13 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara 1

Değerli okurlar yayınladığım e-hikayeler nihayetinde bir kitap haline dönüştü. E-kitap Hürmüz' e buradan ulaşabilirsiniz.

Seyir Defteri kapanırken
Takvim yaprakları, yorulmuş ya da kırmızıya dönüşmüş çınar yaprakları gibi sağa sola savrulmuşlardı. Aradan bir hayli yıllar geçmişti yine. Onlar için zamanın akışı duru ve parıltılı bir suyun akışına benzemiyordu.
Onların seyir defteri, umudun umutsuzluğa dönüşen bir yaşam kulvarında oluşmuştu. Ama ne olursa olsun artık her şey belli olmuştu. Zamanın akışı her olan biteni bir bir yerine getiriyordu. Elbette öyleydi. Olup bitenler onların son danslarıydı. Artık tüm yaşanmışlıklarını Nicomedia arenasına taşımışlardı. Bu arenadaki dansları, figürleriyle gizemleriyle, düşleriyle onların ağıdını yansıtıyordu.

Yıllar sonra ve günün birinde, güz vaktinin öğleden sonrasında hiç farkında olmadan kendisini yerde buldu Kamilo. Komaya girdi, diyeceklerini diyemedi bir türlü. Nabzı atıyordu ama, duyguları ve duyuları iflas etmişti. Böylece ve gayet sessizce sonsuz yolculuğuna çıktı (1890 - 1977). Kamilo, Balkan hasretini, Rumeli türkülerini geride bırakarak hayata veda etti.

Düşle gerçek birbirlerine ne denli karışmış olsa da, zaman saatinin tik/takları bir türlü durmuyordu. Nesne/özne, yitik zaman ve gelecek? Kimi imgeler? O tik/taklar, her şeyi bir bir yörüngesine oturtmuş oluyordu. Aslında doğa yasasıydı bu. Artık yitik zamanın ardından koşmanın bir anlamı var mıydı? Bir bakıma yaşam, sessiz sonsuzluğa koşmaktır. Evet, Balkan yadigari, sarı saçlı ve çakır gözlü Hürmüz de o koşusunu tamamlamıştı. Başlangıçın sonuna ulaşmıştı. Çan'da, bir yürek vurgunu onu da alıp götürmüştü. Bir hasretliğin türküsünü söyleyerek yaşamını noktalamıştı (1909 - 1984). Düşlerini güldüklerini ve ağladıklarını alıp götürmüştü beraberinde.


Belki bu olan bitenlerin hepsi ailesel bir hikaye ya da bir tutanak; bir seyir defteri, şimdi de e-hikaye. Anlatı ve izlek olarak, anısal/düşsel bir yoğunluk taşısa da o ibre neyse, gerçekten yana olmuştur hep. Onlar viran dağlardan yola çıktıklarında bir umut yolculuğuna düştüklerinde doğup büyüdükleri topraklardan bir kopuşun  hüznünü yaşıyorlardı.O kopuş çok zor bir durumdu. Bu kopuşun hüznünü hep yaşamışlardı. Ruhlarında ve bedenlerinde yaşamışlardı hem de. Ama bir şeyi fark edememişlerdi, o tutunamamanın nedenlerini! Daha doğrusu, düşle gerçeği birbirinden ayıramamışlardı. böylece, o umutlarını da yitirmişlerdi.

Yolun sonu gelmişti artık! "Yolcu, nereye?" diye sormanın hiç bir anlamı kalmamıştı. Kader ağlarını örmüştü. Onlar hep umuda doğru koştular, olmadı; düşler kurdular, o düşleri de bir bir yıkıldı. Didinip uğraştılar, ama ne var ki, alınyazılarını bir türlü değiştiremediler. Sonuç olarak, hayatın acımasızca dönen dişli çarkları arasında yitip gittiler. Giderlerken de ardlarında iki yakınlarını bırakmışlardı. Acaba geride kimleri bırakmışlardı? Kızlarını ve oğullarını bırakmışlardı. Biri, Edirne Göçmen Evi'nde doğmuş olan kızları; diğeri ise, Gönen'in Taban köyünde doğmuş olan, doğumundan sonra öldü diye kimi telaşlara ve sorunlara neden olan o çocuktu. Seneler sonra Taban'da doğan çocuk bu satırların yazarı olacaktı.

"Balkan'dan O Zor Yıllara", düşler ve umutlar? Onlar beş kişiydiler viran dağlardan yola koyulduklarında. Daha yolun başındaydılar ki ölüm saçan salgın hastalık çocuklarından birini alıp  götürmüştü; onu Edirne mezarlığında bırakmışlardı. Yine bir başka salgın hastalık öteki erkek çocuklarını da koparıp almıştı onlardan; onu Gönen'de bırakmışlardı. Ya ötekiler, geride kalanlar? Onlar ise kendi alın yazılarıyla, düş ve gerçeklerle başbaşa kalmışlardı. Yaşam boyu başlarına gelenleri sinelerine çekmişlerdi. Vadeleri dolunca bu dünyaya el etmişlerdi. İmgeler, umutlar ve acılar? Acaba onlar şimdi, Kosova'nın yeşilini, sarı, pembe, kırmızı ve mor çiçeklerini; ezgileri kuş seslerini, Prizren/Globoçiça yöresinin saydam göğünü, Şarbalkan'dan esen serin esintileri ruhlarında ve yorgun bedenlerinde hissediyorlar mı? Ama asla sanılmasın ve unutulmasın ki sonsuz ve derin sessizlik bile elem dolu yıllarının; umutlarının/düşlerinin üzerine tülümsü bir örtü olsun. Çünkü onlar her şeylerini toparlamışlar, almışlar ve beraberlerinde götürmüşlerdi. Ve en önemlisi trajedyalarını da alıp götürmeyi ihmal etmemişlerdi. 

SON
Paylaş

07 Ağustos 2015

istanbul efsanelerinden


MÖ 356 - 323 yılları arasında yaşayan zekası, bilgisi ve gücüyle dünyanın en büyük komutanlarından biri olan Makedonyalı Büyük İskender halk arasında efsanevi bir kişiliğe büründürülmüş, iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul Boğazının oluşumu bile halk muhalliyesinde Büyük İskender'e bağlanmıştır.

İstanbul'un üçüncü kere bina ve imar eden Makedonya kralı Büyük İskender'dir. İskender cihana baş eğdirdiği halde bugün kü Yunanistan kıyılarında yer alan Halkedonya ile Smirna'nın (İzmir) sahibi Kıdafe (Khadafia) kendisine baş eğmemişti. İzmir'deki kale harabesi ona nispet edilerek hala Kadife Kale diye anılır. İskender Kıdafe'yi merak ederek kılığını değiştirip yakından görmek maksadıyla divana vardıysa da, tanınarak yakalanmış ve hapsedilmiştir.
Kıdafe onu bir müddet mahpus tuttuktan sonra bir daha kendisine kılıç çekmeyeceğine yemin ettirilerek serbest bırakıldı. İskender, daha sonra Kıdafe'den intikam almak istediyse de yemini buna mani oluyordu. Nihayet onunla birlikte bulunan Hızır kendisine bir akıl öğretti.

O zamanlar boğaz henüz mevcut değildi. Karadeniz'in yüksekliği ise Marmara ve Akdeniz'den fazlaydı. İskender hemen yedi yüz bin kişi toplayıp askerlerini de bunlara katarak Boğazı kazdırdı. Karadeniz'den hücum eden sular Sarayburnu'nda kurulmuş olan şehirle Halkedonya'yı ve Kıdafe'ye tabi yedi yüz şehri mahvedip halkını ve askerlerini boğdu.Sular yatıştıktan sonra İskender İstanbul'u yeniden kurdu. Nitekim Septe Boğazı'nı açıp Akdeniz'le Okyanus'u birleştiren de İskender'dir.

Paylaş

23 Mayıs 2012

Egribucak beldesi





















Doluköy (Malkara, Tekirdağ)

Adım Sefer Güvenç. 23 Nisan 1945 tarihinde Doluköy’de doğdum. Babam Süleyman Güvenç, 1898 yılında Selanik Vilayetinin Langaza (Langadas) Kazasına bağlı Eğribucak (Nea Apollonia) Beldesinde doğmuş.

Annem Arzu Güvenç, 1912 yılında Langaza kazası Zalver (Zangliveri) nahiyesine bağlı Kızıllı (Partheni) köyünde doğmuş. Babam 24, annem ise 12 yaşında 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan mübadele (zorunlu göç) sözleşmesine göre Türkiye’ye göç ettirilmişler. Babamın tarafı Malkara’ya bağlı Dolu köyüne, Annemin tarafı ise Malkara’ya bağlı Deveci köyüne iskan edilmişler.

Mübadeleden önce baba tarafım; çiftçilik, hayvancılık ve Beşik Gölünde (Limni Volvi) balıkçılık yaparak yaşamlarını sürdürmüşler. Annemin babası ise köyün imamı imiş. Dini görevlerinin dışında küçük çapta da olsa çiftçilik ve hayvancılık da yapıyorlarmış.

Onların yaşamında 1912 Balkan Savaşı bir kırılma noktası olmuş. Babamın babası Balkan Savaşı sırasında askere alınmış. Yanya cephesine gönderilmiş. Savaştan geri dönmemiş. Annemin annesinin erkek kardeşleri de Balkan Savaşı sırasında askere alınmış ve bir daha geri dönmemişler.

Balkan Savaşının sürdüğü günlerde/yıllarda; özellikle de Osmanlı ordusunun yenilgisinden sonra tedirginlik ve korku dolu günler yaşamışlar. Babamın anlatımına göre civardaki köylerde yaşayan yerli Rum gençler Eğribucak köyüne baskın yapmaya teşebbüs etmişler. Fakat bu baskın yaşlı yerli Rumlar tarafından engellenmiş. Yine babamın anlatımına göre Allah da onlara yardımcı olmuş! Baskına teşebbüs edildiği gün ağaçları kökünden sökecek kadar şiddetli bir fırtına çıkmış ve sağanak yağışlar olmuş. Bu tabiat olayı da eylemin yapılmasını engelleyen önemli bir etken olmuş.

Yunan hükümeti bölgenin yönetimini Osmanlılardan devir alınca Eğribucak’ta düzen yeniden kurulmuş. Yunan jandarmaları köye yerleşmiş ve düzeni sağlamışlar.

1913-1922 yılları arasında hiçbir sorun yaşanmamış. Balkan Savaşı öncesindeki gibi normal yaşamlarına devam etmişler.

1922 yılının sonlarında Nea Apollania bölgesinde önemli gelişmeler olmuş. Köylerine Türk-Yunan Savaşı sonrası Anadolu’yu terk eden Rum Ortodoks mülteciler yerleştirilmiş. Bir yıl kadar Anadolu’dan gelen Rum Ortodoks mültecilerle birlikte aynı evi paylaşmışlar. Ya da Müslüman evlerinin bir kısmı boşaltılarak gelenlere tahsis edilmiş. Hayvanlarını, tarlalarını gelenlerle paylaşmışlar. Hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar açısından belirsiz bir bekleyiş varmış.

Anadolu’dan gelen Rum Ortodoks mültecilerin bir kısmının ana dili Türkçe olduğu için iletişim konusunda bir sıkıntı yaşanmamış. Eğribucak ve civarına yerleştirilen Rum Ortodoks mültecilerin büyük çoğunluğu Karabiga’nın Aksaz, Dermencik köylerinden. Gölcük’ten, Kula’dan gelenler de var. Gelenler yaşadıkları felaketi annemin annesine (Feride/Ferde Nine)  anlatırken annemde hatırında kaldığı kadarıyla bizlere nakletti. Gelenler kaçarak geldikleri için kadınlar ziynet eşyaları dahil her şeylerini bırakarak gelmişler.

1922 yılının Kasım ayında İsviçre’nin Lozan kentinde barış görüşmeleri başladı. Barış görüşmeleri başladığında ele alınan ilk konulardan bir tanesi her iki devletin elinde bulunan savaş esirlerinin, sivil tutsakların değişimi ve Yunanistan’da yerleşik Yunan uyruklu Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Türk uyruklu Rum Ortodoksların mübadelesi oldu.

Lozan’da devam eden Barış görüşmelerine gazeteler günü gününe yer veriyordu. Halk arasında mübadele konusu sıklıkla konuşulur olmuştu.

30 Ocak 1923 tarihinde mübadele sözleşmesi imzalanınca tarafsız bir üyenin başkanlığında Türk ve Yunan temsilcilerinin katılımı ile bir karma komisyon kuruldu. Bu karma komisyon’a bağlı olarak oluşturulan alt komisyonlardan bir tanesi köylerine gelince mübadelenin kesin olarak uygulanacağına inandılar. Annemin anlatımına göre köylerine gelen komisyonun Yunan temsilcisi iki katlı evlerinin bir katına yerleşmiş. Müslümanlara ait taşınır ve taşınmaz malların, hayvanların tespitini yapmışlar. Hayvanlara (koyun, keçi, inek, öküz,at, vb.) damga vurmuşlar. Annem bu olaya “Pitakşi yaptılar” diyordu. Yani; mallarının bir kısmını müsadere etmişler (el koymuşlar/zor alım) ve Türkiye’den gelen Rumlara vermişler.

Bazıları hayvanlarını komisyondan kaçırarak ucuz fiyatla yerli Rumlara satmayı başarmış. Annemin anlatımına göre sahip oldukları 15 kadar koyunu yerli bir Rum’a satmışlar; ama paralarını alamamışlar.

Annemlerin yaşadıkları köy (Kızıllı/Partheni) küçük bir köymüş. Civardaki yerli Rum köylerinden bir saldırı olmasından korktukları için kendilerini koruması için iki tane yerli Rum’u ücret karşılığı koruma olarak tutmuşlar. Bir süre böyle yaşadıktan sonra daha güvende olabileceklerini düşündükleri Zalver’e (Zangliveri) göç etmişler. Mübadeleye kadar Zalver’de yaşamışlar.

Gerek babamlar gerekse annemler 1923 yılının sonlarında Türkiye’ye göç etmek üzere hayvan sırtında veya yerli Rumlardan kiraladıkları öküz arabaları ile Selanik limanına gelmişler. Selanik limanının civarında kurulan çadırlarda sevk sırasının kendilerine gelmesi için bir aya yakın beklemişler. Köylerinde ambarlarındaki ekinleri, her türlü ev eşyalarını ve tarım aletlerini bırakmışlar. Yanlarına sadece ihtiyaç duydukları eşyaları alabilmişler. Mübadele sözleşmesine göre ev veya tarlalarını satmaları yasaktı. Eğribucak ve Kızıllı köyünden hayvanlarını beraberlerinde Türkiye’ye getiren olmamış.

Doğdukları toprakları terk etmemek için her hangi bir direnç göstermemişler. Yapabilecekleri pek fazla bir şey de yokmuş.  Savaş iki toplumun arasını açmış, her iki toplumda da milliyetçi fikirler ön plana çıkmıştı. Yine annemin anlatımına göre Anadolu’dan gelen Rum Ortodoksların çocukları “Kato Kemal” derken çocuk yaşta olan annemler de “Zito Kemal” diyorlarmış. Milliyetçi fikirler çocukları bile etkisine almış o dönemde. Savaş, iki toplumun barış içinde birlikte yaşamalarının koşullarını ortadan kaldırmış.

Mübadelede gitmek istemeyen Müslümanlar da olmuş. Langaza’da yaşayan zengin Müslümanların bir kısmı Karma Komisyona ve ilgili mercilere gitmek istemediklerini belirten dilekçeler vermişler. Ama sözleşmenin zorunluluk ilkesi nedeniyle gitmek istemeyenlerin bu tür talepleri de kabul edilmemiş.

Babamın verdiği bilgilere göre Eğribucak’tan (Nea Apollonia) 300 aile; yaklaşık 1500 kişi göç etmiş. Göç edenler Türkiye’de Malkara’nın üç köyüne iskan edilmişler. Bu köyler:  Şahin Köy, Dolu Köy ve Doğan Köy.

Eğribucaklılar’ın Doluköy’e gelişleri deniz yoluyla olmuş.  Gemiler yolcu taşımaya elverişli gemiler değilmiş. Yük taşıyan gemiler bazı tadilatlarla yolcu taşıyabilecek duruma getirilmiş, seyyar tuvaletler yapılmış. Gelenleri çoğu kamaralarda değil açık alanda seyahat etmek zorunda kalmışlar.  Annemlerin geldiği gemi batma tehlikesi geçirmiş. Mübadilleri gemi yolculuğunda en çok etkileyen olaylardan biri de gemide ölenlerin denize atılmasıymış.

Selanik limanından hareket eden gemiler önce İstanbul-Tuzla’ya geldi. Tuzla’da bulunan tahaffuzhanede (sağlık merkezi) karantinaya alındılar. Sağlık kontrolleri, aşıları yapıldı.  Eşyaları ve elbiseleri etüvden geçirildi, dezenfekte edildi.  Bir iki gün burada kaldıktan sonra tekrar gemiye bindirilerek Tekirdağ limanına geldiler. Tekirdağ’da kamu binalarında bir iki gün kaldıktan sonra iskan yerleri olan Dolu köye hayvan sırtında ve arabalarla sevk edildiler.

