18 Haziran 2016

Seyit Ali Çabuk










Köyünde onu herkes öldü bilmektedir.
Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür.

Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ile karşılaşır.

-Sen kimsin?
-Ben Seyidim.
-Biz seni öldü biliyoruz.
-İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi?
-Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.

Kapıdan eşinin ismini seslenir. 8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir. “Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.” Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı. “Korkma kızım o senin baban.”

Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor.
O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına, “Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der.

Kocaseyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı.Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman.

1889'da Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur.
Mavi gözlü ve ufak tefektir.
Gariban Anadolu köylüsü.
Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar.

1909’da askere gider.
1912’de Balkan Savaşı’na katılır.
1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu.

18 Mart1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevlidir.
(Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası'na isabet eder. Mecidiye Tabyası'nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı kalmıştır. Bu erlerden bir tanesi Seyit Ali Çabuk'tur.

Seyit, 276 kiloluk bir mermiyi, mataforası yani vinci bozuk olan topçu bataryasına tek başına sırtlayarak yerleştirmeyi başarır.
Ve Ocean gemisini dümen sisteminden vurmayı başarır. Ocean daha sonra sürüklenir ve Nusrat’ın döşediği mayınlardan birine çarparak batar.

Bu başarısından ötürü onbaşı rütbesine yükseltilmiş bir de ödül olarak çift tayın verilmiş.
O da bir hafta sonra kursağından geçmeyince istememiş.
Seyit Ali, 1909'da gittiği askerden, 1918'de onbaşı olarak döner.
1915’teki zaferden sonra 3 yıl daha Çanakkale’de askerliğe devam eder.
1918’de terhis olur.

Bir tek Atatürk hatırlar
Kocaseyit, harpten döndükten sonra burada köyünde kimseye savaş ile ilgili bir şey anlatmaz. 9 yılda yaşadıklarını kendine saklar. Kolay değil, yaşanan olaylar, büyük travmalar yaratmıştır muhtemelen. 1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir açılış için Havran'a gelir. Açılıştan sonra Havran Nahiye Müdürü’ne der ki, “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”

Ancak Havran Nahiye Müdürü, Seyit Onbaşı’nın hangi köyde olduğunu bilmez. “Buluruz tabii Paşam” deyip, Edremit askerlik şubesinden Seyit’i sordurur. Manastır köyünde bulunur. Şubeden 2 jandarma görevlendirilip salınır. Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Kocaseyit, dağa kömüre gitmiştir. Jandarmalar evinin önünde akşama dek bekler. Akşam geç saatte evine gelen Seyit, jandarmayı görünce, kaçak kömür için geldiklerini sanır. Ama bozuntuya vermez. Askerlere “suçum ne ki” diye sorar. “Hayır, suçun yok biz seni bekliyoruz. Seni Paşa çağırıyor.” Seyit, sevinir.

Gece yarısı vardıklarında nahiye müdürü, Seyit’i perişan vaziyette görünce, önce onu bir güzel yıkatır, berberde saç sakal traşı yaptırır. Sabah da elbisesini verir. Atatürk’ün yanına çıktığında, biraz sohbetten sonra Paşa ‘ne istersen, iste sen büyük kahramanlık yaptın’ der.

Maaş bağlatılmasını teklif eder. Seyit Ali, “Hayır paşam" demiş, "biz görevimizi yaptık maaş için değil” der. Tek bir isteği olur Atatürk’ten, “Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit'te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”

Atatürk, nahiye müdürüne talimat verir, Seyit’e dokunulmasın diye.
Ancak iki yıl sonra yeni gelen nahiye müdürü bu emri uygulamaz, Seyit’e pek rahat verilmez.
Seyit Ali Onbaşı, bir süre daha dağda odun kömürü yapar.
Yaşlanmaya başlayınca zorlanır, Havran’da bir fabrikada hamallığa başlar.
Seyit Ali Çabuk, 1939'da 50 yaşındayken, zatürreye yakalanır ve yaşamını yitirir.
Köyündeki mezara gömülür.
Kocaseyit'in köyü, hala yoksul...

Yüze yakın torununun yaşadığı Kocaseyit Köyü (köyün adı sonradan Çamlık, 1990’da da Kocaseyit olmuştur), büyük oranda elektriksiz ve susuz.

