09 Haziran 2017

Bağ komşumuz zeytinlik


















Yeryüzü tarihinin Akdeniz havzasında yazıldığını ifade etmek yanlış olmaz. Toplulukların gelenekleri geçmişin izlerini taşıyor haliyle. Akdeniz’ in kalbinde yer alan Anadolu birçok canlının vatanı özelliğini taşıyor. İçlerinden iki tanesini yazacağız burada; kutsal kitapların bile göz ardı etmediği Zeytin ve Üzüm yani zeytinlik ve üzüm bağları. Tarihte ilk şarabın üretildiği yer (Kapadokya) olan Anadolu ile İtalya coğrafyasının başka bir ortak noktası daha olabilir mi? Evet var. Toplumların sosyo ekonomik yapılarına nüfuz eden ve bir çok bakımdan toplumun genlerine geçtiğini gördüğümüz zeytin ve üzüm. Öncelikle bir özelliği var ki, yurdumuz gündemine Meclisimizde tartışılan torba yasada yer alma olasılığı ile gelen zeytin hem Akdeniz ülkeleri hem de memleketimiz için önemli bir konumda bulunuyor.

Zeytin Üreten Ülkeler
Ülke Zeytin bin t
İspanya 5,277
İtalya 3,221
Yunanistan 2,232
Türkiye 1,292
Tunus 846

Yıllar içinde zeytin ağacı sayısı (TUİK)
Yıl Toplam Meyve veren
1990 85,560 80,600
2000 97,770 89,200
2005 113,180 96,625
2010 156,448 111,398
2016 173,785 147,430

Anadolu’ da özellikle Egede doğan her kız çocuğuna bir zeytinlik alınırken İtalya’da benzer bir gelenek kız çocuğunun doğduğu sene bağ bozumunda kaynatılan üzüm suyu yıllar boyu fıçılarda saklanıp Balzamik Sirke olarak değerlendiriliyor. Her iki uygulamanın gelirleri kızın evliliğinde kullanılmak üzere bir ekonomik değer üretiyor.

Birçok toplumda kız çocuklarına değer verilmezken Ege bölgesinde doğan her kız çocuğuna bir zeytinlik alma geleneği uygulanıyor. Zeytin hasadından elde edilen birikim kızlar evlenme çağına geldiğinde ev, eşya ve takı için kullanılırdı. Bu adet günümüze kadar geldi ve devam ediyor. Kızlara ailesinden gelen zeytinlik gelecek nesillere aktarılıyor. Dolayısıyla beşik maneviyatını zeytin ağaçlarını tehlike içine düşürmeyen tersine toplumun değer verdiği açıdan sürdürülebilir hale getirmek hayati önem taşıyor. Eğer birazcık maneviyatımız varsa vekillerimizin bunları düşünüp doğru kararı vereceklerine inanıyoruz.

















Balzamik Sirke
Modena bölgesinde kız çocuğunun doğduğu sene bağ bozumunda şıra ağır ateşte geriye üçte biri kalana kadar kaynatılıyor ve kazandaki üzüm suyu, pekmez kıvamına gelince, farklı ebatlardaki; kestane, kiraz, dut ve meşe gibi farklı ağaçlardan yapılan fıçılara boşaltılıyor. Bu fıçılar kız bebeğin çeyizi olarak yıllar boyu saklanıyor.
Sirkenin depolandığı yatay fıçılar 12 veya 24 sene çoğunlukla evin tavan arasında yıllanıyor, her sene buharlaşma nedeniyle azalan sirke yeni üretilen şıra ilavesi yapılarak tamamlanıyor.  Bu uygulama yani yavaş yıllanma, değişik ağaç cinslerinden imal edilmiş fıçılarda farklı aromayla gelişmeye ve alkolün uçmasıyla kıvamı artmaya başlıyor. Yıllar sonra genç kız evlilik çağına geldiği zaman çeyizinde yaşı kadar yıllanmış ve servet değerinde balzamik sirkesi oluyor. Örneğin 150 litre çeyizi olan gelinin evlenirken 75 bin euro bütçesi bulunuyor.

Paylaş

18 Haziran 2016

Seyit Ali Çabuk










Köyünde onu herkes öldü bilmektedir.
Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür.

Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ile karşılaşır.

-Sen kimsin?
-Ben Seyidim.
-Biz seni öldü biliyoruz.
-İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi?
-Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.

Kapıdan eşinin ismini seslenir. 8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir. “Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.” Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı. “Korkma kızım o senin baban.”

Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor.
O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına, “Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der.

Kocaseyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman.

1889'da Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur.
Mavi gözlü ve ufak tefektir.
Gariban Anadolu köylüsü.
Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar.

1909’da askere gider.
1912’de Balkan Savaşı’na katılır.
1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu.

18 Mart1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevlidir.
(Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası'na isabet eder. Mecidiye Tabyası'nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı kalmıştır. Bu erlerden bir tanesi Seyit Ali Çabuk'tur.

Seyit, 276 kiloluk bir mermiyi, mataforası yani vinci bozuk olan topçu bataryasına tek başına sırtlayarak yerleştirmeyi başarır.
Ve Ocean gemisini dümen sisteminden vurmayı başarır. Ocean daha sonra sürüklenir ve Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak batar.

Bu başarısından ötürü onbaşı rütbesine yükseltilmiş bir de ödül olarak çift tayın verilmiş.
O da bir hafta sonra kursağından geçmeyince istememiş.
Seyit Ali, 1909'da gittiği askerden, 1918'de onbaşı olarak döner.
1915’teki zaferden sonra 3 yıl daha Çanakkale’de askerliğe devam eder.
1918’de terhis olur.

Bir tek Atatürk hatırlar
Kocaseyit, harpten döndükten sonra burada köyünde kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmaz. 9 yılda yaşadıklarını kendine saklar. Kolay değil, yaşanan olaylar, büyük travmalar yaratmıştır muhtemelen. 1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir açılış için Havran'a gelir. Açılıştan sonra Havran Nahiye Müdürü’ne der ki, “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”

Ancak Havran Nahiye Müdürü, Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez. “Buluruz tabii Paşam” deyip, Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur. Manastır köyünde bulunur. Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır. Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir. Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler. Akşam geç saatte evine gelen Seyit, jandarmayı görünce, kaçak kömür için geldiklerini sanır. Ama bozuntuya vermez. Askerlere “suçum ne ki” diye sorar. “Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz. Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.

Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü, Seyit’i perişan vaziyette görünce, önce onu bir güzel yıkatır, berberde saç sakal traşı yaptırır. Sabah da elbisesini verir. Atatürk’ün yanına çıktığında, biraz sohbetten sonra Paşa ‘ne istersen, iste sen büyük kahramanlık yaptın’ der.

Maaş bağlatılmasını teklif eder. Seyit Ali, “Hayır paşam" demiş, "biz görevimizi yaptık maaş için değil” der. Tek bir isteği olur Atatürk’ten, “Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit'te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”

Atatürk, nahiye müdürüne talimat verir, Seyit’e dokunulmasın diye.
Ancak iki yıl sonra yeni gelen nahiye müdürü bu emri uygulamaz, Seyit’e pek rahat verilmez.
Seyit Ali Onbaşı, bir süre daha dağda odun kömürü yapar.
Yaşlanmaya başlayınca zorlanır, Havran’da bir fabrikada hamallığa başlar.
Seyit Ali Çabuk, 1939'da 50 yaşındayken, zatürreye yakalanır ve yaşamını yitirir.
Köyündeki mezara gömülür.
Kocaseyit'in köyü, hala yoksul...

Yüze yakın torununun yaşadığı Kocaseyit Köyü (köyün adı sonradan Çamlık, 1990’da da Kocaseyit olmuştur), büyük oranda elektriksiz ve susuz.

TSK bir dönem köye de sahip çıkmış, Kocaseyit Anıtı da yaptırmış ama Ergenekon, Balyoz darbeleri sonrası onun da eli çekilmiş.Güneydoğu’dakilerden farksız köylü topraksız, koyun keçi güdüyor, ovaya yevmiyeye gidiyor.
Aynı dedeleri Kocaseyit gibi.

Kocaseyit’in öyküsü, bir yerde Türkiye’nin tüm kahramanlarının öyküsüdür.