Selanik limanında hareket edişlerinden Doluköy’e varışları yaklaşık olarak 8-10 gün sürmüş. Köylerinden çıkışlarından Doluköye varışları ise yaklaşık olarak 30-40 gün sürmüş.

Doluköy’de yeni bir hayata başlamak onlar için oldukça zor olmuş. İlk gelenlerin bir kısmı salgın hastalıklardan ve çevre şartlarının değişmesinden yaşamını yitirmiş.

Çavuşlu, Harmanlı gibi yerli komşu köylerle ilişkileri sınırlıydı. Aslında bu köylerde yaşayanlar de 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Bulgaristan’dan gelmişlerdi. Onlar da göçmendi; ama gelenek, görenek, örf ve adetleri farklıydı. Uzun yıllar, denebilir ki 1960’lı yıllara kadar bu köylerle kız alış verişi olmamıştır. Bu köylerle ilişkileri büyük ölçüde yakacak odun temini konusunda olmuştu. Bu köylerin arazilerindeki ormanlardan kesilen yakacak odunlar Doluköy’e getirilerek satılıyordu. (Ne yazık ki günümüzde bu köylerde şimdi orman da kalmadı.)

Doluköylülerin ilişkileri daha çok kendileri gibi mübadil olan ve eski Rum köylerine yerleştirilenlerle oldu. Langazalı mübadillerin iskan edildikleri köyler: Dolu, Şahin, Doğan, Davuteli/Davuldere, Teberrük/Bayramtepe, Hemit Köy, Yılanlı, Tatarköy ve diğer eski Rum Ortodoks köyleri.

Dolu köyün arazileri civar köylere göre daha verimliydi. Küçük baş hayvan (koyun, keçi) yetiştiriciliği için meraları ve çayırları da vardı. İlkel tarım tekniklerini (kara saban) kullanmalarına rağmen yaşamlarını sürdürmeleri mümkün oldu.  Zaman içinde sabanın yerine pulluk aldı.

Doluköy’de Rum Ortodokslardan bir yel değirmeni, bir su değirmeni kalmıştı. Su değirmeninin 1960’lı yıllara kadar çalıştığını biliyorum. Yel değirmeninin ne zamana kadar çalıştığı konusunda şahsen bir fikrim yok. Köyde ayrıca bir peynir imalathanesi ile şeker pancarından pekmez üreten bir imalathane vardı. Daha sonraları motorin ile çalışan iki tane un değirmeni üretime geçti. Civar köylerin sakinleri ürünlerini öküz arabalarıyla bu imalathanelere ve değirmenlere getirdiklerini çok net hatırlıyorum.

Köye ilk traktör 1950’li yılların ortasında geldi. Traktör, hem ulaşım aracı hem de tarım aracı olarak kullanılır oldu. 1950 öncesi alış veriş için Pazartesi günleri Malkara pazarına hayvan sırtında ya da öküz arabaları ile gidiliyordu. Traktörlerin köye gelmesi ile köylüler Malkara pazarına gidip gelirken traktörlerin römorklarında seyahat etmeye başladılar.

Eğribucak’tan gelenler gerek maddi imkansızlıklar nedeniyle gerekse Yunanistan ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin gerginliği nedeniyle bir daha doğdukları toprakları ziyaret edemediler.

Doluköyü’nden sadece bir kişi 1950’li yıllarda ziyaret etmiş (Osman Ağa/Osman Turan).  1950-1955 arası her iki ülke de Nato’ya girmiş, ilişkilerde tahmin edilemeyen bir yakınlaşma olmuştu. Ne yazık ki bu yakınlaşma pek uzun sürmedi 1955’ten sonra ortaya çıkan Kıbrıs sorunu nedeni ile iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden gerginleşti. 1990’ların ortalarında itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde yeniden bir yakınlaşma başladı. Bu her iki tarafın mübadilleri için doğdukları toprakları ziyaret etmelerine uygun bir ortam oluşturdu. Türkiye’de mübadele üzerine yayınlar yapılmaya başlandı.

Ben babamın doğduğu köy olan Eğribucak/Nea Apollonia’yı ve Yunanistan’ı ilk kez 1999 yılının Ekim ayında ziyaret ettim. Ziyaretim sırasında çok sıcak karşılandım. Atina’ya gittim. Küçük Asya Araştırma Enstitüsünü ziyaret ettim. Anadolu’dan gelen mübadillerle yapılan sözlü tarih görüşmelerini, Anadolu’da söyledikleri türkülerin derlemelerini ve kayıtlarını inceledim. Yunanistan’a giden Rum Ortodoksların çok sayıda dernek kurduklarını öğrendim. Bu derneklerin Küçük Asya’dan, Trakya’dan ve Karadeniz/ Pontus’tan getirdikleri kültürlerini yaşatmak için yaptıkları çalışmalarından etkilendim.

O tarihe kadar Türkiye’deki mübadiller her hangi bir vakıf ya da dernek çatısı altında örgütlü değildi. Yunanistan’dan döndüğümde yakın çevremdeki arkadaşlarla mübadillerin örgütlenmesi için çalışmalara başladık. 1999 yılında başlayan çalışmalarımızın sonucunda 2001 yılında Lozan Mübadilleri Vakfını kurduk. Vakfın kurulduğu tarihten bu yana Genel Sekreterlik görevini yürütüyorum. Yılda 5-6 defa Yunanistan’ı ziyaret ediyorum. Mübadilleri aile büyüklerinin doğdukları köylere götürüyorum.

Dolu köyüne yerleşen mübadiller uzun süre gelenek ve göreneklerini korudular. Dini günlerde (Kurban Bayramının 2. Günü) bütün köy halkı bir araya geliyor ve keşkek aşı kaynatıyorlardı. Çocukluğumdan hatırladığım bu gelenek maalesef unutuldu. Doluköylüler memleketlerindeki doğum, nişan, düğün adetlerini uzun yıllar değiştirmeden sürdürdüler.

1960’lı yıllardan sonra köyden şehirlere göç başladı. Göçün sebeplerinden biri genç nüfusun çoğalması, toprakların kalabalıklaşan aileleri geçindirmeye yeterli olmamasıdır. Göçün bir diğer nedeni de Ülkede kapitalist ilişkilerin gelişmesi ve gençlere yeni iş sahalarının açılmasıdır. Kent yaşamının gençler için daha çekici hale gelmesi ve kendilerini daha özgür hissedilecekleri bir yaşam arzulamaları, gençlerin daha iyi bir eğitim alma istekleri göçleri hızlandırdı. Dolu köylülerin bir kısmı İzmir ve Bursa gibi sanayi kentlerine bir kısmı ise köylerine yakın olan Malkara ve Uzunköprü  gibi kasabalara göç ettiler. Günümüzde köylülerin bir kısmı kışları kasabalarda yaşıyor, çocuklarını kasabadaki okullara gönderiyor, yazın ise köydeki tarlalarını işliyorlar. Kazançlarını köye yatırım yaparak değil, kasabalara yatırım yaparak değerlendiriyorlar. Bu nedenle köyümüzde kayda değer bir gelişme gözlenmemektedir.

Sefer Güvenç, 23 Mayıs.2012, İstanbul
Paylaş

19 Ağustos 2009

Gülcemal vapuru

Gülcemal


Gülmeyen cemaller gülçehresinde
Üzerinde iki baca, dört direk
Limana demir atmış üzülerek
Cehennem yeri adeta Selanik
Ege denizi ağlıyor, beyaz kule üzgün
Minareler mahzun, ezanlar susmuş
Arkamda kalırken memleket
Limandaki dalgalar bile ağlıyor bugün,

Gül çehresinde gülmeyen Cemal' ler taşıyan gemi...

Onun hikayesi bir (vapur) gemiden çok daha fazlası. İnsan bir ömre neleri sığdırabilir ya bir (vapur) geminin hayatına neler sığabilir? Güvertesinde acıyı, sevinci, göz yaşını, mutluluğu, mutsuzluğu taşımış, kavuşmaya, ayrılığa kısacası bir devre tanıklık etmiş gemidir o.

1873 yılında Kuzey İrlanda' nın Belfast şehrinde tezgaha kondu, 15.07.1874' te denize indirilip seyir tecrübeleri yapıldı. 1875 yılında çalışmaya başladı. İki bacası, dört direği, ince formuyla görenlerde hayranlık uyandırıyordu. 5000 beygir gücünde 3 genişlemeli makinesi, 8 adet çift kazanlı buhar kazanı olup, 7 metre çapında dakikada 52 devir yapan pervanesi zamanın teknik harikasıydı. Günde 85 ton kömür yakıp 14 deniz mili hız yapıyordu. Toplam 1100 ton kapasiteli kömür depolarına sahip olup ilk adı Germanic tir. 1.mevki 220 yolcu kapasiteli. 2. mevkide 1500 yolcu daha sonraki tadilatta 900 kişi kapasiteli kamarası vardır (Farklılık arz eden bilgilerde vardır, inşaa edildiğinde 220 x 1.sınıf, 1500 x 2. sınıf  / 1905' ten sonra 1.750 yolcu kapasiteli 250 x 2. sınıf, 1500 x 3.sınıf) Uskurlu ilk nesil transatlantik tir. Daha öncekiler yanda çarklı vapurlardır. Bir özeliği de istenildiğinde yelkenli olarak kullanılabiliyordu. Daha sonrakilerde bu özellik yoktu.

19. ve 20. yy.da gemilere isim verilirken mitolojiden yararlanılırdı. Bu nedenle ismi Germanic olmuş aynı firmanın yaptırdığı çağdaşı olan Britanic ve daha sonra üretilen Titanic' in isimleri de bu şekilde konulmuştur.

Gülcemal olarak mübadilleri Türkiye' ye taşımasından çok önce 30 Mayıs 1875 yılında Avrupa kıtasından göçmenleri yeni kıtaya umuda yolculuklarında görürüz Germanic' i. 1875 ve 1904 yılları arasında 60.000 göçmenin umuda yolculuğuna tanıklık eder. Onların yeni bir dünya'ya umutlarını, hayallerini taşımıştır. Bu taşıma esnasında bir başarı ödülüne de layık görülür Germanic Atlantiği 7 gün 15 saat 17 dakikada 15,79 mil ortalama hızla geçen ikinci vapur oldu ve mavi kurdela ödülü aldı.

21. yıl sonra 1895' te makineleri elden geçirilmiş, hızını arttıran donanımlar eklenmiştir. 1899 yılında Newyork limanında kömür almak için demirlemiş bekleyen Germanic' in başına üzücü bir hadise gelir. Yağar kar ve buzlar Germanic' in yelken ve direklerinde birikip onun soğuk sulara batmasına neden olur. Bu limanda olması şanstır ve bir yanından rıhtıma yaşlanmış olarak kurtarılır.

1905 yılında satılmış ismi de Ottawa olmuştur. Denizlerde 1,5 milyon mil yol yapmış bu gemi 1911 yılında Türk denizleriyle buluşur. Nihat, Hamdi ve Abdurrahman beyler tarafından 25.100 altın liraya satın alındı ve Eğer müsaade ederlerse Padişah V. Mehmed Reşad' ın annesinin ismi Gülcemal' in ismini vermek istemeleri üzerine ismi gül çehresi, gül gibi güzel Gülcemal oldu.

Atatürk Gülcemal vapurunda

Gülcemal Atatürk'ü pek çok kez ağırladı.
Ve Cumhuriyet yılları... Gülcemal, Cumhuriyet döneminde de önemli görevler üstlendi. İsmet Paşa ve beraberindeki heyeti Lozan’ dan İstanbul’ a getirdi. Yine Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan nüfus mübadelesinde aktif görev aldı. Selanik ve Girit’ten Türkiye’ye gelen mübadilleri İstanbul, İzmir ve Karadeniz limanlarına taşıdı. Mübadilleri taşıdığı bu seferler sırasında acı tatlı bir sürü olaya tanıklık etti.

Edirne’de yaşamış bir Selanikli göçmenin anlattıkları şöyle;

Asıl vatanımız Türkiye idi, bilirdik...
Ama, oralarda doğduk...
Ben Vardar Nehri kıyısında bulunan, Yenice-i Vardar'a bağlı Işıklar( Aşıklar) Köyündenim. (Şimdi ki Evropos Belediyesi Kılkış'a bağlı) Çok yeşildi köyümüz.
Anamın yaptığı mercimekli börekleri yer, oyunlar oynardık. Anam duldu. Çağlayı andırır gözleri vardı. 
(Ölene kadar bana her haliyle Selanik’i hatırlattı, bu yüzden Yeşil Gözlü Selanik derdim ona) 
Çok güzel ve çok çalışkandı. Fakirdik. Zeytinliğimiz, üzümlüğümüz yoktu. Bulgur, bulamaç yedirerek büyüttü anam bizi...

Yabancı askerler kendisinin güzelliğini fark etmesin diye kömür isi sürerdi yüzüne. Hep soğan yerdi anam. Bir yabancı erkek yanına gelince, ağzı koksun, kendinden tiksinsin diye. Öyle korkardı.
Bu yüzden en çok o sevindi Türkiye’ye gelecek olmamıza. Kendini güvende hissedecekti çünkü Türkiye !!! için;

Direği sağlam bir gök kubbe o topraklar derdi hep...
Ben sekiz yaşındaydım oradan ayrılırken. Yanımıza eşya almadan at arabasıyla yola çıktık.
Önce Selanik’e geldik. Selanik’e vardığımızda ilk defa gördüğümüz Beyaz Kule çok etkiledi hepimizi. 
Burada, diğer kasaba ve köylerden, Mayadağ’dan, Gümence’den gelip aylardır bizi götürecek olan vapuru bekleyen başkaları da vardı.
Bekledikten sekiz gün sonra Gülcemal Vapuru göründü. Uzaktan Gülcemal inşallah cemalimiz güle döner dedi anam.
Çok kalabalıktı. Vapurda hastalananlar ve ölenler oldu. Ölenler hastalık yaratır endişesiyle denize atıldı...
Önce Tekirdağ’a geldik. Sonra İstanbul’a. Köyden başka ailelerle beraber bize gösterilen yerlere baktık. Anam Boğazı görünce 

Ben buralarda duramam dedi... 
Buranın deresi çok büyük kızanlarım suya düşer.
Bugün hala hatırıma geldikçe gülerim rahmetlinin bu sözüne.

Çoğunluk ilk önce Hayrabolu ve sonrasında Kırklareli merkezine yerleştirilirken, biz Edirne’ye yerleştik işte. Bir Rum ailenin viranesiydi ilk oturduğumuz ev. Sonra değiştirdik.
Yerliler 

Yarı gavur dediler önce... 
Sonra iyi komşu olduk tabi. Derken evlendik, çocuklarımız, torunlarımız oldu. Buralara kök saldık bu sefer. Annem, 

Atatürk’ten Allah razı olsun.
Bizi o kurtardı.
Yeni bir hayat sağladı. diyordu.

75 yıllık ömrünü tamamladığında görev yaptığı sürenin yarısını Türk gemisi olarak geçiren Gülcemal'den geriye ise Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 'İstanbul Destanı' adlı şiirinden şu dizeler kaldı:

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir,
Anadolu'da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir...
Süt akar cümle musluklarından;
Direklerinde güller tomurcuklanır
Anadolu'da toprak damlı bir evde çocukluğum;
Gülcemal'le gider İstanbul'a
Gülcemal'le gelir...


Paylaş

21 Ocak 2009

Sarı Gelin

















Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları sarışın anlamına gelen Kuman adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır.

Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin aşık olduğu bu sarışın güzel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde yaşamaktadır.
Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bu yazıda, Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle, onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birkaç varyantını tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması, tesadüf olamaz.

Kıpçakların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece sarışınlar diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).

Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü, yakışıklı oldukları, birçok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). Büyük şair Genceli Nizamî, İskendername adlı eserinde, Kıpçak güzelliğini dile getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak kızıydı. Apak' ın güzelliği, şairi derinden etkilemişti. Nizamî, eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49).

Kumanlar, XII. yüzyılda Gürcistan'da faaldiler. Gürcistan'ın parlak çağının başbuğu Kubasar, bir Kıpçaklıdır. Devletin, asker, maliye ve devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler. Kraliçe Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145).

Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan, onlara karşı savunmasız ve çaresiz kalmıştı. Gürcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet etti. Bunlar arasından çıkarılan 45.000 kişilik güçlü bir orduyla Selçuklulara karşı saldırılara başladı. Gürcüler, Kıpçak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143).

Sarışın, insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıpçaklar, Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı hanedanını, büyük bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve Göle dolayları, 1124'te Kıpçakların eline geçti. Gürcülerle aynı dini, Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar, kendi hesaplarına fethettikleri Kür ve Çoruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanuç dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk, Kıpçakların torunlarıdır (Kurat-1992: 84).

Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti, III. Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001). Bugün Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey ilçelerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında Müslüman olan bu Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır.

Azerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edebî eserlere de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid, Şeyh San'an adlı manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra kızı Müslüman eder. Birlikte kaçmağa karar verirler. Bunları takip eden kralın askerleri yetişince, âşıkların dileğiyle yer yarılır, âşıkları içine alır. Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar. Kızına ve yaptıklarına üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380).

Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmiştir. Türküye geçmeden önce, Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim:

Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e düşmüş. Şeyh San'an, çobanlık yapıyor, Penek padişahının domuzlarını güdüyormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti.

Şeyh, bu şekilde çile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik evladı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da aşık olmuş. Hıristiyan kız, şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma üzülen şeyh, Allah'a yalvararak kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta Müslüman olmuş. Yedi yıllık çilesi dolan şeyh, bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu. Bu ses, çilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi çalan, Geylani' nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş.

Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu gören Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş. Bunu gören saray halkı, durumu padişaha bildirmiş. Ordu, kaçak âşıkların ardına düşmüş. Şeyhle kız, Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış. Bu durum, Mısır'da Abdulkadir Geylani'ye mâlum olmuş. Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış. Şeyh, bu teberle kafir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek güzeliyle kırk mürid de cenge girmişler. Kırk mürit şehit düşmüş. Şimdi onların yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler. Bunların yattığı yer şimdi ziyaretgahtır. Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği, dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949).

Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer, Gürcü tarih kaynaklarında Bana olarak geçen Penek'tir. Penek, eskiden kalesi olan bir taht şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası günümüzde, Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür.
Paylaş

27 Kasım 2008

Mübadele



















Bir Milletin Canlı Toplumsal Hafızasındaki Travmatik Olay
Mübadele olarak geçen terim kökü Arapça’dan gelen değişim, değiş tokuş anlamına gelen bir kelimedir. Bu kelime gerek bizim gerek ise Yunanistan için sıkıntılı bir dönemin yaşandığı sürecin adıdır. Bu iki ülkede yaşayan ve bahse konu uygulamaya maruz kalmış olanlar için gelecek nesillere aktarılan bir çok acı olay ve mezara kadar gitmiş, gidecek doğulan yere özlem, hasret kalmıştır.

Onların torunları olsun gerek ise mübadeleye tabii olmamış ailelerden gelenler olsun bizim için onların ne hissettiği ve ne yaşadığı çok anlam ifade etmez, anlaşılamazda. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanılan ama bütün bir yüzyıl boyunca devam eden doğulan ve benim denilen toprağa özlem konusunu birde bizim gözümüzle yani Türklerin perspektifi ile bakmaya çalışacağım. Şunu ilk önce belirtmeliyim ki ister göç ister mübadele olsun bir insanın veya topluluğun kök salmış olduğu topraklardan ayrılması her zaman ruhsal sarsıntıya sebep olur.

Bir günlük gazetemizde mübadele hususunda bir akademisyenle yapılan söyleşide ( Sabah Gazetesi 17.11.2008 ) Anadolu Rumlarının bu süreçte çektiği sıkıntılar uzun uzun anlatılmıştır. Söyleşinin ana karakteri olan ve bu konuda görüşlerini ifade eden akademisyenimiz Anadolu Rumlarının topraklarından ayrılma sürecinin yine kendileri gibi olan karşı taraftaki Türklere göre daha sancılı ve trajik olduğunu iddia etmişti. Bunu da söyleşi içinde – Ya Türklerin çektiği sıkıntılar? – diye soran röportaj sahibine bu akademisyenimiz şöyle cevap vermektedir;

Böyle bir durum için kolektif hafızaya sahip olmak, belli bir eğitim, gelişim, sosyal ve kültürel düzeyde olmak lazımdır. Niğde’den gelen Rumlar bile çok zengin ve kültürlüydü. Türkiye’ye gelen nüfusun büyük kısmı eğitimsiz, dağınıktı.

Yukarıdaki paragraf dikkatlice incelendiğinde alaycı bir ifade, küçümseme ile bir gerçekliğin tespiti göze çarpmaktadır. Burada yapılan ilk tespitte bir mukayese görülmektedir. O da Anadolu Rumlarının gelen Rumeli Türklerine göre daha kültürlü ve sosyal olduğuna dair savı. Ben şahsen röportajı veren şahsın akademik geçmişine bakınca kendisinin kültür kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği düşüncesine kapılmanın saflık olacağını inanıyorum. Burada kültürü yeniden tanımlayarak yazıma devam etmek istiyorum.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre;
Tarihsel toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü olarak ifade edilir. Yine sosyolojik bir tanım olarak kültür bizi saran, insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır.

Bu durumda insanın aklına iki soru geliyor. Ya bahsi geçen akademisyen Yunanistan’dan Türkiye’ye göç eden Türklerin kültürleri hakkında bilgi sahibi değil veya art niyetli olarak onları kültürsüz, ilkel bir topluluk olarak atfediyor. Ben bu hususta iyi niyetli düşünerek birinci seçeneği yani Türk kültürüne vakıf olmadığı düşüncesini ikinci seçeneğe göre tercih etmenin daha uygun olacağı düşüncesindeyim.

Burada göç eden ve hala Yunanistan da yaşamakta olan Türklerin kültürel zenginliğini, mutfaklarını, folklorlarını, sözlü ve yazılı edebiyatlarını, giyim ve kuşam zenginlikleri gibi manevi ve maddi kültürel zenginliklerinin çeşitliliğini buraya aktararak yazımın konusunu başka bir sahaya çekmek istemiyorum. Ama meraklılarının - bilmeyenlerin başka kültürler ile mukayese etmeden önce Balkanlardaki Türk kültür çeşitlilik ve değerlerini dikkatle incelemesini tavsiye ederim.

Paragrafta gerçeklik içeren kısım ise Anadolu’dan gelen Rumların mübadil Türklere göre ekonomik anlamda zengin olması idi. Peki bunun nedeni nedir? Rumların çok akıllı, çok çalışkan, yüksek eğitimli ve kültürlü oluşlarına mı? Evet ilk bakışta bu kanıya varılsa da tarihin o kesiti nesnel olarak incelendiğinde hiç de öyle olmadığı görülecektir. Eğer bu konuda yargıya varılmak isteniyorsa Taner Timur, İlber Ortaylı ve yine Türkiye kökenli bir Rum olan Stefan Yerasimos gibi yazarların kitaplarını okumakta fayda vardır.

Aşağıya bu farklılığın yani Anadolu Rumları ile Yunanistan Türkleri arasındaki gelir farkının nereden kaynaklandığı hususunda kısa bir tarih bilgisi aktaracağım. Bu açıklamamda aynı zamanda Anadolu Türklüğünün de neden azınlıklara göre daha geri kalmış olduğu anlaşılacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun girmiş olduğu Kırım harbinin akabinde kazanan tarafta olmasına rağmen yabancı ülkelere olan borçlarını ödeyemeyeceğini belirtmesi üzerine savaştaki müttefikleri İngiltere, Fransa ile diğer Avrupa ülkeleri ona 1839 yılında yayınlaması hususunda tavsiyede bulundukları Tanzimat Fermanını güncellenmesi ve detaylandırılarak yeni bir ferman yayınlaması hususunda devleti sıkıştırmışlardır. En sonunda baskılara dayanamayan Ali paşa 18 Şubat 1856 yılında Islahat fermanını onaylar ve yayınlar. Bu fermanla azınlıklar Müslüman Osmanlı vatandaşları ile eşit haklara sahip oluyor gibi görünse de aksine durum azınlıkların lehine olacak şekilde gelişmişti.

Şöyle ki askerlik hususunda bedel ödenmesi halinde askerlikten muaf tutulacaklardı. Azınlıklar ile Türkler arasındaki davalar sözde tarafsız mahkemelerde görülecekti, Azınlık mensupları istediği kadar dini bina ve eğitim kurum açabilecek, işletebilecekti. Azınlık din adamlarına devlet maaşa bağlıyacaktı. (Bu hak Müslüman din adamlarından esirgenmişti.) Azınlık din adamlarının ve kiliselerin mülklerine hiç bir şart ile el konulamayacaktı.

Bu ve bunun gibi o günkü şartlarda aydınların ve halkın genelinin tepkisini çekmeyen maddeler daha sonra ortaya çıkacak toplumlar arası büyük ekonomik uçurumların sebebi olacaktı. Büyük bir coğrafyaya sahip olan Osmanlı devletinde askerlik çok yıpratıcı ve meşakkatli bir hizmetti. Bir yerinde muhtemel ölümünde olduğu bu askerlik görev süresi ihtiyat süresi de dahil toplamda on yıldı. O geniş toprakların sınırlarında çıkan her savaşta ve içinde çıkan her ayaklanmada oraya asker sevk ediliyordu. Askere giden bir kimsenin herhangi bir dağda veya çölde hayatını kaybetmeden sakat bile olsa görev süresini tamamlayıp evine geri dönmesi mucize mukabilinden sayılmaktaydı.

İslahat fermanı o süreye kadar Osmanlı ile iyi geçinme siyaseti güden başta İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri için siyaset değişikliğine sebep oldu. Artık borcunu ödeyemeyeceğini ilan eden Osmanlı bir sömürge ülkesi konumunda olmanın tavına gelmişti. Bu ülkeler aralarında vardıkları konsensüse göre Osmanlı devleti parçalanmasının gerektiği güne kadar müşterekçe ve birbirlerinin hakkına tecavüz etmeden sömürülmeye devam edilecekti.

Bir çok Avrupa ülke vatandaşı tüccar – işadamı Osmanlı devletine göç ederek Selanik, İzmir, Mersin, Lazkiye, Beyrut, İstanbul, İskendurun gibi liman kentlerine yerleşti. Eski tabirle Levanten denilen bu tüccar ailelerin fertleri Anadolu ve Rumeli’nin içlerine kadar giriyor, satın aldıkları ürünleri limanlara getirterek oradan Avrupa ülkelerine satılmak üzere gönderiyordu. Yine Avrupa’dan gelen fabrika ürünlerini bu yolla devletin muhtelif yerlerine göndererek satıyorlardı.

Osmanlı toplumunun yabancısı olan ve yerli halkla ciddi algı farklılıkları olan Levantenler ülke içinde rahat dolaşamıyor – arzu ettikleri ticari dolaşımı sağlayamıyorlardı. Önlerindeki en önemli engel Anadolu ve Rumeli Türklerinin gururlu oluşları ve kendilerinden farklı gördükleri bu insanlara itimat etmeyişleri idi.

Tanzimat fermanın arkasından gelen ve daha önce tanınan hakları genişleten, hatta avantajlar sağlayan İslahat fermanın ilan edilmesi ile o zamana kadar içe kapalı bir cemaat yapısı içinde yaşayan – sosyal hayatta çok dikkat çekmeyen azınlık toplumları, Anadolu ve Rumeli topraklarının içine ulaşmak isteyen Avrupalı tüccarların dikkatini çekmeye başladı. Avrupalı – Levanten tüccarlar Rum ve Ermenileri kendi hesaplarına satım ve alım yapmaları için görevlendirip, Anadolu ve Rumeli’nin en ücra yerlerine kadar göndermeye başladı. Bunlar Müslüman tabanın kendilerinden gördükleri kimselerdi, çoğunluğu ile yüzyıllara dayanan komşuluk ilişkileri vardı. Azınlık mensubu bu kompradorlar gitdikleri bölgede veya kendi yaşadıkları yerde hesabına çalıştıkları şirket veya şahıs adına hareket ediyor en uygun fiyata mal topluyor, en fahiş fiyata mal satıyorlardı. Levantenler en sonunda kendi hesaplarına çalışacak en uygun kitleyi ve kar marjlarını yükseltmenin yolunu bulmuşlardı. Artık azınlık mensupları arasından kompradorlar ( Çalıştıkları şirket veya tüccarlar adına alım – satım yapan yerli aracı. ) çıkmaya ve çoğalmaya başlamıştı.

Bu yapı o kadar hızlı gelişti ki azınlık mensubu kompradorlar Osmanlı coğrafyasının her yerinde cirit atıyordu. Müslüman üretici ve alıcılar yabancılara göre kendilerinden gördükleri azınlık kesimi ile ticaret yapmaktan çekinmiyorlardı. Zamanla güçlü bir finansa sahip olan bu kesim erkek nüfusunun büyük kısmı askerde olan Türk toplumundan ekonomik sıkıntıya giren kişi ve ailelere borç verme yoluyla tefecilik yapmakta, ödeyemeyenlerin münbit tarla ve bahçelerine el koyarak geniş arazilere sahip olmakta idiler.

Azınlıkların çoğu yükselen gelir seviyeleri sayesinde bulundukları ortam içinde ve devlet nazarında itibarlı bir iş adamı konumunda idi. Bulundukları kentlerin en mutena semtlerinde büyük konak ve saray yavrusu binalarında yaşıyorlardı. Buraya gelmişken bize konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını umduğum bir anekdotu aşağıya aktarmayı uygun buldum. Mustafa Kemal Paşa Mersini ziyaret ettiğinde kalabalık bir yerli halk kitlesi onu karşılamış büyük ve gösterişli binaların bulunduğu sahil boyunca yürümeye başlamışlardı. Yol üzerinde gördüğü büyük evlerin güzelliğinden etkilenen kurtarıcı bir binayı göstererek bu bina kime aittir diye sorunca halktan biri Agop efendinindir demiş. Paşa yanındakini sorunca başka bir ses Bogos efendinindir diye seslenmiş. Bir sonrakini sorduğunda ise Yani efendinindir denmiş. Paşa halka dönerek – Efendiler onlar bunları yaparken siz nerede idiniz? diye sorunca bir yaşlı zat ileri çıkarak Paşa hazretleri onlar bunları yaparken biz Yemenin çöllerinde, Kafkasya’nın dağlarında savaşta, Balkanda eşkıya takibindeydik demiş.

Konuya dönecek olursak Kiliselerin ve azınlık din adamlarına Islahat fermanı ile tanınan etki ve dokunulmazlık azınlık içinde bilindiğinden, o kesimle iyi geçinmek, arayı sıcak tutmak zorunlu idi. Bundan dolayı azınlık mensubu zenginler kilise ve din adamlarına yüksek meblağda yardım ediyor, vakıflar bağışlıyorlardı. Azınlık mensuplarının var oluş sebebi olarak görülen bu dini önderler himayelerindeki parayı cemaatlerinin menfaatine kullanıyordu. Okullar, hastahaneler, kiliseler açılıyor, zor durumda kalmış, fakir azınlık mensuplarına yardım ediliyor en önemlisi ise Anadolu ve Rumeli Türk toplumunda erkek iş gücü ve nüfusu devamlı azalır, düşerken azınlık mensubu gençlerin askere gitmemesi için onların askerlik bedelleri ödeniyordu. Ülkenin asli unsuru ile bu kesim arasında açılan ekonomik uçurum ve devletin aciz görünümü azınlık mensuplarını devletten daha çok hak talep etmeye hatta baskın bir milliyetçilik olgusu ile organize olarak bulundukları devletten toprak kopararak bağımsız devlet kurma ( Ermenistan ) veya başka bir ülke ile birleşme ( Yunanistan ) yolunda çalışmaya onları teşvik etmişti. Levantenlerin ve onların iş ortağı azınlıkların ülke ekonomisinde baskın rolü üstlenmeleri ve batıdan gelen ucuz fabrikasyon ürünlerinin Osmanlı piyasasına hakim olması sanayileşme sürecine girememiş olan ülkede el işi iptidai çalışan bir çok atölyenin kapanmasına sebep olmuştu. Artık Türkler aç kalmamak için üretip, satıyordu. Sürekli çıkan savaş ve ayaklanmalar yüzünden askeri harcamaların karşılanması için konulan vergiler halkta yılgınlık uyandırmış hatta bazı illerde ciddi huzursuzluklara, halk hareketlerine sebep olmuştu. Pazar ekonomisi devletin aleyhine işliyordu.

Bu süreç ile Balkan savaşına (1912 – 13) kadar devam etti. Balkan savaşında Osmanlı devleti çok kısa bir zaman içinde 125 bin km2 toprak kaybetti. Devlet yönetiminde bulunan İttihat ve Terakki yönetimi savaş müddetince gerek Anadolu’da ki gerek ise Rumeli’de ki vatandaşı azınlıklardan gördüğü hainlik ve ilgisizliği unutmamıştı. Bu azınlık sorununa bir çözüm bulmanın ve yeni bir yapılanmaya gidilmesinin gerekliliği hususunda karar almıştı. Parti en iyi çözümün ekonomiyi millileştirmekten geçtiğini ve asli unsur olarak Türklerin yeniden ticaret sahasına dönmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla çalışmalara başlandı. Önce Yunan hükümetinin destek ve teşvikiyle Yunan vatandaşı bir çok Rum’un 1890’lardan itibaren Aydın, Balıkesir illerimizin kıyı şeridine yerleşmeye başladığı hükümetçe de bilinen ve endişelenen bir gelişme idi. Ayrıca bu yerleşimciler ilerde gerçekleştirilmesi mümkün olacak olan Yunan devletinin yayılmacılık siyasetinde görev alabilecekleri tarihi yaşanmışlıklarda görülmüştü.Gerçektende buna I. Dünya savaşı sonunda teşebbüs edilmiş Ege dağlarında teşkilatlanan Rum çeteleri erkeklerinin çoğu askerde olan Türk köylerini, nahiyelerini basarak halka tacizde ve tecavüzde bulunmuşlardır. Esas maksat bölgeyi Türklerden arındırmak ve onları sindirmekti.