TSK bir dönem köye de sahip çıkmış, Kocaseyit Anıtı da yaptırmış ama Ergenekon, Balyoz darbeleri sonrası onun da eli çekilmiş.Güneydoğu’dakilerden farksız köylü topraksız, koyun keçi güdüyor, ovaya yevmiyeye gidiyor.
Aynı dedeleri Kocaseyit gibi.

Kocaseyit’in öyküsü, bir yerde Türkiye’nin tüm kahramanlarının öyküsüdür.

Paylaş

16 Ocak 2016

Kırım’dan Dobruca’ya







Rus istilâsı sonrasında baskılara maruz kalan pek çok Kırım Tatarı çareyi Aktopraklar adını verdikleri Osmanlı topraklarına göç etmekte aradılar. Bir kısmı doğrudan Anadolu’ya yönelirken bir kısmı da Kırım’a yakın olduğundan Karadeniz’in batı sahillerindeki Dobruca bölgesine sığındılar. Savaşlar ve imparatorluğun Balkanlardan çekilmek zorunda kalması sonrasında Kırım Tatarları için yeni bir göç macerası başladı. Dönem dönem Türkiye’ye göç edip geldiler. Kendilerine “Bulgaristan muhaciri” dense de köklerinden, Kırım’dan, ruhlarını hiç koparmadılar. Kırım’da doğup büyümedikleri, o toprakları hiç görmedikleri halde manevi bağları hep devam etti. Bu göçmenlerden biri olan Faik Özkan’ın hayat hikayesini kendi kaleminden aktarıyoruz.

Ben İbrahim Kerim Ablay oğlu Faik Özkan. 1920’de o zamanın Romanya’sının Hacıoğlu Pazarcık vilayeti, Balçık kazası, Mumçul köyünde doğdum.

1842 doğumlu Abdülkerim adlı dedemin babası, 1800 doğumlu Ablay, babası Kırım’da vefat ettikten sonra, 1812 yılında henüz 12 yaşındayken, Kırım’ın Bahçesaray mevkiinden annesi ve komşuları ile ayrılıp, Karadeniz kıyısında olan Hacıoğlu Pazarcık vilayeti, Balçık kazası, Mumçul köyüne yerleşmişler. O zamanlar bu vilayetin olduğu yerler Osmanlı toprağıymış.

Babam İbrahim Kerim Ablay 1888 yılında Mumçul köyünde doğmuş ve 1919’da Balçık kazasından Celal kızı Cevriye ile evlenmiş; iki oğlu, iki kızı, 4 çocukları olmuş. En büyükleri olan ben 1920 yılında dünyaya gelmişim. 1928 yılında Mumçul köyünde ilkokula başladım. Sabah Romence, öğleden sonra Türkçe olarak okudum. 1932 yılında ilkokulu bitirdim. 1933 yılında trikotaj zanaatını öğrenmek için Hacıoğlu Pazarcık vilayetine bir Bulgar ustasının yanına gittim. 1936 senesinde bir trikotaj makinası alarak mesleğime başladım.

1940 yılının Mayıs ayında 2. Dünya savaşında Hacıoğlu Pazarcık ve Kapıkaliakra vilayetleri Bulgaristan topraklarına katıldı. 1940 yılının Haziran ayında Romen askeri olmam gerekirken Bulgar askeri oldum. Bulgaristan hükümeti yabancı uyrukluları silah altına almazdı. Yabancı uyruklulara bir işte çalıştırmak suretiyle askerlik yaptırırdı; ben de bir at arabası atelyesinde çalışarak askerliğimi tamamladım. O yıllarda Bulgaristan’da herşey vesika ile alınırdı. Örneğin, buğdayı un yapmak için hanedeki kişi sayısına göre vesika verirlerdi. Köyümüz 50-60 hane ve 2 hanesi Bulgar idi. Köy muhtarı resmi memur olarak atanırdı.