Paylaş

16 Ocak 2016

Kırım’dan Dobruca’ya







Rus istilâsı sonrasında baskılara maruz kalan pek çok Kırım Tatarı çareyi Aktopraklar adını verdikleri Osmanlı topraklarına göç etmekte aradılar. Bir kısmı doğrudan Anadolu’ya yönelirken bir kısmı da Kırım’a yakın olduğundan Karadeniz’in batı sahillerindeki Dobruca bölgesine sığındılar. Savaşlar ve imparatorluğun Balkanlardan çekilmek zorunda kalması sonrasında Kırım Tatarları için yeni bir göç macerası başladı. Dönem dönem Türkiye’ye göç edip geldiler. Kendilerine “Bulgaristan muhaciri” dense de köklerinden, Kırım’dan, ruhlarını hiç koparmadılar. Kırım’da doğup büyümedikleri, o toprakları hiç görmedikleri halde manevi bağları hep devam etti. Bu göçmenlerden biri olan Faik Özkan’ın hayat hikayesini kendi kaleminden aktarıyoruz.

Ben İbrahim Kerim Ablay oğlu Faik Özkan. 1920’de o zamanın Romanya’sının Hacıoğlu Pazarcık vilayeti, Balçık kazası, Mumçul köyünde doğdum.

1842 doğumlu Abdülkerim adlı dedemin babası, 1800 doğumlu Ablay, babası Kırım’da vefat ettikten sonra, 1812 yılında henüz 12 yaşındayken, Kırım’ın Bahçesaray mevkiinden annesi ve komşuları ile ayrılıp, Karadeniz kıyısında olan Hacıoğlu Pazarcık vilayeti, Balçık kazası, Mumçul köyüne yerleşmişler. O zamanlar bu vilayetin olduğu yerler Osmanlı toprağıymış.

Babam İbrahim Kerim Ablay 1888 yılında Mumçul köyünde doğmuş ve 1919’da Balçık kazasından Celal kızı Cevriye ile evlenmiş; iki oğlu, iki kızı, 4 çocukları olmuş. En büyükleri olan ben 1920 yılında dünyaya gelmişim. 1928 yılında Mumçul köyünde ilkokula başladım. Sabah Romence, öğleden sonra Türkçe olarak okudum. 1932 yılında ilkokulu bitirdim. 1933 yılında trikotaj zanaatını öğrenmek için Hacıoğlu Pazarcık vilayetine bir Bulgar ustasının yanına gittim. 1936 senesinde bir trikotaj makinası alarak mesleğime başladım.

1940 yılının Mayıs ayında 2. Dünya savaşında Hacıoğlu Pazarcık ve Kapıkaliakra vilayetleri Bulgaristan topraklarına katıldı. 1940 yılının Haziran ayında Romen askeri olmam gerekirken Bulgar askeri oldum. Bulgaristan hükümeti yabancı uyrukluları silah altına almazdı. Yabancı uyruklulara bir işte çalıştırmak suretiyle askerlik yaptırırdı; ben de bir at arabası atelyesinde çalışarak askerliğimi tamamladım. O yıllarda Bulgaristan’da herşey vesika ile alınırdı. Örneğin, buğdayı un yapmak için hanedeki kişi sayısına göre vesika verirlerdi. Köyümüz 50-60 hane ve 2 hanesi Bulgar idi. Köy muhtarı resmi memur olarak atanırdı.

Bulgaristan’da diploması olamayanların dükkan açma hakları yoktu. 1942 Aralık ayında meslek diploması almak için müracaat ettim, 1943 Şubat ayında sınava çağırıldım, sınava 16 Bulgar bayanla tek erkek ben girdik. Sınav yazılı idi. Ben Bulgarca yazamam (Romanya’da okuduğum için) diye kağıdımı boş verdim. Daha sonra pratik sınav için iş kurası çektik ve ben işimi yaparak teslim ettim; çok iyi bir puan aldım. En son olarak, mülakata girdik. İlk 2 soruyu doğru cevapladım. 3. soru olarak: ‘Dükkanı açtın, ilk ne yapacaksın?’ diye sordular. Ben de temizlik yapacağım dedim ve ekledim:

‘Süpürürken çöpü kapıdan içeri doğru dükkanın ortasında toplayacağım ve oradan alıp atacağım.’