I.Dünya savaşı akabinde yenik kuvvetler tarafında kalan Osmanlı devleti haksız bir şekilde işgale uğramış, daha düne kadar Türkler ile komşu olarak yaşayan Rumlar gerek Yunan gerekse diğer işgal ordularının lehine taşkınlıklar yapmış, Türk yerleşim birimlerinde terör estirmiş akla hayala gelmeyen cinayet ve tecavüzler yapmışlardı. Tabi burada geneli tenzih etmek gerekir. Özellikle iç Anadolu’da yaşayan ve aslen Türk olup Türkçe konuşan Ortodokslar Karaman Türkleri milli mücadele aleyhine hiçbir olaya karışmadıkları gibi aksine Ankara hükümetini ve Kurtuluş savaşını desteklemiş bu yolda can yürekten çalışmalara katılmış, katkıda bulunmuşlardır.

Savaşın Türkiye’nin lehine sonuçlanmasının ve ulusal varlığının teyidi olan Lozan anlaşması 20 Kasım 1922’de imzalanmıştır. Aynı zamanda bu anlaşmanın belli maddeleri ile iki ülkede yaşayan ve azınlık olarak kabul edilen iki toplumunda kaderi çizilmiş oldu. Çünkü artık beraber yaşamının mümkünü yoktu. Bizde evlat onlarda kuyruk acısı vardı. Yapılanlar ve yaşanılanlar kolay kolay unutulacak şeyler değildi. Bazı tarihçiler mübadelenin ana sebebinin ülkelerin içinde bulunan yüksek orandaki farklı din ve etnik yapının o ülke için tehdit oluşturmasından kaynaklandığı savını ileri sürerler. Evet bu belki başlıca etmen ama ben bu konuda bazı iktisatçıların ileri sürdüğü başka bir düşünceye de katılıyorum. Şöyle ki; Bu mübadele kararının daha önce İttihatçıların arzuladığı ama gerçekleştiremediği ekonomiyi millileştirme çalışmasının başarıya ulaşması yolunda atılmış en ciddi adım olduğuna inanıyorum. Mübadele konusu tartışılırken bu husus da göz ardı edilmemelidir. Yeni kurulan bir ülkenin ekonomisinin azınlıkların elinde olması bir bacağı olmayan insanın sağlam koşucularla maraton koşması kadar mantıksız olurdu. Sonuçta mübadele ile hem iç güvenlik hem de ekonomi üzerine sonradan çıkması muhtemel bir çok engel ve sorundan kurtulunmuş olunacaktı. Azınlıkların, Türkiye üzerine planları olan batılı güçlü ülkelerce nasıl kullanılabileceği ve bunların bahane edilerek yeni devletin iç işlerine müdehale edilebileceği gerçeği Osmanlı pratiğinde çok trajik bir şekilde yaşanmıştı. Ayrıca Anadolu Türklüğü onca savaşın arkasından bir de Kurtuluş savaşına girmiş çok yıpranmış nüfusu koca toprak parçası, üzerinde sahipsizlik hissi uyandıracak şekilde azalmıştı. Rumeli’nden getirilecek nüfusla Ermenilerin tehcirinin akabinde gerçekleşen Rumların göç ettirilmesi ile daha da ıssızlaşmış olan köyler, kasabalar, şehirler yeniden şenlenecek, iş gücü oranı artacak ve en önemlisi yeni ülkenin kendini savunabilmesi için gerekli olan asker sayısının arzu edilen orana ulaşması sağlanacaktı.

Onaylanan Anlaşmanın koşulu gereği bir süre sonra mübadele işlemi başladı. Adalar denizinin iki yakası arasında gemiler, Trakya’da sınırın iki tarafı arasında ise trenler devamlı insan ve eşya taşıyorlardı. O günleri yaşamış olanlar iki azınlık toplumu üyelerinin birbirleri ile mukayese edildiklerinde aralarındaki farkın net olarak görülebildiğini ifade etmektedir. Bu yazıyı kaleme alanın dedesi 14 yaşında yaşamış olduğu o günler ile ilgili anılarında iki azınlık arasındaki farkını şöyle ifade etmişti;

Yunanistan sınırını geçip trenimiz Edirne istasyonuna vardığında yan hatta geldiğimiz yöne gitmek için bulunduğumuz katarın hattı boşaltması için bekleyen başka bir katarla karşılaştık. İçi bizim muadilimiz Rum mübadiller ile dolu idi. İlk dikkatimi çeken hepsinin Avrupalı kıyafetler içinde oluşları idi. Bayanlar uzun roplar giyinmiş, omuzlarında şallar başlarında siperli şapkalar ve baş örtüleri vardı. Erkeklerin üzerlerinde ise pantolon, ceket, yelek, ayaklarda iskarpin başta ise fötr şapka birkaç kişide ise fes vardı. Bizim bayanlar da ise üzerlerine aldıkları cüppeye benzeyen siyah renkte ince kumaştan yeldirme denilen bir giysi, altlarında şalvar, başlarında beyaz baş örtüsü vardı. Erkeklerimizin kıyafetleri ise başta fes, üstte yelek, belde kırmızı kuşak, bacaklarda siyah poturdan ibaret olup ayaklarımızda çarıklarımız vardı. İkinci dikkatimi çeken şey onların arasındaki genç erkek nüfusun fazlalığı idi. Bizim erkek nüfusumuz son Balkan harbine gitmiş bir çoğu geri dönmemişti. Geri dönenlerin ise ya uzuvları eksik veya aldıkları yaradan dolayı hareketleri kısıtlı idi. Sağ olup eli ayağı tutanların Balkan harbinden sonra terhis edilmediğini biliyorduk en son sağ olarak 1918 senesinde köye dönmüş olan 1916 ‘da Irak cephesinde savaşırken İngilizlere esir düşen ve iki yıl Hindistan Bombay’da bir esir kampında kaldıktan sonra ancak mütareke imzalanınca serbest bırakılmış bir kişiydi. Diğerlerinden ise köye hiçbir haber ulaşmamışdı. Köyde beş evladının hepsini Balkan savaşındaki Çatalca muharebesinde kaybettiği için çıldıran ve bütün gün köyün içinde oğullarının ismini sayıklayarak dolaşan bir kadıncağız vardı. Yani bizde erkek olarak çocukların dışında 13 – 15 yaşlarında gençler ile 60 yaşın üstü ihtiyarlar vardı. Dikkatimizi çeken diğer bir şey onların eşya olarak yanlarında götürdükleri idi. Büfeler, koltuklar, konsollar, avizeler, şamdanlar filan bizim yanımızda ise lengerler, ibrikler, bakraçlar, kilimler ve yer sofraları mevcuttu. Onlardan utandığımızı hatırlıyorum. demişti. ( Hatırlatmalıyım ki yukarıda tasviri yapılan Türkler en azından 700 yıl Rumeli’yi yönetmiş asli unsurun mensuplarının o günkü içler acısı halidir. Diğer taraf ise yine bizim 1000 yıl himayemizde yaşamış bir azınlık topluluğu.)

Şimdi yukarıda anlatılanlar çerçevesinde tekrar mukayese edildiğinde Türklerin eğitime önem vermediği ve cahil oldukları ileri sürülecektir. Bunu iddia edenler Osmanlı devletinin son 30 – 40 yılında yapılmış olan rüştiye ve idadi gibi okulların Yunan ve Bulgar orduları tarafından Balkan harbinde yakılıp yıkıldığını, sağlam olanlarına da el konulduğunu ya bilmez yada görmemezlikten gelir. O dönemlerde Rumeli ve Anadolu’da olan azınlık okulları ise hiçbir engelleme ile karşılaşmadan çalışmış, eğitimine devam etmiştir.

Bu noktaya gelmişken Atatürk’e dolayısı ile mübadillere yapılan bir iftirayı ve haksızlığı da düzeltelim. Yunanistan’dan gelen mübadillere yönelik en ciddi eleştiri onlara Türkiye’nin en güzel topraklarının verildiği ve bu hususta Anadolulu Türklerin istismar edildiğidir. Bunu kanıtlamak içinde Atatürk’ün o coğrafyanın insanı olduğu için gelenleri kayırdığı yani hemşehricilik yaptığı iddiasıdır.. Bu Atatürk’e yapılmış haksız bir iftiradır ki böyle bir olayın gerçekleşmesinin onun yüksek karakterine ne derece aykırı olduğunu yine yaşanmış bir olayı aşağıya aktararak kanıtlamaya çalışacağım.

Bir ziyaret için bulunduğu binadan çıkarken Atatürk’ün önü yaşlı bir kadın tarafından kesilmiş, kendisinin Selanik’te oturdukları semtte kapı komşuları olduklarını ve onun çocukluğunu bildiğini ayrıca annesinin de o zamanlar yakın arkadaşı olduğunu belirtmiş, oğlu için bir konuda iltimas talep etmişti. Atatürk bu talebi kibarca geri çevirerek medeni bir devletin hukuk üzerine yürümesi gerektiğini bu sebeple de kimseye kayırımcılık yapılamayacağını ona ifade etmişti. Böyle bir insanı ayrımcılık yapmakla suçlamak tam anlamı ile iftiradan başka bir şey değildir. Yunanistan’dan gelen Türklerin şansı onların Rumların ve tehcir sebebi ile Ermenilerce terk edilmiş olan yerleşim birimlerine iskan edilmiş olmalarıdır. Çünkü daha önce yukarda da vurguladığım gibi Rumların ve Ermenilerin sahip olduğu topraklar zaman içinde yükselen ekonomik imkanları ile satın aldıkları, bulundukları bölgenin işlenebilir en değerli, münbit arazileri idi. Aynı politikayı yani boşalan yerleşim birimlerine Türkiye’den Yunanistan’a göçen Rumların iskanını Yunan hükümeti de uygulamak istemiş fakat Rum mübadiller kendilerine yerleşmeleri için önerilen araziler ile Türkiye’de bıraktıkları topraklarını mukayese edince büyük bir hayal kırıklılığına uğramışlardı. Boşalan Türk köyleri dağlar içinde barınımı ve ulaşımı zor yerlerdeydiler. Ayrıca arazi olarak sadece tütün ekimine müsait tarlalar ile karşılaştılar. Onlar ise tütün ekimi hakkında hiçbir bilgiye sahip değillerdi. Ayrıca o coğrafya çok kısa bir süre önce yaşanmış olan Balkan savaşları ile sonrası olmuş silahlı çatışma ve mücadelelerinin yıkım izlerini taşıyordu. Bu sebeple bir çok Rum Türklerden kalan yerleşim birimlerinden ayrılarak Selanik, Pire gibi büyük kentlerin varoşlarına doğru yeni bir göç dalgası başlattılar.

Yazıma son verirken mübadele döneminde en çok acıyı çekenlerin yukarıda da ifade ettiğim kendileri Türk, dilleri Türkçe olan Karaman Türkleri için daha da travmatik olduğunu kabul etmeliyim. Türklerle sonu yenilgi ile bitmiş bir savaştan çıkmış olan Yunanistan’da halkın acıları taze ve Türk olan her şeye karşı tepkili idiler. Bu yüzden özellikle Karamanlılar bulundukları ülke içinde çok horlandılar ve itilip – kakıldılar. Daha doğrusu dinlerinden dolayı Türkiye, soy ve dillerinden dolayı da Yunanlılar tarafından cezalandırıldılar.

İşte tarihimizde mübadele olarak bilinen ve o sürece kadar gelen olayların serencamı bundan ibarettir.

Şunu burada belirtmeliyim ki tarihi bu günün imkan ve koşulları ile değerlendirmek, haklı – haksız tespit etmeye çalışmak yine tarihin kendisine ve gerçeklere yapılmış en büyük hakarettir. Tarihe o günün koşulları içinde bakmak ve eleştirmek gereklidir. Bu ise ancak eğitimli bir insanın metodudur diğeri ise ancak ön yargılı cahilce bir bakış açısı olur.
Okan Balcıoğlu'dan alınmıştır.
Paylaş

23 Kasım 2008

Karamanlılar



















Bugün Türk dünyasının büyük bir çoğunluğunun İslâm dinine mensup olduğu bilinmekle birlikte, Musevî Karaylar ve Kırımçaklar, Budist Tuvalar ve Sarı Uygurlar ve Hıristiyan Gagauz, Çuvaş, Kreşen Tatar, Hakas, Saha, Dolgan ve Tofa-Karagas gibi Türk boylarının da var olduğu çoğu zaman gözden kaçırılabilmektedir. Diğer taraftan, Türk oldukları şüphe götürmeyen ve Müslümanlıktan farklı inançları benimseyen bu toplulukların dışında günümüzde dilleri, adet, gelenek ve görenekleriyle Türk dünyasıyla benzer özelliklere sahip iki Hıristiyan topluluğun daha varlığı dikkat çekmektedir: Karamanlılar ve Urumlar olarak adlandırılan bu Hıristiyan topluluklardan ilki 1924 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Türk-Yunan Ahali mübadelesi sözleşmesi ile Anadolu’dan Yunanistan’a gönderilen ve Rum olarak değil de, Karamanlı olarak adlandırılan Ortodoks Hıristiyanlardır. Urumlar ise, 1783 yılına kadar Kırım’da yaşamış, daha sonra II. Katerina tarafından Kırım’dan çıkarılarak günümüz Ukrayna topraklarında özellikle Donetsk bölgesine yerleştirilen Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyan bir topluluktur. Bu bildiride adı geçen bu iki topluluğun tarihî süreçteki durumu ve sosyo-kültürel yapıları 2001 yılında Yunanistan’da ve 2002 yılında Ukrayna’da gerçekleştirilen saha çalışmaları ve literatür taramaları sonucunda elde edilen ilk veriler ışığında değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Karamanlılar
Karamanlı isimlendirmesi ilk defa 1553-1555 yılları arasında İstanbul ve Anadolu’yu dolaşan Alman seyyah Hans Dernschwam tarafından İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü adlı eserinde kullanılmıştır. Dernschwam, bu isimlendirmeyi İstanbul’da Yedikule yakınlarında bir mahallede oturan ve Karamanos denilen ve Karaman’dan geldiğini belirttiği bir topluluğu nitelemek için kullanmıştır. Ortodoks Hıristiyan olan ancak hiç Yunanca bilmeyen ve Türkçe konuşan bu insanları İstanbul’a getiren kişi Sultan I. Selim’dir (Dernshwam 1992: 78; Jaschke 1964: 98). Evangelinos Misaelidis ise, bu isimlendirmenin Karaman’dan gelenleri ifade etmek için kullanıldığını ve: “Anadolululara Karamanlı ismi ta Sultan Murad Han-ı Gazi hazretlerinin asrından sehven(yanlışlıkla) İstanbul’un Karamanından dolayı kalmıştır. Şöyle ki, Anadolu’dan İstanbul’a gelen taşçı, duvarcı, sıvacı ustalarının ve amelenin cümlesi büyük Karaman ile Küçük Karaman’da otururlar idi. Ve devlet ebniyesine (binalarına) veyahut onun bunun binasına ustalar iktiza ettiğinde, “gidin birkaç nefer Karamanlı usta getirin” derlerdi, yani Karamanda oturan ustalardan demek idi. Ve ustaların kaffesi Anadolulu olduklarından vakit geçerek, İstanbullular kaffe-i Anadoluluları Karamanlı zanneylediler. Ve böylelikle bu isim kalmış ise de yanlıştır, asıl Karaman İstanbul’dadır” demek suretiyle isimlendirmenin İstanbul’daki küçük Karaman ve büyük Karaman isimlendirmelerinden kaynaklandığını vurgulamaktadır (Anhegger 1979-80: 149; Ekincikli 1998: 124).

Bu iki görüşten ilkinin Anadolu’daki Karaman’a ikincisinin de İstanbul’daki Karaman’a atıfta bulunmasına paralel olarak anılan bu topluluğun coğrafi bir isimlendirmeye dayanarak Karamanlı şeklinde adlandırıldıkları görüşü geniş kabul görmektedir. Karamanlı isimlendirmesi ile ilgili olarak dilleri dışında aralarında Türkçe adlara da rastlanan bu Ortodokslara Orta Anadolu’nun Karaman bölgesinde rastlandığından dolayı Karamanlı Rumlar adı verildiğine dikkat çeken Semavi Eyice gibi Karamanlıların her ne kadar Anadolu’nun bir çok yerinde yaşadığını belirtmekle birlikte çoğunluğun Anadolu Türkmen Beylikleri döneminde Karamanoğulları Beyliğinin hüküm sürdüğü topraklarda yaşadığını dile getirenler (Eyice 1962: 102, 369) bunun dışında Suriye’den, Balkanlar’a, Besarabya’ya, hatta Kırım’a kadar uzanan daha geniş bir coğrafî alan içerisinde (Tesalya, Makedonya ve Tuna’ya kadar uzanan bölgelerde, Basarabya, Odessa ve Mariupol’de (Zdanow)) Türkçe konuşan Ortodokslara rastlandığı (Eckmann, 1950: 165) vurgulanan bir gerçektir. Bu geniş coğrafya içerisinde ise Anadolu’da Trabzon-Fırat-Toros-Silifke hattından batıya düşen kısmın, özellikle Kayseri, Nevşehir, Niğde, Konya ve Karadeniz sahil mıntıkasının ayrı bir yeri vardır. Çünkü bu alan yukarıda da belirtildiği gibi Türkçe konuşan bu Ortodoks topluluğun yoğun olarak yaşadıkları yeri oluşturmaktadır (Anhegger 1988: 73).