Bulgaristan’da diploması olamayanların dükkan açma hakları yoktu. 1942 Aralık ayında meslek diploması almak için müracaat ettim, 1943 Şubat ayında sınava çağırıldım, sınava 16 Bulgar bayanla tek erkek ben girdik. Sınav yazılı idi. Ben Bulgarca yazamam (Romanya’da okuduğum için) diye kağıdımı boş verdim. Daha sonra pratik sınav için iş kurası çektik ve ben işimi yaparak teslim ettim; çok iyi bir puan aldım. En son olarak, mülakata girdik. İlk 2 soruyu doğru cevapladım. 3. soru olarak: ‘Dükkanı açtın, ilk ne yapacaksın?’ diye sordular. Ben de temizlik yapacağım dedim ve ekledim:

‘Süpürürken çöpü kapıdan içeri doğru dükkanın ortasında toplayacağım ve oradan alıp atacağım.’

Tabii ki manasını açıklamamı istediler. Bizim bildiğimiz kapıdan içeri süpürmek, müşteriyi içeri çağırmaktır dedim. Eğer dükkanı dışarı doğru süpürürsem bu müşteriyi kovmaktır diye ekledim. Bunun sonucunda bana aferin dediler. İki Bulgar kız ile beraber üç kişi sınavı kazandık.

Bulgaristan’a 1944 yılının Eylül ayında komünizim rejiminin gelmesi ile zor günler başladı Türkiye’ye göç kararı aldık. Komünizm hükümeti köyümüzde 5 kişilik O.F komitesi kurulmasını istedi, bu komitede ben de yer aldım. Ben hem bu komitede köy işlerinde çalışıyordum hem de pek çok kişi gibi Türkiye’ye gitmenin yollarını araştırıyordum, uğraşlarımın sonunda pasaportumu aldım ve Sofya’da avukatla beraber Bulgar dışişleri müsteşarlığına kadar çıktım, mesleğimi belirterek tezgâhımı Türkiye’ye götürmek istediğimi söyledim. Olumlu cevap alamadım. Satamadığım için de bırakmak zorunda kaldım. Bu arada, 1951 yılının Ocak ayının beşinde, Bulgaristan’dan çıkış vizemi aldım. Edirne göçmen misafirhanesine yerleştik, 10 gün misafirhanede kaldık. Elimizde Bulgar parası vardı. Paramızı ne banka aldı ne de şahıslar. Paralarımı zarfa koydum Bulgaristan’daki akrabalarıma gönderdim.

1951 yılının Ocak ayının 20’sinde Ankara’nın Polatlı ilçesinin Yenidoğan köyüne barınmak için yerleştim, iş ararken Ocak ve Şubat aylarında köy bakkalından borç olarak şeker aldım, evde pişmaniye yaparak akşamları gençler kahvesinde pişmaniye sattım. Bu köyden demir yolu geçtiği için demiryollarına başvurdum. Mart ayının başında demiryollarında işçi olarak çalışmaya başladım. Mart ayının sonunda 78 lira maaş aldım.

Bir gün kısım şefi beni yanına çağırdı “çavuşun senden çok memnun, gel seni Ankara atelyesine alalım” dedi. Ben de bu işte kalıcı olmadığımı mesleğimi yapmak istediğimi söyledim. 10 ay demiryolunda çalışarak biraz para biriktirdim ve bir trikotaj makinesi almak için İstanbul’a benimle aynı işi yapan bir arkadaşımın yanına gittim. Arkadaşımla birlikte aradığım tezgahı 2. gün buldum, ama param yetişmedi. Pazarlığı yaptım. Arkadaşım da beni “bu göçmenler çok çalışkandır” diye övdü. 1400 liralık tezgâhı ayda 100 lira ödemek koşulu ile taksitle aldım ve Polatlı’ya geldim bir ev kiralıyarak tezgâhı kurdum. Eşim de bu mesleği bildiği için demiryolunda 4 ay daha çalıştıktan sonra işi bıraktım ve evde çalışmaya başladım.