Tabii ki manasını açıklamamı istediler. Bizim bildiğimiz kapıdan içeri süpürmek, müşteriyi içeri çağırmaktır dedim. Eğer dükkanı dışarı doğru süpürürsem bu müşteriyi kovmaktır diye ekledim. Bunun sonucunda bana aferin dediler. İki Bulgar kız ile beraber üç kişi sınavı kazandık.

Bulgaristan’a 1944 yılının Eylül ayında komünizim rejiminin gelmesi ile zor günler başladı Türkiye’ye göç kararı aldık. Komünizm hükümeti köyümüzde 5 kişilik O.F komitesi kurulmasını istedi, bu komitede ben de yer aldım. Ben hem bu komitede köy işlerinde çalışıyordum hem de pek çok kişi gibi Türkiye’ye gitmenin yollarını araştırıyordum, uğraşlarımın sonunda pasaportumu aldım ve Sofya’da avukatla beraber Bulgar dışişleri müsteşarlığına kadar çıktım, mesleğimi belirterek tezgâhımı Türkiye’ye götürmek istediğimi söyledim. Olumlu cevap alamadım. Satamadığım için de bırakmak zorunda kaldım. Bu arada, 1951 yılının Ocak ayının beşinde, Bulgaristan’dan çıkış vizemi aldım. Edirne göçmen misafirhanesine yerleştik, 10 gün misafirhanede kaldık. Elimizde Bulgar parası vardı. Paramızı ne banka aldı ne de şahıslar. Paralarımı zarfa koydum Bulgaristan’daki akrabalarıma gönderdim.

1951 yılının Ocak ayının 20’sinde Ankara’nın Polatlı ilçesinin Yenidoğan köyüne barınmak için yerleştim, iş ararken Ocak ve Şubat aylarında köy bakkalından borç olarak şeker aldım, evde pişmaniye yaparak akşamları gençler kahvesinde pişmaniye sattım. Bu köyden demir yolu geçtiği için demiryollarına başvurdum. Mart ayının başında demiryollarında işçi olarak çalışmaya başladım. Mart ayının sonunda 78 lira maaş aldım.

Bir gün kısım şefi beni yanına çağırdı “çavuşun senden çok memnun, gel seni Ankara atelyesine alalım” dedi. Ben de bu işte kalıcı olmadığımı mesleğimi yapmak istediğimi söyledim. 10 ay demiryolunda çalışarak biraz para biriktirdim ve bir trikotaj makinesi almak için İstanbul’a benimle aynı işi yapan bir arkadaşımın yanına gittim. Arkadaşımla birlikte aradığım tezgahı 2. gün buldum, ama param yetişmedi. Pazarlığı yaptım. Arkadaşım da beni “bu göçmenler çok çalışkandır” diye övdü. 1400 liralık tezgâhı ayda 100 lira ödemek koşulu ile taksitle aldım ve Polatlı’ya geldim bir ev kiralıyarak tezgâhı kurdum. Eşim de bu mesleği bildiği için demiryolunda 4 ay daha çalıştıktan sonra işi bıraktım ve evde çalışmaya başladım.

1953 yılının Nisan ayında Polatlı belediyesi Cumhuriyet mahallesinde hane başına 150 m2 arsa verdi, hükümet de hane başına 1500 lira inşaat yardımı yaptı. Bu para ile evimi kendim yaptım, içine girdim. Mesleğimi evimde yapmaya devam ettim. 1954 yılında belediye göçmenlerin oturduğu yeri Cumhuriyet mahallesinden ayırdı Yeni Mahalle adını verdi. Muhtar seçimleri yapıldı. Ben aday olmadığım halde sandıktan en çok oy benim adıma çıktı. Ben doğru kaymakama gittim muhtar olmak istemediğimi söyledim. Kaymakam beni muhtar olmaya ikna etti ve 6 yıl muhtarlık yaptım. Muhtarlığım sırasında Hürriyet gazetesinde bir trikotaj makinesinin satılık ilânını gördüm. İlân İsviçre’deki bir fabrikanındı. Kupürü kestim ve Ziraat Bankası müdürünün yanına gittim. “Müdürüm, ben göçmenim. Bu ilândaki tezgâhı almak istiyorum” dedim. Müdür araştırmak için bana sen 2 gün sonra gel dedi ve gittim. Tezgâhı 2 kefille sipariş verererek bir buçuk ay sonra teslim aldım. Bir dükkan kiralayarak çalışmaya başladım.