Coğrafî isimlendirme açısından bakıldığında; genel bir ifadeyle orta Anadolu’ya hâkim olan Karamanoğulları beyliğinin sınırları içindeki alanda sıklıkla Türkçe konuşan Ortodokslara rastlanması Karamanlı isimlendirmesinde önemli bir veri niteliğindedir denilebilir. Bu bağlamda, 13.yy. ‘da Anadolu topraklarında yaşanan gelişmelerin ayrı bir önemi vardır. 1256 öncesinden başlayarak Anadolu Selçukluları’nın Moğol nüfuzuna girmeleri ile Baba İshak müridlerinden (Ocak: 2000) olan Nure Sufî’nin oğlu Kerimüddin Karaman babasının sahip olduğu etki alanını genişletmiştir. Bu arada Karamanoğullarına IV. Kılıç Arslan ve kardeşi II. İzzeddin Keykavus arasında yaşanan taht mücadelesinde rastlanmaktadır. Bu mücadele II. İzzeddin Keykavus’un Bizans’a sığınması (1260) ve Kılıç Arslan’ın ülkenin tek hükümdarı olarak Konya’ya yerleşmesi ile son bulurken, bu olayı İzzeddin Keykavus’un safında yer alan uç beylerinin isyanı takip etmiştir (1261). Türk-Moğol kuvvetlerinin isyanı bastırması ile Karaman Bey kardeşleriyle birlikte harekete geçtiyse de yenilgiye uğramış ve bu yenilgi sonrasında da kardeşleri asılmıştır. Yine 1261 yılında Karaman Bey ölmüş, ancak bu olay Anadolu’daki Karamanlıların mücadelesinin sonu anlamına gelmemiştir. Bu tarihten sonra da Karamanoğlulları Anadolu’daki Moğol hâkimiyetine karşı mücadeleye devam etmişlerdir. Selçuklu Sultanlığı’nın İlhanlı idaresi altına girdiği dönemden başlamak üzere adına sıkça rastlanan Karamanoğulları, Osmanlı Devleti idaresi açısında da sürekli uğraşılması gereken bir güç olarak varlığını korumasını bilmiştir. Ancak, Osmanlı Devleti’ne karşı Haçlılarla dahi ittifak yapmayı göze alan Karamanoğulları, 1487 tarihinde Osmanlı idaresi altına girmiş ve Karaman 1500 yılında bir eyalet hâline getirilmiştir (Uzunçarşılı 1988:2-35). İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’ni uzun süre meşgul eden bu beylik döneminde özellikle Ermenak, Anamur, Larende (Karaman), Aksaray, Konya ve Niğde’de inşa edilen bir çok eserin Karamanoğullarının Selçuk Saltanatının takipçileri olduklarının bir göstergesi olduğuna dikkat çekmektedir. Benzer şekilde, Claude Cahen de Karamanlıların Selçukluların ana kolu gibi hareket ettiklerini ve diğer Türkmenler gibi Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’u desteklediklerini belirtmektedir( Uzunçarşılı 1998: 36; Cahen 1985 : 204).

Tarihî süreç içerisinde Osmanlı devleti karşısında bir güç olarak varolmaya çalışan Karamanoğlularının hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayan ve Türkçe konuşarak Türkçe isimlere sahip bu Ortodoks Hıristiyan topluluğun isimlendirilmesinde yaşadıkları coğrafyaya dayanıldığı görüşüne paralel olarak, bir noktaya daha temas etmenin bu isimlendirme konusunda farklı bir boyutu ortaya çıkaracağına inanmaktayız. Anadolu’da mevcut Karaman coğrafî isimlendirmesi bir yana bırakılacak olursa aynı isimlendirmeye yani Karaman’a ve doğrudan Karamanlı -Karamanie olarak adlandırılan bir topluluğa Bizans tarihi kaynaklarında rastlanmaktadır. Edouard de Muralt’ın, Essai de Chronographie Byzantine pour Servir à l’Examen des Annales du Byzantine Empire et particulierment Des Chronographes Slavons de 395 à 1057 başlıklı eseri incelendiği takdirde, İstanbul şehrinin Latin hakimiyeti altında olduğu dönemde Edirne’ye bir saldırının gerçekleştirildiği (1205) ve bu saldırıda Ulahya (Eflak) ve Karamanie krallarının Edirne’yi ele geçirdikleri görülür. Haçlılardan on kat daha güçlü durumdaki 120.000 kişilik Kuman, Bulgar ve Ulahlardan oluşan büyük bir ordunun başındaki Johannes Edirne’yi kuşatırken, Kumanlar Haçlıları kendilerini takibe zorlayıp bir tuzak kurarak onların bölünmelerine sebep olup yenilgiye uğratmışlar ve Latin imparatorunu esir alıp Tırnova’ya götürmüşlerdir (Muralt t.y. : 285). Muralt’ın eserinde Ulahya kralı ile birlikte bahsi geçen Karamanie kralının kim olduğu burada üzerinde önemle durulması gereken bir nokta iken, yine Anadolu’da Alaşehir (Philedelphia)’in 1304 yılında Türkler tarafından kuşatılması hakkında Muralt’ın verdiği bilgiler bir diğer önemli noktayı daha ortaya çıkarmaktadır. Anadolu Türklerinin gerçekleştirdikleri bu kuşatmada Türk tarafından gelecek takviye güçleri engellemekle görevli Alişir isminde bir komutandan ve emrindeki Karamanie’lerden bahsedilmektedir (Muralt t.y.: 8). Burada bahsedilen Alişir’in ve emrindeki Karamanie’lerin kimler olduğu ve adlarının neden Bizans safında geçtiği ve Edirne kuşatmasında bahsi geçen Karamanie ülkesinin neresi olduğu sorusu Bizans İmparatorluğu hizmetinde çalışan binlerce Peçenek, Uz, Kuman Türkleri ve en az onlar kadar Bizans’a hizmet etmiş bulunan bir çok Anadolu Türkmeni ile ilgilidir. Zira, M.S. 5.yy.’da Hunlar’dan başlamak üzere Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman Türklerinin Hıristiyanlığı kabul etmeleri şartı ile Bizans İmparatorluğu’nda başta ordu olmak üzere çeşitli dinî ve hatta idarî ve diplomasi mekanizmalarında bir çok göreve getirildikleri bilinmektedir. Diğer taraftan, yukarıda da değinildiği gibi adı geçen bu Türk boyları dışında Anadolu Türkmenleri de ön koşul olarak Hıristiyanlığı kabul ile benzer hizmetlerde bulunmuşlardır. Burada Balkanlardaki Türk boyları dışında Bizans’a hizmet veren Anadolu Türklerinin farklı bir isimlendirmeyle anıldığının da altını çizmek gerekmektedir. Türkopoller olarak1 adlandırılan ve ağırlıklı olarak askeri sınıf içinde görev alan Türkmenler arasında oldukça ünlü olan birkaç örneğe burada yer verilebilir: Vatopedi manastırında keşiş olan Sergios Türkopoulos (Savvides 1993: 125), megas primikerios ünvanlı ve Vardar Türklerinin başındaki kişi olarak bilinen ve yine 1098 yılında Haçlılara Antakya’ya kadar eşlik eden Bizans komutanı Tatikios (Megali Elliniki Egkyklopedeia 1933: 22), yine megas domestikos (doğu ve batı Bizans orduları başkumandanı) ünvanlı John Aksukhos Garzya 1984: 83-91; Krumbacher 1895: 10; Khoniates 1995; Muralt t.y.: 143), XI.yy.’ın tanınmış kumandanlarından George Maniakes (Muralt t.y.: 228; Mikhail Psellos’un Khronografyası 1992; Vasiliev 1952: 312) ve bu ünlü isimlerin dışında Nicephorus Prosouchos, Tziknoglos, İshak, Pairames, İlhan (Muralt t.y.: 145; Brand 1989: 4,7,11) gibi ve bugün dahi Yunanistan’da Aynaroz’daki (Athos) manastırlar arasında ayakta durmakta olan Kutlumuş manastırı adındaki manastırın

1 Türkopoller hakkında bkz.: ‘Tourcopoloi”, Megali Ellniki Egkyklopaideia, c.23, 1933, s. 235;
Alexis Savvides, “Late Byzantine and Western Historiographers on Turkish Mercenaries in
Greek and Latin Armies: Turcoples /Tourkopouloi” in Making of Byzantine History, Studies
dedicated to Donald M. Nicol, ed. by Roderick Beaton and Charlotte Rouche, Variorum, 1993,
s.122; K. Amantos, “Tourcopoloi”, Ellinika, v. 40, 1933, s. 325; Charles M. Brand, “ The Turkish
Element in Byzantium, Eleventh- Twelfth Centuries”, Dumbarton Oaks Papers, vol.43,1989, s.13.

kurucusu, Selçuklu sülâlesi mensubu olduğu dahi iddia edilen, Kutlumuş’un (Nastase: 1985: 263-368; Brand 1989: 6) Anadolu Türk’ü oldukları Bizans kaynaklarında açıkça belirtilmektedir.

Kutlumuş’un Selçuklu sülâlesi mensubu olup olmadığı ayrı bir inceleme konusu iken, Bizans kaynaklarında açıkça ifade bulan bu Türklerin varlığı yanında yukarıda değinilen Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un Bizans’a sığınması olayını biraz daha detaylı bir biçimde incelemek gerekmektedir.

İzzeddin Keykavus kardeşi ile olan taht mücadelesi sonrasında Bizans’a sığınmasını takiben maiyetindeki askerlerinin de sınır bölgesi olan Sivrihisar’a çekilip oradan Bizans topraklarına geçerek İzzeeddin Keykavus’a katıldıkları bilinmektedir. Bundan sonra ise Bizans topraklarında özellikle Dobruca bölgesine iskân edilen bu askerlerin Anadolu’daki akrabalarının da bölgeye gelmesiyle 30-40 obadan oluşan iki ya da üç Müslüman kasabası oluşturulmuştur. Bundan sonra ise İzzeddin Keykavus’u Bizans tahtını ele geçirme konusunda ikna etmeye çalıştığı söylenen iki komutan imparator tarafından cezalandırılırken, olaya katıldığı belirlenenler ölümden ancak vaftiz olmayı kabul ile kurtulabilmişlerdir. Sultan ve iki oğlu Mesut ve Kayumert hapsedilmişler, Sultanın annesi ve diğer iki oğlu da sarayda tutulmuşlar, daha sonra da Karaferya’ya gönderilmişlerdir (Hionidi 1970: 115; Wittek t.y.: 48). Ancak, Sultan İzzeddin Keykavus, Berke Hanın devreye girmesiyle esaretten kurtularak Kırım’a gitmiştir. Bu arada sultanın annesinin ölümü üzerine iki oğlundan büyük olanı bölgenin valisi olurken küçük saraya alınmıştır. Berke Han bundan sonra Dobruca’da bulunan Türkleri de kendi hakimiyetindeki topraklara yerleştirdiyse de, Sultanın 1280 yılında ölümünden sonra Dobrucalı Türkler tekrar Dobruca’ya dönerken oğlu Mesud, babasının varisliğini üstlenerek gemiyle Rum’a, yani Anadolu’ya dönmüştür. Mesud Anadolu’ya geçtikten sonra kardeşleri hakkında bilgi almak için imparator Basileos’a gönderdiği elçi aracılığıyla kardeşlerinden birinin sarayda, diğerinin de Karaferya’da vali olduğunu öğrenmiştir. Bu kardeşlerinden sarayda bulunanı yanındaki bazı Türklerle kaçmaya çalıştıysa da, yakalanmış ve prens ünvanıyla vaftiz edilerek keşiş yapılmıştır. Bir süre Aya Sofya Patriğinin servisinde çalıştıktan sonra Dobruca’daki Türklere katılarak tekrar Müslüman olmuştur. Ancak diğer prens ve oğlu Karaferya’da kalmış ve Müslüman olarak ölmüşlerdir. Diğer taraftan ise, prensin torunu Basileos’un emriyle vaftiz edilmiştir (Wittek t.y.: 648). Bu arada Georgio Hionidi, Keykavus’un çocukları ve özellikle torunları arasında ünlü olanlardan bazılarının isimlerini şu şekilde belirtmektedir: Konstantin Melik ve arazi sahibi olup ayrıca Veria bölgesininn temsilcisi sıfatını taşıyan Astrapiris ve Astrapiris Melikis, Kumaniçi arazilerinin sahibi Atanasios, Alexios, Sultan Dimitrios ve Konstantin Melik (Hionidi 1970: 116,133). Burada yer verilen bu isimler arasında yer alan Astrapiris Melikis ismi ve Kumaniçi arazileri ile ilgisi olduğunu düşündüğümüz ve bugün Yunanistan’ın Veria bölgesinde Meliki ve Koman isimlerini taşıyan yerleşim birimlerinin bulunduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu arada Hionidi yine Keykavus ailesine mensup olup Hıristiyan toprak sahipleri olarak bilinen ve Veria’nın sembolü haline gelen üç Keykavus’tan daha bahsetmektedir. Bu kişilerden yetenekli bir asker olan Lizikos Georgios 1328 yılında Selanik şehrinin, 1341 yılında Kastoria ve 1350 yılında da Edessa şehrinin komutanlığını yapmış, ancak bir yıl sonra Sırplara esir düşmüş ve esaret sırasında ölmüştür. Bir diğer Keykavus ise Mihail Lizikos’tur. 1326 yılında Veria’da bugünkü Tripotam yakınlarında mal sahibi olan Mihail muhtemelen ileriki yıllarda bu şehri I. Beyazıt döneminde Osmanlı’ya teslim eden kişidir. Şehrin teslim edilmesinin ardından hepsinin kafir savaşçılar olarak nitelendiği ve Lizikos ve diğer kardeşlerinin Serez yakınlarındaki Zikhna’ya gönderildikleri ve Lizikos’un bu şehrin valisi tayin edildiği, Sultan Beyazıt’ın bunlara bazı imtiyazlar verdiği ve Lizikos’un Zikhna’da bir keşiş olarak öldüğüne dair bilgiler bulunmaktadır. Sonuç olarak ise, Yazıcıoğlu Ali’nin şu son cümleleri konuya açıklık getirmektedir:
“Kardeşleri ve oğulları Zikhna’da yaşıyorlar ve ne haraç ne onda ödüyorlar birinin adı Dimitri Sultan, diğerinin adı Mikho Sultan hepsi bu vesselam”( Wittek t.y.: 651).

