan yıllar içinde, çekmiş oldukları bunca çileleri, aynı zamanda nereden nereye gelip, bundan sonra da nereye gideceklerini,aralarında bir bir tartışmışlar ve kantara vurmuşlardı. O yıllardan bu yana üç beş liraları ve birkaç da altınları birikmişti. Burada ise hazırdan yiyip içiyorlardı.

Hürmüz, onların buraya gelmelerinden bir hayli hoşnuttu. Ama onun kocası Halil gelişlerini biraz tuhaf olarak karşılamıştı.

Çan Panayırı’ na daha çok zaman vardı. Yer evinde yatıp kalkıyorlardı ama, durumlarından hiç memnun değillerdi. Havanın karaması onlarında içlerinin kararmasına neden oluyordu. Aşılması güç bir dağın doruğuna tırmanıyorlardı ve tırmandıkça da doruk onlardan uzaklaşıyordu sanki. Tedirginlikleri, umutsuzlukları her geçen gün artıyordu. Ruhlarını ve bedenlerini kötücül bir zincir sarmıştı. Bu durum, Emin’ in sinirleri için hiç de iyi bir ortam sayılmazdı. “Tanrı’ ya sığınmak mı?” diye bağırıyordu eşine, “ Ne anlamsız şey o…” Ara sıra da ve ulu orta, “Vrag” (şeytan) diye söylenmeden edemiyordu.

O gün tek başına, çekip gitmişti Çan’ dan.Çanakkale’ ye iş tutmaya gitmişti. Burada küçük bir dükkan açmak için çok uğraş vermişti ama başaramamıştı. Öyle olunca seyyar satıcılığa başlamıştı.

Çan Panayır’ ı açılır açılmaz, Çanakkale’ den dönmüştü.

Bayramiç, 1939
O yıllarda ve bu yörede, gözleri dönmüş haydutlar türemiş; bu haydutlardan biri kimi köyleri sindirmişti. Köylüler bu hayduta, “Mavzerli Haydut” adını takmışlar. Çok tehlikeli bir adammış. Jandarmalar onu izliyorlarmış ama, onu bir türlü yaka paça edemiyorlarmış. Rivayete göre birkaç kişiyi öldürmüş. Bu kanlı eşkıya bölgede hüküm sürerken, Emingil, üstü örtülü bir at arabasıyla eşkiyanın bölgesinden geçiyormuş. Arabacı da gözü dönmüş bir adamın biriymiş, arabası yol alırken, “Hele bir çıksın karşıma" diyormuş,

Devamı
Paylaş