Bu arada cebimde 75 lira biriktirerek İstanbul’a örgü ipliği almaya gittim. İplik ticareti yahudilerin elinde. Bir kaç depo dolaştım, depoların birinden iplik seçmeye başladım. Seçtiklerim kantara konuluyordu. Baktım ki çok seçmişim, “fazla geldi, şunları çıkaralım” dedim. Yahudi “kantara konan çıkmaz” dedi. Ben “dalmışım cebimdeki paraya göre alacaktım” dedim ama dinlemedi. Adresi aldı. “Paketleyin, yollayın” dedi. Ben tedirginim, kefil falan isterse tanıdığım yok, yeni gelmişim Bulgaristan’dan. Biz ofise gittik hesap çıkarmak için. 4560 lira hesap çıktı, 60 lira çıkararak verdim “kalanını nasıl ödersin?” dedi. Ben de “ayda 300 lira öderim” dedim. İlk ödeme tarihini 3 ay sonraya yaptı, kalanını aylara böldü. Kefil falan istemedi. Senetleri imzalattı.

Ben döndüm ve çalışmaya başladım. Yanıma 2 işçi kız aldım. İşçileri akşam saat 5’te gönderiyordum. Ben ise gece 2’ye kadar çalışıyordum. Siparişleri yine de yetiştiremiyordum. Bir buçuk ay sonra benim borcum kadar para birikti. Parayı cebime koydum, İstanbul’a gitim, “Yahudiye benim senetlerimi çıkar, parayı ödeyeceğim” dedim. Yahudi şaşırdı, “iplik almayacakmısın?” dedi. Alacağımı söyledim. “Hadi depoya gidelim” dedi. Tekrar iplik aldım ve hesabını yaptı 4500 lirayı ödedim. Bu hesaptan kalan kısmını önceki senetlerin tarihinden sonraya attı. Bana bir katalog verdiler “sen burdan renkleri seçerek telefonla bildir. Biz göndeririz. Sen gelme” dediler. Sonraki siparişleri katalogtan seçerek verdim. Bir tezgâh daha aldım, daha büyük bir dükkana taşındım ve yavaş yavaş işi büyütmeye başladım. Tam teşkilatlı trikotaj atelyesini kurmuştum, yanımda 25-30 işçi çalışıyordu. O yıllarda düğme bile makina ile dikiliyordu.

1957 yılında ek iş olarak zahireciliğe başlamıştım, bir un fabrikası ile anlaştım. Devamlı buğday alıp gönderiyordum. Bu arada köylerden tarla kiralayarak çifçilik ve dana besiciliği de yaptım. 1978 yılında bir hastalığa yakalandım tedavi olurken trikotaj atelyesini kapatmaya, işimi hazır giyim ve konfeksiyonculuk olarak devam ettirmeye karar verdim.

2 erkek 2 kız olmak üzere dört çocuğa sahibim, 2 oğlum da makine mühendisi. Büyük oğlum masterini İngiltere’de yaptı, küçük oğlum benim işimi devem ettiriyor. Kızlarım da üniversiteyi bitirdiler; biri fizik diğeri matematik öğretmeni oldu. Ben 1980 yılında Bağkur’dan emekli oldum, kira gelirlerim ve emekli gelirimle geçinip gidiyorum. Çok sevdiğim eşimi 2002’de kaybettim. Küçük oğlumla aynı binada oturuyorum onlarla birlikte yaşamımı sürdürüyorum. 
Paylaş

08 Aralık 2015

9 Aralık 1917














Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü

Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih âbidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.
Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

- “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

- “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- “Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

- “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

- Elbette, dedim, buyur hele…

Konuştu:

- “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.Yıllar SonraMerhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…

İlhan Bardakçı' dan alınmıştır.
Paylaş

19 Eylül 2015

Ben giderken Selanik















Bugün Thessaloniki ismiyle anılan şehir Osmanlı coğrafyacılarınca İstanbul’un bir parçası, Museviler tarafından Şehirlerin Anası diye tanımlanır. 1912’ ye kadar çeşitli ve çok kültürlü nüfusu ile kozmopolit bir özellik göstermiş, 19. yüzyılda Tuna üzerindeki Rusçuk ile birlikte imparatorluğun en modern şehri olmuştur. Burası ayrıca Jön Türk hareketinin beşiği ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün evini de bulunduran güzel bir Ege şehridir.