Buraya kadar yer verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere Sultan İzzeddin Keykavus tek başına Bizans’a sığınmamıştır. Maiyetinde olan ve ona destek veren sayıları kesin olarak bilinmese de, küçümsenemez bir oranda oldukları tahmin edilebilecek sayıda askerin ve bu askerlerin ailelerinin de kendisiyle beraber olduğu, çoğunun başlangıçta Müslümanlığını koruması yanında Hıristiyanlaştırılanların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, Hıristiyanlaştırma dışında, Dobruca’da yaşamakta olan ve Sultan ile birlikte Kırım’a gitmeyen veya gidip tekrar geri dönen Türklerden zaman içerisinde Hıristiyanlığı kabul ile Türkopol adını alan ve Bizans ordusunda hizmet etmeye başlayanlar olduğuna dair de bilgiler bulunmaktadır (Wittek t.y.: 657). Diğer taraftan, Askeri görev dışında Dobruca’da yaşamakta olan Türklere ne olduğu sorusunun cevabı, Bulgar Çarı Svoloslav ve Bizans İmparatoru Andronicus II arasında 1307-8 yılında imzalanan antlaşmada yatmaktadır. Bu antlaşma ile Bizans imparatoru, Bulgar Çarının ele geçirdiği yerleri, özellikle iki önemli liman olan Anchilaos ve Mesembria’yı tanımak zorunda kalınca Dobruca’da yaşamakta olan Türklerin Bizans ve diğer akrabalarıyla olan bağı kopmuştur. Zaman içerisinde de özellikle ünlü Sarı Saltık’ın ölümünden sonra Müslümanlıklarını tamamen kaybetmişlerdir (Wittek t.y.: 657). Bugün Balkanlarda yaşamakta olan Gagauz Türklerinin varlığı ortadayken diğer taraftan, Karaferya ve Zikhna olarak adlandırılan diğer iki bölgede de Gagauz Türklerinin yaşadığının belirtilmesi konu ile ilgisi bakımından ayrıca dikkate değerdir. Bu arada Sultan Keykavus’un maiyetindeki askerlerin arasında kimler olduğu konusunda özellikle Bizans kaynaklarında mevcut bilgilere dayanarak bazı sonuçlara ulaşmak mümkündür. Her şeyden önce Sultanın Bizans’a sığınması aşamasında Anadolu Türkmen beyliklerinin, bu arada Karamanoğullarının, kendisine destek oldukları ve bu destek çerçevesinde ayaklandıkları ve bu ayaklanmanın İlhanlı ordusu tarafından bastırıldığı bilinmektedir. Bu bağlamda, Türk tarihî kaynaklarından elde edilen bilgilere göre bir taraftan Karamanoğlullarının İzzeddin Keykavus’a destek oldukları gerçeği karşısında, diğer taraftan Bizans kaynaklarında bahsi geçen Alişir adındaki komutanın emrindeki Karamanie ismindeki askerlerin Anadolu’daki Karamanoğulları ile ve benzer şekilde, Muralt’ın eserinde bahsedilen Ulahya (Eflak) Kralı ile birlikte adı geçen Karamanie ülkesinin Osmanlı idaresi altında Boğdan (Besarabya) olarak adlandırılan idari birim içinde bulunan Akkerman ile ve bu bölgenin Türk nüfusu ile bir ilgisi olma ihtimali yüksektir. Dolayısıyla, bugün Balkanlardaki Türk varlığının en çarpıcı örneğini oluşturan Gagauz Türklerin kökenlerinin izahı da bu tarihi gerçeklerle bağlantılıdır. Diğer bir ifadeyle, Balkanlar özellikle Hunlarla başlayan süreçle birlikte sürekli olarak Türk göçleri sonucu Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerinin yerleşimine sahne olmuştur. Bu yerleşim sürecinde ise bahsi geçen bu Türk boylarının Bizans ile teması söz konusudur. Bu temaslar çerçevesinde yukarıda da değinildiği gibi binlerce Hazar, Peçenek, Bulgar, Kuman ve Uz Türkü Bizans’a ön koşul olarak Hıristiyanlığı kabul ile özellikle asker olarak hizmet vermişlerdir. 11. yy. sonrasında ise Anadolu Türklerinin de Türkopol isimlendirmesiyle benzer bir süreci takip ettikleri görülmektedir. Gerek İzzeddin Keykavus ile birlikte gerekse kişisel olarak Bizans hizmetine giren Türkmenler ön şart olarak Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bizans hizmetine girdikten sonra ise imparatorluğun özellikle sınır bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Dolayısıyla, bugün Balkanlarda yaşamakta olan Gagauzların kökenlerinin bu bölgeye yüzyıllarca süren Türk göçleri sonucu bölgede var olan Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri ile Anadolu Türkmenlerine dayandığı açıklıkla ifade edilebilir.

Gagauz Türklerinin köklerinin bir koldan Anadolu’ya bağlı olması gerçeği kadar kendilerine Karamanlı denilen ve bugün Yunanistan’ın farklı bölgelerinde yaşamakta olup birinci kuşak açısından bakıldığında hala akıcı bir Türkçe konuşan ve isimleri olmasa bile soy isimleri olarak Türkçe isimler taşıyan Karamanlıların neden bu isimle anıldıkları konusunda sadece yaşamış oldukları coğrafyaya dayanılmasının doğru olmadığını belirtmek gerekmektedir. Anadolu Türkmenleri arasında Bizans’a hizmet için Hıristiyanlığı kabul edenlerin varlığı ve Sultan Keykavus’a destek olanlar arasında Karamanoğullarının da bulunması bu durumun açıklanmasında birer veri niteliği taşımaktadır denilebilir. Bunun dışında, 1924 yılına kadar Türkiye topraklarında özellikle orta Anadolu’nun Kayseri, Niğde, Karaman, Nevşehir ve Konya gibi illerinde yaşamış olup o dönemde Yunanistan tarafından yürütülen Helenleştirme siyasetine büyük bir çoğunlukla olumlu cevap vermeyerek Millî Mücadele döneminde Anakara Hükümeti ile birlikte hareket eden binlerce Karamanlı Ortodoks, iki ülke arasında gerçekleştirilen nüfus mübadelesine dâhil edilerek Yunanistan’a gönderilmişlerdir.
Geçmişte ve bugün kendilerinin Rum Ortodokslardan farklı bir yapıya sahip olduklarını dile getirmekte olan Ortodoks Karamanlılar her şeyden önce konuştukları dilleri, geçmişte taşıdıkları Türkçe isimleri ve sahip oldukları diğer bir çok kültürel özellikleriyle Ortodoks Rumlardan çok Müslüman Türklere benzediklerini vurgulamaktadırlar. Bu konuda 2000 yılı içerisinde Yunanistan’da yapılan saha çalışması sırasında elde edilen veriler de bu durumu destekler niteliktedir. Özellikle Yunanistan’a adaptasyon sürecinin ancak yakın bir zamanda sağlanabilmesi gerçeği dışında, yukarıda da değinildiği gibi, birinci kuşak mübadil Karamanlıların bugün hala akıcı bir Türkçe ile konuşabildikleri tespit edilmiştir. Bunun dışında kendileriyle görüşme imkânı bulunan Karamanlıların bugün yaşatmaya çalıştıkları adet, gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgiler bir araya getirildiğinde ortaya ilginç bir tablo çıkmaktadır. Bu konuda birkaç çarpıcı örneğe yer vermek konunun daha açık bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır. Tarih içinde tekrarlanan ve insanları bir arada tutan gelenek, görenek, örf ve adetler arasında önemli bir yeri olan düğünlerin Karamanlılar arasında nasıl yapıldığına bakıldığında bir Ortodoks Karamanlı düğünün, dini inancın gereği yapılan törenler hariç, Müslüman Türk düğününden farkı olmadığı görülür. Bir hafta boyunca süren düğünün ilk gününde gelin arkadaşlarıyla gelin hamamına gitmektedir. Ertesi gün ise yine arkadaşları gelinin evinde toplanarak ekmek yapmaktadırlar. Bir teknenin içindeki una atılan altını ellerini kullanmadan ağızlarıyla bulmaya çalışırlar. Genelde Cuma gününe denk gelen günde gelinin elbiselerini almak için davul, zurna eşliğinde damadın evine, damadın elbiselerini almak için de gelinin evine gidilmektedir. Cumartesi günü akşam damadın evinde büyük bir eğlence düzenlenirken, kız evinde daha sessiz bir eğlence yapılmaktadır. Damadın evinde evin damına kırmızı bayrak asılırken, damat tıraşı geleneği doğrultusunda davul zurna eşliğinde köyün yaşlıları, gençleri ve sonrasında damat tıraş edilir. Bu sırada içinde pamuk , pirinç ve çorap bulunan ve damat tarafından gezdirilen büyük bir tepsiye atılan paralar berbere verilmektedir. Daha sonra cirit ve güreş oyunlarının düzenlenmesinin arkasından yemek yenilir ve en son damda oynanan oyunlarla geç vakitte eğlenceye son verilir. Pazar günü Ortodoks inancının gereği köyün papazı gelinin ve damadın evlerine giderek elbiselerinin üzerine dualar okur. Damadın ve gelinin yaşça en büyük akrabaları hazırlanmalarına yardımcı olur. Daha sonra ise damat ve arkadaşları davul zurna eşliğinde önce kirvenin (sağdıç) evine gider ve kirveyi alırlar. Bunu gelinin evinden alınması takip eder. Bundan sonra davul zurna önde olmak üzere damat ve akrabalarını gelin ve ailesi takip ederek kiliseye doğru gitmeye başlarlar. Gelinin yüzüne damadın bakması yasaktır ve gelinin yüzü kıvrak veya al denilen kırmızı bir örtü ile örtülmüştür. Hz. İsa ikonası önünde duran gelin ve damadın başlarına altın kaplama taç koyan papaz töreni tamamladıktan sonra kiliseden çıkılırken gelinin başına buğday, leblebi ve küçük paralar atılır. Damadın evine gelindiğinde damat annesi elinde bal dolu bir tas tutarak gelini çağırır ve tarla, bahçe gibi hediyeler vermeyi teklif eder. Gelin sesini çıkarmayıp naz yaparken damadın annesi iki kere geline bal verir gibi yapıp geri çekilir ve üçüncü de balı gelinin ağzına verir. Daha sonra anne üç parmağını balın içine sokarak evin kapısı üzerine bir haç işareti yapar.Bu ağız tatlılığına delalet iken, gelin kapıdan girmeden önce evliliğinin sağlam olması için eşikte duran demire basar. Sonra damadın akrabaları geline bir erkek çocuk veriler. Bu neslin devamında erkek çocuğa verilen önemin göstergesidir. Gelin ve damat eve girdikten sonra dışarıda eğlence başlar. Düğün gecesi gençleri yaşlı bir kadın beklerken sabahında da çarşaf gösterme âdeti vardır. Bir hafta sonra ise gelin çeşmeden su almaya gittiğinde çeşmede genç kızlarla türküler söylenir, oyunlar oynanır. Gelin bereket olsun ve hepsi de çabuk evlensin diye kızların üzerine su serper (Katsikas 2000 ; Alivanoğlu 2000: 37).

Yukarıda verilen düğün tarifinde yer alan dama kırmızı bayrak asılması, gelinin yüzüne kıvrak veya al denilen kırmızı bir örtü ile örtülmesi, geleneksel Türk ailesinde soyun erkek çocukla devamı inancı, evlilik kurumunun sağlam olması için demire basılması, gelin ve damadın düğün gecesi beklenerek sabahında çarşaf gösterilmesi bugün dahi Türkiye’nin bir çok yerinde olduğu gibi Türk dünyasında da aşağı yukarı aynı özellikleri taşıyan düğünlerle benzer özellikler yer almaktadır. Düğün âdeti dışında bir kadının çocuk sahibi olduğu zaman gerçekleştirilen bazı uygulamalar da oldukça ilgi çekicidir. Bebek tuzlanıp kundağına ince kum serpilerek hayırlı kırklanma dilenir ve nazardan korunması için de yatağına sarımsak ve mavi boncuk konulur ve kötü ruhlardan korunması içinde tütsü yapılır. Bu arada çocuk oyunları arasında aşık, körebe, hoplamaç, saklambaç, körebe, beş taş, sırt-sırt ve güreş sevilen oyunlardır. Tüm bunların dışında ayrıca dikkati çeken bir uygulama da Türklere hiç de yabancı olmayan ve bir çeşit halk doktorluğu denilen ocak-ocaklı kavramıdır(Alivanoğlu 2000: 43,83).
Gelenek ve görenekler bir tarafa bırakılacak olursa, Karamanlıların en çarpıcı özelliklerden birini konuştukları Türkçe oluşturmaktadır. Karamanlıların neden Türkçe konuştukları ile ilgili olarak farklı yorumlar bulunmaktadır. Her şeyden önce Türkçe konuşan bu Ortodoks nüfusun yoğun Türk nüfus arasında kültürel etkileşim sonucunda ve hatta Türk nüfusun baskısıyla Türkçe konuşmak zorunda kaldıkları fikri özellikle Yunanlı bilim adamları tarafından ileri sürülmektedir (Vryonis 1971; Dawkins 1916). Bu görüş bir oranda Müslüman ve Hıristiyan nüfusun karışık olarak yaşadıkları köyler için geçerli olabilir ise de, tamamen Ortodoks nüfus barındıran köylerde Türkçe konuşulması açısından yeterli olmamaktadır. Örneğin, mübadele öncesi Anadolu’da Kayseri-Sivas yolu üzerinde yer alan ve sadece Ortodoks nüfus barındıran bir köy olarak Rum Kavak köyünden 90 yaşındaki Kosmas Pavlidis “Türkçe konuşurduk Rumca yoh”derken, kilisede ibadet sırasında Rumca’yı anlamadıkları için papazın İncil’i Türkçe’ye çevirmek zorunda kaldığını belirtmekteydi(Pavlidis 2000). Benzer şekilde sadece Ortodoks nüfustan oluşan Karacaören köyünden 88 yaşındaki Sultan Çiçekoğlu hangi dili konuştukları sorusuna: “Türkçe... Urumca kim biliyor...Türkçe” şeklinde cevap verirken kilisedeki ibadet dilinin de Rumca değil, Türkçe olduğuna dikkat çekmekteydi (Çiçekoğlu 2000).

Orta Anadolu’daki bazı Ortodoks köylerinde Türkçe konuşulması ile ilgili olarak R.M. Dawkins, sayısal bazı veriler sunmaktadır. Bu verilere göre bahsi geçen bölgede Rumca konuşan köy sayısı 32 iken, toplam 81 cemaat içinde Türkçe konuşan Ortodoks cemaatin sayısı 49’dur. Benzer şekilde sayısal verilerden hareket ederek Frigya olarak adlandırılan iç batı Anadolu’da 19 Ortodoks yerleşim biriminden 14’ünün, Psidia olarak adlandırılan güney bölgesinde ise 6 Ortodoks yerleşim biriminin tamamının dilinin Türkçe olup Rumca’Dan eser olmadığını belirten Kitromilides ve Alexandris, Pampilya olarak adlandırdıkları Antalya ve çevresi için de mevcut 7 Ortodoks köyden 6’sının da Rumca bilmeyen köyler olduğuna dikkat çekmektedir (Kitromilides ve Alexandris t.y.: 20). Eğer Ortodoks nüfus yoğun Müslüman baskısı karşısında veya günlük yaşamı devam ettirmenin bir gereği olarak Türkçe konuşmak zorunda kaldıysa bunun aynı çevredeki tüm köyler için geçerli olması gerekirdi. Ancak, verilere bakıldığında durumun bu şekilde olmadığı görülmektedir. Kısacası, iç batı Anadolu’nun kuzeyinde 19 yerleşim birimine sahip olan Ortodoks nüfus arasında 14 köy Türkçe konuşurken neden 5 köy Rumca konuşmaktaydı veya güney kesimde 7 Ortodoks köyden neden sadece birisi Rumca konuşmaktaydı. Bu köylerde yaşayanlar Müslüman baskısına maruz kalmamışlar mıydı ya da Rumca konuşanlar neden ticaret ve sosyal ilişkiler açısından kendi dillerini unutacak derecede Türkçe konuşmaya başlamamışlardı.

Diğer taraftan, konuşulan dil olarak Türkçe onlar açısından bizim dilimiz olarak nitelendirilirken taşıdıkları isimler de dilleri kadar dikkat çekicidir. Bugün için Yunanistan’da yaşayan Karamanlıların sadece soy isimlerinde (Çiçekoğlu, Kulaksızoğlu, Çakpinoğlu, Sütoğlu gibi), Türkçe isimlere rastlanırken geçmişte şahıs isimleri arasında Türkçe isimlere rastlamak mümkündür. Bu konuda Osmanlı Tahrir defterleri ve Şer’iye Sicillerinde yapılan incelemeler sonucunda elde edilen birkaç örneğe burada yer verilecek olursa:

Kayseri’ye ait 16.yy. tapu tahrir defterinde:
Karye-i Çukur’dan mahalle-i Kor: Karlı veled-i Aydoğdu ve Hızır veled-i O (Karlı’nın oğlu Hızır), Yağmur veled-i Aydoğdu, Satılmış veled-i İneverdi ve Yardım birader-i O ( Satılmış’ın kardeşi Yardım), Aydoğdu veled-i O (Yardım’ın oğlu Aydoğdu) Kademşah veled-i Aydoğdu, Ağabalı veled-i O, Emir veled-i Tutuk ve Yörük birader-i O (Emir’in kardeşi Yörük), Ayurdı veled-i Yahşi ve Budak veled-i O ve Sefer veled-i O, Sefer veled-i Çalapverdi ve Gökçe birader-i O ve Döğenci birader-i O, Sefer veled-i Küçük ve Mihail veled-i O, Hızır veled-i Küçük ve Yardım birader-i O (Kırpık 1997: 60-62)
şeklinde gayri müslim nüfus arasında Türkçe isimlere rastlanırken, benzer şekilde ilginç isimler, Ankara’ya ait I numaralı Tapu Tahrir defterinde de yer almaktadır: Bayram veled-i İnebeyi, Tanrıverdi veled-i Budak, zımmi Şahbula, zımmi Hüdaverdi, zımmi Karaman ve Hüsrev, zımmiye Katunpeşe, Körpe veled-i Sultanşah, Şehbula veled-i Seferşeh, Şahbula bint-i Tatar, Yağmur (Ongan 1958: 17, 46, 48, 609, 581, 226, 103, 180, 61, 206,268).

Burada yer verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Nitekim, Kayseri ve Ankara dışında Niğde, Sivas, Karaman, Konya ve Nevşehir gibi illere ait Tapu Tahrir ve Şer’iye sicillerinde benzer isimlere rastlanmaktadır. Konu ile ilgili olarak Ömer Lütfi Barkan’ın Türk Yapı Malzemesi ve Tarihi için Kaynaklar başlıklı makalesi da konu itibarıyla önemli bir bilgi içermektedir. Süleymaniye Camii ve imaretinin Mufassal Muhasebe Defterlerini inceleyen Barkan, çalışan gayrimüslim işçiler arasında Budak, Karagöz, Arslan, Karaman, Timur, Alagöz, Tanrıverdi, Aydoğmuş, Ayvat, Kalender, Hızır, Murad, Aslıbeg, Aydın, Paşa Bey, Karyağdı, Karabaş, Karakaş, Kaplan, Hüsrev, Kumru, Kuzu, Bahadır, Bayram, Balı, Melikşah gibi isimler taşıyanların kalabalık Türk kitleleriyle iç içe yaşayan gayri müslim veya geçmişte Hıristiyanlığı kabul etmiş, fakat lisan ve isimlerini değiştirmemiş Türk soylu kimseler olabileceğine dikkat çekmektedir (Barkan 1955-56:13,19)

Hıristiyan nüfus arasında Türkçe isim örnekleri sadece orta Anadolu ile sınırlı değildir. İrene Beldiceanu, Bitinya olarak adlandırılan güney Marmara bölgesi ile ilgili olarak Tapu Tahrir defterleri üzerinde yapmış olduğu incelemeler sonucunda ilginç tespitler yapmıştır. Beldecianu, 16.yy. sonuna kadar kentlerdeki gayri müslim nüfusun azaldığına dikkat çekerken, doğrudan Türk adlarını taşıyan Yüreğir ve Çepni köyleri üzerinde önemle durmaktadır. Yüreğir köyünde yaşayanlar Hıristiyan ve Grek Ortodoks takviminden isimler taşımaktayken, Çepni köyü nüfusu Müslüman ve Hıristiyan olarak ayrılmakta ve Hıristiyanlar arasında Türkçe isimlere rastlanmaktadır. Beldecianu, Yüreğir köyündeki Grek Ortodoks takviminden isim taşıyanların varlığını Bizans döneminde hizmet eden Türklere ve Bizans’ın Hıristiyanlaştırma siyasetinde katı bir kural olarak var olan barbar isimlerinin bırakılması olayına bağlarken, Çepni köyü sakinlerinin babadan oğula uzanan bir süreç içinde Hıristiyanlıklarının incelenmesi gereken bir Türk-Tatar topluluğunun varlığına dayandırmaktadır (Beldecianu 1997: 18).

Güney Marmara bölgesindeki Ortodoks nüfus yerleşim birimleri arasında Çepni ve Yüreğir isimlerini taşıyan köylerin bulunması ilgi çekici iken, bu bölgenin durumu ile ilgili tamamlayıcı bir bilgiye daha yer vermek gerekmektedir.

Yukarıda Bizans hizmetindeki Anadolu Türkmenlerinden bahsedilmişti. 14.yy. içerisinde Türkopol ismiyle anılan bu askerlerden bazılarının Bizans-Katalan mücadeleleri sırasında saf değiştirerek Katalanların tarafına geçtikleri ve Bizans’a karşı yağma hareketlerine katıldıkları bilinmektedir. İşte bu dönemde Halil ve Melik isminde iki komutanın emrinde savaşan Türkopoller Anadolu’daki Türkmenlerden destek almışlardır. Bu yağma hareketlerinin ardından bu askerlerden bazıları Halil komutanla birlikte Anadolu’ya geçmişlerdir. Bu geçiş sırasında Dobruca’da yaşayan ve İzzeddin Keykavus ile birlikte Anadolu’yu terk eden Türklerin de var olduğu bilinmekle birlikte, Müslümanların yanında Hıristiyan Türkopollerin de olabileceği üzerinde durulması gereken bir noktadır (Wittek t.y.: 666). Diğer taraftan, Halil komutanın Anadolu’ya geçmesi sonrasında neler olduğu konusunda ise İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Anadolu Beylikleri Tarihi adlı eserine bakmak gerekmektedir. Uzunçarşılı, Halil komutanla Anadolu’ya geri dönen Dobrucalı Sarı Saltık’ın Alevî Türkmenlerinin Çanakkale-Balıkesir bölgesindeki Karesi Beyliği’nin başındaki Karasi Bey tarafından beyliğinin topraklarına yerleştirildiklerini vurgulamaktadır (Uzunçarşılı 1988: 96). Dolayısıyla, bugün dahi bahsi geçen bölgede tahtacı Türkmenlerinin yaşıyor olması bir tarafa, Osmanlı döneminde 16.yy. da bölgede Yüreğir ve Çepni isimlerini taşıyan köy nüfusu arasında yoğun bir şekilde Türkçe isim taşıyan gayrimüslimin varlığı da komutan Halil ile birlikte Anadolu’ya geçen Türkopollerle bağlantılı olsa gerektir.

Sonuç olarak, bazı Ortodoksların Karamanlı olarak adlandırılmalarını, Karamanoğullarının hâkim olduğu sahada yaşamış olmalarından dolayı sadece coğrafî bir isimlendirmeye bağlamak kanaatimizce doğru değildir. Anadolu Türkmen beylikleri içerisinde önemli bir güç unsuru olarak İlhanlı ve Osmanlı Devletleri karşısında Selçuklu Sultanlığı’nın bir vârisi gibi hareket eden, kardeşi ile giriştiği taht mücadelesi sonunda Bizans İmparatorluğu’na sığınan İzzeddin Keykavus’u destekleyen Karamanlıların ve Bizans hizmetindeki Anadolulu Hıristiyan Türkmenlerin, yani Türkopollerin, varlığı kadar, özellikle Osmanlı idaresi altında orta Anadolu bölgesindeki Ortodoks nüfus arasında rastlanan öz Türkçe isimlerin yoğunluğu ve bu insanların günlük yaşamlarında tek kelime Yunanca bilmeden Türkçe konuşmaları ve hatta ibadet etmeleri dışında bugün dahi akıcı bir şekilde Türkçe konuşabilmeleri bir zamanların güçlü Türkmen beyliği Karamanoğullarının Karamanlı Ortodokslarla doğrudan alâkalı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır, denilebilir.

Urumlar
Günümüzde Ukrayna’nın Donetskk bölgesine bağlı Donetsk merkez başta olmak üzere Manguş, Starokırım, Granitnaya, Starolaspa, Staroignatovka, Mirna, Staromolinovka, Starobeşevo, Komar, Ulaklı, Bagatiri köyleri ve Maripol şehrinde yaşayan ve resmi belgelerde Grek olarak adlandırılan bir Ortodoks topluluk yaşamaktır. Topluluğun en çarpıcı özelliği Türkçe konuşuyor olmalarıdır. Dil dışında gelenek ve görenekleri açısından da ilginç bir yapı sergileyen bu topluluk mensupları kendilerine Urum demektedirler.

1989 Sovyetler Birliği nüfus sayımına göre Ukrayna topraklarında 45.000 Urum yaşamaktadır. Ancak, sosyolojik tahminlere göre belirtilen tarih için Urumların nüfusu 60.000 kadardır. Günümüzdeki nüfusları ile ilgili olarak elde resmî bir veri bulunmamasına karşın topluluğun önde gelen aydınlarından Valeri Kior, tüm Ukrayna’da yaklaşık 300.000 Grek yaşamakta olduğunu bu nüfusun yarısını da Urumların oluşturduğunu belirtmiştir (Kior 2002). Bugün ağırlıklı olarak Ukrayna’nın Donetsk bölgesinde yaşayan Urumların asıl yerleşim yerleri ise Kırım’dır. 1778 yılına kadar Kırım’da Kırım Hanlığı idaresi altında yaşamış olan Urumlar, Rus İmparatoriçesi II. Katerina tarafından Ermeni ve Greklerle birlikte Kırım’dan çıkarılarak Donetsk bölgesinde iskana tabi tutulmuşlardır. Kırım’dan ayrılışlarını topluluk üyeleri sürgün olarak nitelendirmektedirler. Bu konuda görüşülen Urumların ortak düşüncesi II. Katerina’nın amacının Kırım Hanlığının ekonomik gücünü elinde tutan Hıristiyan halkın Kırım’dan uzaklaştırıp böylece Hanlığı ekonomik olarak çökertmek olduğudur. Akademik çevrede de benzer görüş hakim durumdadır. Donetsk Devlet Üniversitesi’nde Matematik Profesörü olan Stephan Kalayerov ve Kazakistan’da, Almata’da Deşt-i Kıpçak sahası ve Urumlar üzerine incelemeler yapmakta olan Dr. Aleksandr Garkavets, Ermeni, Rum ve Urumlara yönelik bu iskânın gerçek amacını Kırım hanlığının ekonomik olarak çökertilmesine bağlamaktadırlar (Kalayerov 2002). Nitekim, bu olaydan beş yıl sonra 1785 yılında Kırım Hanlığının Rusya’ya bağlandığı bilinmektedir.

Kırım’dan ayrıldıktan sonra iskân edilecekleri yerlere geldiklerinde kendilerine verilen sözlerin yerine getirilmediğini gören Ermeni, Grek ve Urumların çoğu zaten açlık, soğuk ve hastalıktan yollarda hayatlarını kaybetmiştir. Geride kalan Ermeniler zaman içinde toplam 5 köy kurarken, Grekler ve Urumlar da toplam 22 köy kurmuşlardır. İskân sonrası dönemde hiçbir konuda yardım almadan bugüne kadar varlıklarını sürdürmüş olan Urumlar, gerek Sovyet döneminde var olan, gerekse resmi olarak diğer Greklerle birlikte anılmalarının verdiği ortam dolayısıyla doğrudan Grek toplumundan gördükleri baskıya rağmen ana dilimiz dedikleri Türkçe’yi ve sahip oldukları âdet, gelenek ve göreneklerini kaybetmemişlerdir.

2002 yılı içerisinde yukarıda bahsi geçen yerleşim birimlerinde yapılan saha çalışması sonucunda elde edilen verilere bakıldığında topluluğun 1778 yılı öncesine ait tarihî herhangi bir bilgiye veya yazılı kaynağa sahip olmadıkları tespit edilmiştir. Urumların geçmişlerine yönelik bilgi sahibi olmadıkları gerçeği bir tarafa bu konu ile ilgilenmedikleri de söylenemez. Zira, Urumların merak ettikleri en önemli konu geçmişleri ve kimlikleridir. Onlar resmî kayıtlarda Grek olarak adlandırılsalar da, kendilerinin Greklerden oldukça farklı olduklarını her fırsatta dile getirmektedirler. Başka bir ifadeyle onlar Grek değillerdir, Rus veya Ukrayn da değillerdir. Bu durum karşısında Urumlar kimlerdir?

Urumların tarihi ile yakından ilgilenen ve Ukrayna tarihi üzerine doçentlik tezi hazırlamakta olan Kior, topluluğun tarihi geçmişi üzerine yapmış olduğu araştırmalara dayanarak ilginç bir açıklama yapmaktadır. Kior’a göre Urumlar, yüzyıllar boyunca Hunlardan itibaren Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz ve Kıpçak Türklerinin hakim oldukları Deşt-i Kıpçak ismiyle anılan bu coğrafyada yaşamışlar ve yaşamaktalar. Bunun yanında, dil olarak hem güney hem de kuzey Türkçesinin özelliklerini taşımaktalar ve aşağıda örnekleri görüleceği gibi âdet, gelenek ve görenek olarak da Greklere değil, Türklere benzemekteler. Sonuçta, Kior’a göre Urumlar köken olarak Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımıdırlar (Kior 2002). Diğer taraftan, Kior’un bahsetmiş olduğu Deşt-i Kıpçak sahasının yüzyıllar boyunca Roma Katolik Kilisesi ve Bizans Ortodoks Kilisesinin misyon faaliyetlerine sahne olması ve bu faaliyetler sonucunda bu Türk boylarına mensup binlerce Türkün Hıristiyanlığı kabul ettikleri bugün bilinen tarihî bir gerçektir.2 Ayrıca, başta konuştukları dil ile Greklerden tamamen ayrılan Urumlar, sahip oldukları gelenek ve görenekleriyle de Greklerden farklı bir yapı sergilediklerini vurgulamayı ihmal etmemektedirler(Kior 2002).

2 Deşt-i Kıpçak sahasında misyonerlik faaliyetleri hakkında detaylı bilgi için bkz.: Peter Golden,
“Religion Among the Qıpcaqs of Medivial Eurasia”, Central Asiatic Journal, no.42, 1998; İstvan
Vasary, “ Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimeea in the 13th-14th centuries”,
Central Asiatic Journal, vol.32, no. 3-4, 1988; Gyula Moravcsik, “ Byzantinische Mission im Kraise
der Türkvölker an der Nordküste des Schwarzen Meeres”, Proceedingss of the 13th International
Congress of Byzantine Studies, Oxford, 5-10September 1966, ed. J.M. Hussey, D. Obelensky and S.
Runciman, Oxford Un. Press, London, 1977.

Bir toplumu tanımanın en önemli kaynakları o toplumun sahip olduğu kültürel öğeleridir. Bu bağlamda, Urum toplumunu tanımak için bugün hâlâ devam ettirmeye çalıştıkları gelenekleri ve adetleri arasında yer alan düğün, doğum ve ölüm âdetleri ayrı bir yere sahiptir. Eski Kırım’da (StaroKırım) yaşamakta olan Feodora Mihaeliç, geleneklerinin Greklerden farklı olduğunun altını çizerken bir Urum düğününü şu şekilde tarif etmektedir: ilk gün süslenen iki at ile gelinin evine gidilir ve gelinin vaftiz annesi geline damat ile paylaşacağı bir yastığı satar. Gelin evine gidilirken gelinin vaftiz annesi ön sırada yeri alır ve gelinin temizliğini simgeleyen kırmızı bir bayrak taşır. İkinci gün köy meydanında gelinin anne ve babası ile damadın anne ve babası oluşturulan bir çember içinde davul, klarnet, kemençe eşliğinde oyunlar oynarlar. Bu iki ailenin birbirine saygısı için yapılan bir uygulamadır. Üçüncü gün ise gelinin çeyizi alınmaya gidilir ve sonrasında düzenlenen eğlence ve törenle evlilik gerçekleştirilir. Bu arada çalınan gelin havası ile gelin ağlatılmaya çalışılır. Yeni bir çocuk dünyaya geldiğinde ise aile, kendilerine göz aydına gelen misafirleri için göz aydın sofrası hazırlamaktadır. Ayrıca, bebeğin kötü ruhlardan korunması için de yatağa istavroz-haç konur. Bu arada yeni doğan bebek-balanın kırklanması gerekmektedir. Loğusa kadın ise 40 gün dışarıya çıkmamaktadır. 40.gün ise banyoda iyice yıkandıktan sonra kiliseye giderek dua eder. Loğusanın 40 gün boyunca dışarı çıkmamasının sebebini geçmişte Urumlar arasında yaygın olan bir inanca bağlamak mümkündür. Bunun temelinde yeni doğum yapan bir kadının bastığı yerde ot bitmeyeceği inancı vardır. Düğün ve doğum kadar ölüm olayı karşısında da Urumların sahip oldukları inanç ve uygulamalar dikkat çekicidir. Her şeyden önce cenaze töreni düzenlenmeden cenazenin bir gece evde yatması gerekmektedir. Cenazenin bulunduğu odada mum yanarken cenazenin ayakları ve çenesinin bağlanması gerekmektedir. Karnının üzerine ise mıknatıs konulmakta eline de haç verilmektedir. Bu arada evde yaşayan kedi ve köpekler kapatılmalıdır. Ayrıca evdeki tüm aynalar da bir örtüyle kapatılmaktadır. Ertesi gün düzenlenen cenaze töreni ile defin işlemi gerçekleştirilir. Cenazenin defnedilmesinden sonraki 8. ve 40.günleri önemlidir ve ölen kişinin akrabalarının tıraş olmaması âdeti vardır. Urumlar arasında var olan bir diğer inanç da nazar değmesidir. Mihaeliç, nazar değmesinin esneme ve baş ağrısı ile ortaya çıktığını belirtirken, bazı insanların gözünün değebileceğini vurgulamaktadır. Nazara karşı İncil’den dua okunduğunu belirtirken bu duayı da herkesin okuyamayacağının altını çizmekte ve kendi ailelerinde bu özelliğin büyük annesinin elini sürüp sırtını sıvazlamasıyla kızı Ludmila’ya geçtiğini belirtmektedir. Çocuk oyunlarına bakıldığında ise koyun ayağı kemiği ile oynanan aşık oyunu, dip düştü, elçi geldi, çaka oyunu, çelik çomağın geçmişte çocuklar arasında oynan oyunlar olduğu anlaşılmaktadır. Bugün dahi yapılan yemeklerine bakıldığında, kavurmanın sızık ismiyle, ayranın aryan, kaymağın haymah olarak, pekmezin bekmez olarak telâffuz edilmesi dışında yoğurdun süzme yoğurt hali ile, köbetenin ve kolbasının (Mihaeliç 2002; Konstantinova 2002) var olması ilgi çekicidir.

Sahip oldukları gelenekleri ve âdetleri ile ve bugün dahi taşıdıkları Arabacı, Keçeci, Yağmurci, Nalça, Karasakal, Kör (Kior), gibi Türkçe soy isimleriyle Grek olarak adlandırdıkları Yunanlılardan tamamen farklı olduklarını ve aralarında hiç de iyi bir ilişkinin bulunmadığını dile getiren Urumlar, resmî literatürde Grek olarak adlandırıldıkları hâlde neden Greklere benzemedikleri, neden onlarla anlaşamadıkları ve en önemlisi de neden Türkçe konuştuklarını sorgulamaktadırlar.