Hiç Selanik' i benden dinlediniz mi?

Ben giderken akşam oluyordu Selanik'te
Dalgalar vuruyordu sahildeki taşlara
Martılar uçuyordu gökyüzünde sessizce
İnsanların yorgun gölgeleri vuruyordu çadırlara,
Güneş çoktan gitmiş ay çıkıyordu
Akşamın karanlığı düşüyordu Selanik'e,
Arabaları çeken atların nalın sesleri
Çadırlara çarpıp geri dönüyordu.
Geminin bacasından çıkan kara dumanda
Bir mazi kayboluyordu, kocaman bir mazi,
Elveda Rumeli derken gözlerimden
Ben giderken Balkan Savaşları bitmiş,
Osmanlı çoktan bu Coğrafya'dan gitmiş.
Dil, bayrak değişmiş, beyaz kule vaftiz edilmişti.
Ben giderken mevsim bahara dönmüş,
Göçmen kuşlar çoktan gelmiş, sardunyalar açmıştı
Ben giderken mevsim bahara dönmüştü ama
Benim Sonbahar' ımdı Selanik'te…

Selanik' im Ben!

Osmanlı İmparatorluğu‘ nun ikinci büyük kenti
Mustafa Kemal’in doğum yeri, serhat şehri
I.Murad'ın kuşatıp alamadığı, Yıldırım’ ın fethettiği.
Ankara savaşından sonra Bizans’ a terk edilen,
1430’da II.Murad’ın Venedik’ ten geri aldığı,
1912 Balkan savaşında tek kurşun atılmadan
Rum’ a terk ettiği Selanik' im ben.
Beyaz kulesi vaftiz edilen, Hortacı camii kilise, Alaca imareti, Bey hamamı, mevlevihaneleriyle..
Yaşayan Türk, Rum, Yahudi ve Pomağıyla,
1917 yangınında yanan kül olan Selaniğim...
Yedi kulesi, Hamza Bey camii, Alatini köşkü,
Lüle lüle akar içimden Vardar nehri,
Ege denizi kıyısında bir inciyim
Saltanatın güzel şehri, yeşil gözlü, yadigâr-ı Selanik' im ben..

Şehirler, Benim Adım Selanik!

Şehirler vardır tarihe tanıklık etmiş. ..
Ülkelerin kaderinde, insanların gönüllerinde
Derin izler bırakıp, hafızalara kazınmış şehirler ...
İçinde Müslümanı, Yahudisi ve Urumu,
Her sokağında ayrı dili, ayrı renkleri, sesleri
Farklı farklı giyimleri yaşamış, barınmış,
Onlarla nefes alıp, nefes vermiş şehirler...
Günün her saatinde bağrındaki
Cami, Kilise ve Havralardan
Semaya ezanlar, dualar yükselmiş
Gelenleri, gidenleri görmüş, yanmış, yakılmış,
Yıkılmış minareleri, terk edilmiş, camilerin
Kimi müzeye, kimi kiliseye çevrilen,
Acı çeken, göz yaşı döken, ah edilen şehirler..
Benim adım Selanik; Yaşım iki bini çoktan geçti
Neler gördü bu yeşil gözlerim neler!
Büyük İskender' in ordularını, Roma' yı, Venedik' i, Bizans' ı, Osmanlı' yı gördüm bu toprakda!...
Tahsin paşanın bir imzada Rum'a verişini seyrettim
Çeteleri, ölümleri, gelenleri, gidenleri gördüm.
Türk'ün ahını işitti yaşlı kulaklarım,
Çalan davulları, kaynayan kazanları
Bağrıma kazılan mezarları, ağlayan insanları gördüm...
Beyaz kulenin vaftiz edilişini gördüm, ağladım..
Osmanlı'nın gidişini, Mübadele' yi yaşadım..
Küf koktum günlerce, dünyadaki mahşeri gördüm
Gülcemal' in güvertesindeki insanlarla ağladım,
Vedalarına tanıklık ettim, arkalarından
Son bir kez el salladım, ayrılığı yaşadım..
Benim adım Selanik;
Biçare insanları gördüm, sokaklarımda, Anadolu'dan gelen Rumları,
Anadolu'ya giden Türkleri gördüm. ..
Gördüm her şeyi görmesine de birde,
Türkiye'nin üzerine bir güneş gibi doğan
Mustafa Kemal Atatürk' ü gördüm!

Zafer Özkaynak

Paylaş

13 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara 1

Değerli okurlar yayınladığım e-hikayeler nihayetinde bir kitap haline dönüştü. E-kitap Hürmüz' e buradan ulaşabilirsiniz.

Seyir Defteri kapanırken
Takvim yaprakları, yorulmuş ya da kırmızıya dönüşmüş çınar yaprakları gibi sağa sola savrulmuşlardı. Aradan bir hayli yıllar geçmişti yine. Onlar için zamanın akışı duru ve parıltılı bir suyun akışına benzemiyordu.
Onların seyir defteri, umudun umutsuzluğa dönüşen bir yaşam kulvarında oluşmuştu. Ama ne olursa olsun artık her şey belli olmuştu. Zamanın akışı her olan biteni bir bir yerine getiriyordu. Elbette öyleydi. Olup bitenler onların son danslarıydı. Artık tüm yaşanmışlıklarını Nicomedia arenasına taşımışlardı. Bu arenadaki dansları, figürleriyle gizemleriyle, düşleriyle onların ağıdını yansıtıyordu.

Yıllar sonra ve günün birinde, güz vaktinin öğleden sonrasında hiç farkında olmadan kendisini yerde buldu Kamilo. Komaya girdi, diyeceklerini diyemedi bir türlü. Nabzı atıyordu ama, duyguları ve duyuları iflas etmişti. Böylece ve gayet sessizce sonsuz yolculuğuna çıktı (1890 - 1977). Kamilo, Balkan hasretini, Rumeli türkülerini geride bırakarak hayata veda etti.

Düşle gerçek birbirlerine ne denli karışmış olsa da, zaman saatinin tik/takları bir türlü durmuyordu. Nesne/özne, yitik zaman ve gelecek? Kimi imgeler? O tik/taklar, her şeyi bir bir yörüngesine oturtmuş oluyordu. Aslında doğa yasasıydı bu. Artık yitik zamanın ardından koşmanın bir anlamı var mıydı? Bir bakıma yaşam, sessiz sonsuzluğa koşmaktır. Evet, Balkan yadigari, sarı saçlı ve çakır gözlü Hürmüz de o koşusunu tamamlamıştı. Başlangıçın sonuna ulaşmıştı. Çan'da, bir yürek vurgunu onu da alıp götürmüştü. Bir hasretliğin türküsünü söyleyerek yaşamını noktalamıştı (1909 - 1984). Düşlerini güldüklerini ve ağladıklarını alıp götürmüştü beraberinde.


Belki bu olan bitenlerin hepsi ailesel bir hikaye ya da bir tutanak; bir seyir defteri, şimdi de e-hikaye. Anlatı ve izlek olarak, anısal/düşsel bir yoğunluk taşısa da o ibre neyse, gerçekten yana olmuştur hep. Onlar viran dağlardan yola çıktıklarında bir umut yolculuğuna düştüklerinde doğup büyüdükleri topraklardan bir kopuşun  hüznünü yaşıyorlardı.O kopuş çok zor bir durumdu. Bu kopuşun hüznünü hep yaşamışlardı. Ruhlarında ve bedenlerinde yaşamışlardı hem de. Ama bir şeyi fark edememişlerdi, o tutunamamanın nedenlerini! Daha doğrusu, düşle gerçeği birbirinden ayıramamışlardı. böylece, o umutlarını da yitirmişlerdi.