Topluluk üyeleri açık ve sade bir biçimde Türkçe konuşuyor olsa da, kendileri dillerini Türkçe olarak değil de, Greko-Tatar ve Urumca olarak adlandırmaktadırlar. Greko-Tatar adlandırması bugün batı literatüründe yer alan bir adlandırma olup (Podolsky 1985) Urumlar arasında da bu isimlendirme kullanılmakta ve kendilerinin Yunanlılardan ayrı olduklarını belirtmek için “biz Helen değiliz Greko-Tatarız. Helen başka Greko-Tatar başka” şeklinde ifade etmektedirler. Bunun dışında ayrıca yaşlı kuşak özellikle Urum tabirini kullanmaktadır. Gündelik yaşamlarında her ne kadar Rusça etkin bir yere sahipse de, kendi aralarında ve evlerinde orta ve yaşlı kesim Urumca konuşmaktadırlar. Kırım’dan 1778’de ayrılmalarını takiben her türlü kısıtlama ve yasağa rağmen dillerini korumayı bu şekilde başardıklarını belirten Urumlar, kendi aralarındaki konuşmalarda Rusça konuşanları “bizces laf et” diyerek uyarmaktadırlar. Diğer taraftan, bizces dedikleri dillerinin Türkçe ile %99 oranında aynı olduğunu da kabul etmektedirler. Ancak, topluluk üyeleri arasında dillerinin ölmek üzere olduğu yönünde ciddî bir endişenin de var olduğu gözlenmektedir. Bu konuda özellikle gençlerin kendi ana dillerini konuşmaları ve unutmamaları için topluluk üyelerinin önde gelen isimlerinin önemli sayılabilecek girişimlerinin olduğu da gözlenmiştir. Bu bağlamda, Urumların Karan dedikleri ancak, Ukrayna devleti tarafından Granitnaya olarak ismi değiştirilen bir Urum köyünde emekli bir kütüphane görevlisi olan Dora Vasilevna Famiçova, evlenmeden önceki soyadının Körük olduğunu belirtirken Urum gençlerinin kendi kültürlerini ve dillerini unutmamaları için köy kütüphanesinde büyüklerinden kalan çeşitli eşyaların sergilendiği bir köşe oluşturduklarını vurgulamıştır. Bunun dışında yine Urum gençlerine kütüphane görevlisiyken ana dillerini doğru dürüst öğrenebilmeleri için onlara Urumca öğrettiğini de dile getirmiştir. Bunun için ayrı bir çalışma yaparak Türkiye’de kullanılan Latin alfabesinin Urumca’nın ifade edilmesinde en uygun alfabe olduğunu tespit eden Famiçova, Latin alfabesini Urumca’ya uyarlamıştır. Bu şekilde, köyün gençlerine görevli olduğu dönemde dillerini Latin alfabesine dayanarak öğreten Famiçova, bugün de bunu yapmak istediklerini ancak, maddî yönden yetersiz olduklarını dile getirmiştir. Famiçova’nın dışında benzer bir uygulama bugün hâlen Valeri Kior tarafından Eski Kırım (StaroKırım)’da yürütülmektedir. Kior, köyün gençlerine Latin alfabesiyle değil de, Kiril alfabesiyle Urumca öğrettiğini ve bunu devam ettirmek istediklerini belirtmiştir (Famiçova 2002 ; Kior 2002).

Yukarıda yer verilen bilgiler ışığında 18. yy. sonundan itibaren Rus denetimi altına girmelerine rağmen Urumca dedikleri dillerinden ve kültürlerinden vazgeçmemiş olan Urumların bugün hala kendi içlerinde bu şekilde varlıklarını devam ettirmeye çalışmalarının gerçekten büyük bir başarı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Ancak, Urumlar bu varlık mücadelesinde bugüne kadar başarılı olsalar da, bu başarılarının devamı için önlerinde uğraşmaları gereken bir takım meselelerin olduğu da açıktır. . Şöyle ki, yukarıda adı geçen köy ve şehirlerde yaşayan tüm Urumları ve Grekleri bir arada toplamak amacıyla Yunanistan destekli bir federasyon faaliyet hâlindedir. Donetsk şehrinde bulunan Grek federasyonu başkanı Feodor İstanbulci, 1990 yılında tüm Urum ve Greklerin aynı soydan geldikleri fikrinden hareketle kurulan ve zamanla tüm Grek ve Urumları bir çatı altında toplamayı hedefleyen federasyonun şu anda parçalanmış olduğunu belirtirken bu parçalanmanın nedenleri konusunda herhangi bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır (İstanbulci 2002). Diğer taraftan, bahsedilen bu parçalanmanın nedenleri konusunda Urumlar oldukça açık bir şekilde Greklerin kendilerini dışladıklarını, din dışında onlarla dilleri dahil hiçbir ortak noktalarının da olmadıklarına dikkat çekmektedirler. Ayrıca, yapılan görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla Yunanistan destekli federasyon bu bölgede on yıldır faaliyettedir ve Urumlar arasında aslen Helen soyundan gelmekte oldukları ve Türklerin baskısı sonucu Türkçe konuşup onlara benzedikleri şeklinde propaganda yürütmekte, topluluk mensuplarının Yunanca öğrenmelerini sağlamakta, Urum gençlerini eğitim veya çalışma amacıyla Yunanistan’a götürmekte, hatta Yunan vatandaşlığına geçmeleri için çaba sarf etmektedirler. Federasyonun bu çabalarının tamamen boşa gittiği söylenemezse de, federasyona tepki gösteren Urumların sayısının çokluğu federasyonun tam anlamıyla hedefine ulaşamadığını göstermektedir. Çünkü Staroignatovka’da yaşayan Syvetlana Konstantinova, Maria Sağırova ve Evdokia Tırnaksız’ın söylediklerine bakılırsa Yunanistan’a giden Urumlar tıpkı Türk-Yunan nüfus mübadelesinde Yunanistan’a gönderilen Karamanlı Ortodokslar gibi Yunan toplumu tarafından kabul görmemekte ve toplumdan dışlanmaktadırlar. Bunun dışında, Greklerden farklı olduklarının bilincinde olan Urumlar da, her ne kadar maddi açıdan yetersiz olsalar da, kendi başlarına bir organizasyon oluşumunu arzulamaktadırlar (Konstantinova, Sağırova ve Tırnaksız 2002). Şu an için sahip oldukları Birlik adlı gazete ile bu tür bir oluşumun temellerini atmış görünmektedirler. Sahip oldukları bu gazete dışında yukarıda adı geçen akademisyen Kior’un ve ünlü güreşçileri ve şairleri Viktor Borata’nın yazmış oldukları Kiril alfabesiyle Urumca şiir ve yazılar tüm topluluk üyeleri tarafından ilgiyle takip edilmektedir.

Kökenleri konusunda ciddî anlamda sorun yaşayan Urumlar üzerine akademik çevrelerde yapılan çalışmalara bakıldığında bugüne kadar bu konuda tek isim denilebilecek olan Dr. Alexander Garkavets’in adına rastlanmaktadır. Aslen bir Ukrayn olup, şu anda Kazakistan’da Avrasya Araştırmaları Merkezinin başkanlığını yürüten Garkavets, 1973 yılından bugüne Urumlar üzerine dil ve folklorik incelemeler yapmış ve bu anlamda bir çok eser kaleme almıştır. Türkçe konuşmakta olan Urumların köken itibariyle Helen olduklarını iddia eden Garkavets, Urum tabirinin Türkler tarafından Romalılara verilen bir adlandırma olmasının ötesinde bu iddiasını destekleyecek ciddî anlamda tarihî bir veri ileri sürememektedir. Diğer taraftan, konu ile ilgili olarak bugüne kadar Türkiye’de herhangi bir bilimsel çalışmanın bulunmaması da üzerinde durulması gereken bir diğer önemli gerçektir.

Sonuç olarak, 1999 yılından itibaren bugüne kadar gerek Karamanlılar gerekse Urumlar ile ilgili gerçekleştirilen saha çalışmaları ve yapılan literatür taramaları sonucunda ulaşılan verilere dayanarak;Türk tarihi açısından oldukça önemli olan ve bugüne kadar haklarında detaylı çalışmaların yapılmadığı Bizans hizmetindeki Hıristiyan Türklerin konumlarının ve Selçuklu tarihinin özellikle XIII.yy’daki Selçuklu Sultanlığı’nı idare eden iki kardeş, Rukneddin Kılıçarslan ve İzzeddin Keykavus, arasındaki taht mücadelesinde Keykavus’un maiyetindeki binlerce askerle birlikte Bizans İmparatorluğu’na sığınması sonrasında yaşanan gelişmelerin özellikle Yunan kaynakları esas alınarak Türk kaynakları ile karşılaştırmalı olarak detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiğini vurgulamak gerekmektedir. Diğer taraftan, bugüne kadar elde edilen veriler, Gagauz Türklerinin, bir zamanlar Kırım’da yaşamış olup ve şimdi, geçmişten bugüne dilleri ve kültürleri konusunda taviz vermeden, Ukrayna topraklarında yaşamakta olan Urumların ve 1924 yılına kadar Türkiye topraklarında Rum Ortodoks nüfustan çok Müslüman Türk toplumu ile büyük benzerlikler gösteren, Türkçe konuşan, Türkçe isimler taşımış olan Karamanlılar arasında tarihi bir bağın var olduğunu gösterir niteliktedir denilebilir. Başka bir ifadeyle, en büyük desteği Anadolu Türkmen beyliklerinden ve bu arada Karamanoğullarından alan Sultan Keykavus ile birlikte Bizans’a sığınan ve yine onunla birlikte Kırım Hanlığı topraklarına giden Türklerin varlığı yanında, adı geçen Kırım Hanlığı topraklarının tarihte Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan ve yüzyıllar boyunca Bulgar, Hazar, Peçenek, Uz ve Kıpçakların hüküm sürdüğü sahanın bir parçası olması ve bu sahada Roma Katolik kilisesi ve Bizans Ortodoks Kilisesinin misyon faaliyetlerine sahne olması ve adı geçen Türk boylarına mensup binlerce Türkün Hıristiyanlığı kabul etmesi gerçekleri konuştukları dil ve sahip oldukları kültürel özellikleri açısından Karamanlıların ve bugün kendi üyeleri arasında köklerini Oğuz-Kıpçak Türklerine dayandıran ve Urum olarak adlandırılan bu iki Ortodoks Hıristiyan topluluğun Türklük ile bir bağlarının olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır, denilebilir.

Yonca Anzerlioğlu, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu 2002, Bildiriler, 8-10 Mayıs 2002, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü

Kaynaklar
“Tourcopoloi”, (1933). Megali Ellniki Egkyklopaideia, 23, 235 s.
“Tatikios”, (1933). Megali Elliniki Egkyklopedeia, 22, 822s.
Alivanoğlu, Kaliopi, (2000). Apo to Çukur Kappadokia isto Kappadokiko, Karditsa.
Amantos, K., (1933). “Tourcopoloi”, Ellinika, 40, 325 s.
Anhegger, Robert, (1988). “Evangelinos Misaelidis ve Türkçe Konuşan Dindaşları”, Tarih ve
Toplum, 50, Şubat, 73 s.
---, (1979-1980), “Hurufumuz Yunanca. Ein Beitrag zur Kenntniss der Karamanish-Türkischen Literatür”, Anatolica, no.VII, 159 s.
Barkan, Ömer Lütfi, (1955-1956). “Türk Yapı ve Yapı Malzemesi İçin Kaynaklar”, İktisat Fakültesi Mecmuası, 17 (1-4 Ekim –Temmuz): 13-19.
Beldecianu, İrene, (1997). “Bitinya’da Gayri Mülsem Nüfus (14.yy’ın ikinci yarısı –15.yy’ın ilk yarısı), Osmanlı Beyliği, (ed.) Elizabeth Zachariadou, İstanbul.
Brand, Charles M., (1989). “The Turkish Element in Byzantium, Eleventh- Twelfth Centuries”, Dumbarton Oaks Papers, 43: 13.
Cahen, Claude, (1985). Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, İstanbul.
Çiçekoğlu, Sultan ile 6.10.2000 tarihinde Farsala Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
Dawkins, R.M., (1916). Modern Greek in Asia Minor, Cambridge.
Dernschwam, H., (1992). İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev. Prof. Dr. Yaşar Ören, Ankara, Kültür Bak. yay.
Eckmann, J., (1950). “Anadolu Karamanlı Ağızlarına Ait Araştırmalar,I. Phonetika”, A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, VIII (Mart 1): 165.
Ekincikli, Mustafa, (1998). Türk Ortodoksları, Ankara, Siyasal yayınevi.
Eyice, Semavi, (1962). “Salaville Severien ve Dalleggio, Eugine, Karamanlidika, Bibliographie analytique d’ouvrages en langue Turque imprimes en caracteres Grecs I, 1584-1850”, Belleten, XXVI (Nisan 102): 369.
Famiçova, Dora ile Karan-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
Garkavets, Aleksandre ile Akmescit’te 13.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
Garzya, Antonius,(ed.), (1984). Oraiones et Epistolae, Leipzig.
Golden, Peter, (1998). “Religion Among the Qıpcaqs of Medivial Eurasia”, Central Asiatic Journal, 42.
Hionidi, Georgio, (1970). İstoria Tis Veria, Selanik.
İstanbulci, Feodor ile Donetsk’de 08.05.2002 tarihinde yapılan mülakat
Jaschke, Gotthard, (1964). “ Die Türkisch-Orthodoxe Kirche”, Der Islam : 98.
Kalayerov, Stephan ile Donetsk’de 08.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
Dimitrios ile 9.10.2000 tarihinde Yunanistan’ın Larissa şehrinde yapılan mülakat.
Khoniates, Niketas, (1995). Historia, (çev.) Fikret Işıltan, Ankara, TTK.
Kırpık,Güray, (1997). Kayseri, Niğde ve Aksaray Livalarında Hıristiyan Türkler, Gazi Ün. Eğitim Fak. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.
Kior, Valeri ile Eski Kırım (Staro Kırım)’da 10.05.2002 tarihinde gerçekleştirilen mülakat.
Kitromilides, M. Paschalidis ve Alexis Alexandris, “Ethnic Survival, Nationalism and Forced Migration, The Historical Demograph of the Greek Community of Asia Minor at the Close of the Ottoman Era”, Deltio, 4: 20.
Konstantinova, Syvetlana ile Staroigneteva-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde yapılan mülakat.
Krumbacher, Karl, (1895). “Michail İtalikos”, Byzantinische Zeitshrift, 4: 10.
Mihaeliç, Feodora ile StaroKırım-Donetsk’de 10.05.2002 tarihinde yapılan mülakat.
Mikhail Psellos’un Khronografyası, (1992). (çev.) Işın Demirkent, Ankara, TTK.
Moravcsik, Gyula, (1977). “Byzantinische Mission im Kraise der Türkvölker an der Nordküste des Schwarzen Meeres, “Proceedingss of the 13th International Congress of Byzantine Studies, Oxford, 5-10 September (1966), (ed.) J.M. Hussey, D. Obelensky and S. Runciman, London: Oxford Un. Press
Muralt, Edouard de, Essai de Chronographie Byzantine pour Servir à l’Examen des Annales du Byzantine Empire et particulierment Des Chronographes Slavons de 395 à 1057, St.Petersburg, 1, 2.
Nastase, D, “Les Debuts de la Communaute Ecumenique du mont Athos”, Simmetika, tom. Ektos: 263-368.
Ocak, Ahmet Yaşar, (2000). Babiler İsyanı, Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, Yahut Anadolu’ya İslam-Türk Heteredoksisinin Teşekkülü, İstanbul.
Ongan, Halit, (1958). Ankara’nın ı numaralı Şer’iye Sicili, Ankara, TTK.
Pavlidis, Kosmas ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
Podolsky, Baruch, (1985). A Greek Tatar-English Glossary, Ottoharrassowittz, Wiesbaden.
Sağırova, Maria ile Staroignatovka-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde yapılan mülakat
Savvides, Alexis, (1993). “Late Byzantine and Western Historiographers on Turkish Mercenaries in Greek and Latin Armies: Turcoples /Tourkopouloi” in Making of Byzantine History, Studies dedicated to Donald M. Nicol, ed. by Roderick Beaton and Charlotte Rouche, Variorum, 122 s.
Tırnaksız, Evdokia ile Staroignatovka-Donetsk’de 09.05.2002 tarihinde yapılan mülakat.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, (1988). Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu -Karakoyunlu Devletleri, Ankara,: TTK.
Vasary, Istvan, (1988). “Orthodox Christian Qumans and Tatars of Crimeea in the 13th-14th centuries”, Central Asiatic Journal, 32 (3-4).
Vasiliev, A. A., (1952). History of the Byzantine Empire, 324-1453, I, Madison.
Vryonis, Speros, (1971). The Decline of The Medivial Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the 11th through the 15th century, Los Angeles,.
Wittek, Paul, “Yazıcıoghlou Ali on the Christian Turks of the Dobrudja”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, 14, 3: 48.
Paylaş