Yolun sonu gelmişti artık! "Yolcu, nereye?" diye sormanın hiç bir anlamı kalmamıştı. Kader ağlarını örmüştü. Onlar hep umuda doğru koştular, olmadı; düşler kurdular, o düşleri de bir bir yıkıldı. Didinip uğraştılar, ama ne var ki, alınyazılarını bir türlü değiştiremediler. Sonuç olarak, hayatın acımasızca dönen dişli çarkları arasında yitip gittiler. Giderlerken de ardlarında iki yakınlarını bırakmışlardı. Acaba geride kimleri bırakmışlardı? Kızlarını ve oğullarını bırakmışlardı. Biri, Edirne Göçmen Evi'nde doğmuş olan kızları; diğeri ise, Gönen'in Taban köyünde doğmuş olan, doğumundan sonra öldü diye kimi telaşlara ve sorunlara neden olan o çocuktu. Seneler sonra Taban'da doğan çocuk bu satırların yazarı olacaktı.

"Balkan'dan O Zor Yıllara", düşler ve umutlar? Onlar beş kişiydiler viran dağlardan yola koyulduklarında. Daha yolun başındaydılar ki ölüm saçan salgın hastalık çocuklarından birini alıp  götürmüştü; onu Edirne mezarlığında bırakmışlardı. Yine bir başka salgın hastalık öteki erkek çocuklarını da koparıp almıştı onlardan; onu Gönen'de bırakmışlardı. Ya ötekiler, geride kalanlar? Onlar ise kendi alın yazılarıyla, düş ve gerçeklerle başbaşa kalmışlardı. Yaşam boyu başlarına gelenleri sinelerine çekmişlerdi. Vadeleri dolunca bu dünyaya el etmişlerdi. İmgeler, umutlar ve acılar? Acaba onlar şimdi, Kosova'nın yeşilini, sarı, pembe, kırmızı ve mor çiçeklerini; ezgileri kuş seslerini, Prizren/Globoçiça yöresinin saydam göğünü, Şarbalkan'dan esen serin esintileri ruhlarında ve yorgun bedenlerinde hissediyorlar mı? Ama asla sanılmasın ve unutulmasın ki sonsuz ve derin sessizlik bile elem dolu yıllarının; umutlarının/düşlerinin üzerine tülümsü bir örtü olsun. Çünkü onlar her şeylerini toparlamışlar, almışlar ve beraberlerinde götürmüşlerdi. Ve en önemlisi trajedyalarını da alıp götürmeyi ihmal etmemişlerdi. 

SON
Paylaş

07 Ağustos 2015

istanbul efsanelerinden


MÖ 356 - 323 yılları arasında yaşayan zekası, bilgisi ve gücüyle dünyanın en büyük komutanlarından biri olan Makedonyalı Büyük İskender halk arasında efsanevi bir kişiliğe büründürülmüş, iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul Boğazının oluşumu bile halk muhalliyesinde Büyük İskender'e bağlanmıştır.

İstanbul'un üçüncü kere bina ve imar eden Makedonya kralı Büyük İskender'dir. İskender cihana baş eğdirdiği halde bugün kü Yunanistan kıyılarında yer alan Halkedonya ile Smirna'nın (İzmir) sahibi Kıdafe (Khadafia) kendisine baş eğmemişti. İzmir'deki kale harabesi ona nispet edilerek hala Kadife Kale diye anılır. İskender Kıdafe'yi merak ederek kılığını değiştirip yakından görmek maksadıyla divana vardıysa da, tanınarak yakalanmış ve hapsedilmiştir.
Kıdafe onu bir müddet mahpus tuttuktan sonra bir daha kendisine kılıç çekmeyeceğine yemin ettirilerek serbest bırakıldı. İskender, daha sonra Kıdafe'den intikam almak istediyse de yemini buna mani oluyordu. Nihayet onunla birlikte bulunan Hızır kendisine bir akıl öğretti.

O zamanlar boğaz henüz mevcut değildi. Karadeniz'in yüksekliği ise Marmara ve Akdeniz'den fazlaydı. İskender hemen yedi yüz bin kişi toplayıp askerlerini de bunlara katarak Boğazı kazdırdı. Karadeniz'den hücum eden sular Sarayburnu'nda kurulmuş olan şehirle Halkedonya'yı ve Kıdafe'ye tabi yedi yüz şehri mahvedip halkını ve askerlerini boğdu.Sular yatıştıktan sonra İskender İstanbul'u yeniden kurdu. Nitekim Septe Boğazı'nı açıp Akdeniz'le Okyanus'u birleştiren de İskender'dir.

Paylaş