1953 yılının Nisan ayında Polatlı belediyesi Cumhuriyet mahallesinde hane başına 150 m2 arsa verdi, hükümet de hane başına 1500 lira inşaat yardımı yaptı. Bu para ile evimi kendim yaptım, içine girdim. Mesleğimi evimde yapmaya devam ettim. 1954 yılında belediye göçmenlerin oturduğu yeri Cumhuriyet mahallesinden ayırdı Yeni Mahalle adını verdi. Muhtar seçimleri yapıldı. Ben aday olmadığım halde sandıktan en çok oy benim adıma çıktı. Ben doğru kaymakama gittim muhtar olmak istemediğimi söyledim. Kaymakam beni muhtar olmaya ikna etti ve 6 yıl muhtarlık yaptım. Muhtarlığım sırasında Hürriyet gazetesinde bir trikotaj makinesinin satılık ilânını gördüm. İlân İsviçre’deki bir fabrikanındı. Kupürü kestim ve Ziraat Bankası müdürünün yanına gittim. “Müdürüm, ben göçmenim. Bu ilândaki tezgâhı almak istiyorum” dedim. Müdür araştırmak için bana sen 2 gün sonra gel dedi ve gittim. Tezgâhı 2 kefille sipariş verererek bir buçuk ay sonra teslim aldım. Bir dükkan kiralayarak çalışmaya başladım.

Bu arada cebimde 75 lira biriktirerek İstanbul’a örgü ipliği almaya gittim. İplik ticareti yahudilerin elinde. Bir kaç depo dolaştım, depoların birinden iplik seçmeye başladım. Seçtiklerim kantara konuluyordu. Baktım ki çok seçmişim, “fazla geldi, şunları çıkaralım” dedim. Yahudi “kantara konan çıkmaz” dedi. Ben “dalmışım cebimdeki paraya göre alacaktım” dedim ama dinlemedi. Adresi aldı. “Paketleyin, yollayın” dedi. Ben tedirginim, kefil falan isterse tanıdığım yok, yeni gelmişim Bulgaristan’dan. Biz ofise gittik hesap çıkarmak için. 4560 lira hesap çıktı, 60 lira çıkararak verdim “kalanını nasıl ödersin?” dedi. Ben de “ayda 300 lira öderim” dedim. İlk ödeme tarihini 3 ay sonraya yaptı, kalanını aylara böldü. Kefil falan istemedi. Senetleri imzalattı.

Ben döndüm ve çalışmaya başladım. Yanıma 2 işçi kız aldım. İşçileri akşam saat 5’te gönderiyordum. Ben ise gece 2’ye kadar çalışıyordum. Siparişleri yine de yetiştiremiyordum. Bir buçuk ay sonra benim borcum kadar para birikti. Parayı cebime koydum, İstanbul’a gitim, “Yahudiye benim senetlerimi çıkar, parayı ödeyeceğim” dedim. Yahudi şaşırdı, “iplik almayacakmısın?” dedi. Alacağımı söyledim. “Hadi depoya gidelim” dedi. Tekrar iplik aldım ve hesabını yaptı 4500 lirayı ödedim. Bu hesaptan kalan kısmını önceki senetlerin tarihinden sonraya attı. Bana bir katalog verdiler “sen burdan renkleri seçerek telefonla bildir. Biz göndeririz. Sen gelme” dediler. Sonraki siparişleri katalogtan seçerek verdim. Bir tezgâh daha aldım, daha büyük bir dükkana taşındım ve yavaş yavaş işi büyütmeye başladım. Tam teşkilatlı trikotaj atelyesini kurmuştum, yanımda 25-30 işçi çalışıyordu. O yıllarda düğme bile makina ile dikiliyordu.

1957 yılında ek iş olarak zahireciliğe başlamıştım, bir un fabrikası ile anlaştım. Devamlı buğday alıp gönderiyordum. Bu arada köylerden tarla kiralayarak çifçilik ve dana besiciliği de yaptım. 1978 yılında bir hastalığa yakalandım tedavi olurken trikotaj atelyesini kapatmaya, işimi hazır giyim ve konfeksiyonculuk olarak devam ettirmeye karar verdim.

2 erkek 2 kız olmak üzere dört çocuğa sahibim, 2 oğlum da makine mühendisi. Büyük oğlum masterini İngiltere’de yaptı, küçük oğlum benim işimi devem ettiriyor. Kızlarım da üniversiteyi bitirdiler; biri fizik diğeri matematik öğretmeni oldu. Ben 1980 yılında Bağkur’dan emekli oldum, kira gelirlerim ve emekli gelirimle geçinip gidiyorum. Çok sevdiğim eşimi 2002’de kaybettim. Küçük oğlumla aynı binada oturuyorum onlarla birlikte yaşamımı sürdürüyorum. 
Paylaş

08 Aralık 2015

9 Aralık 1917














Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü

Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih âbidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.
Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

- “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

- “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- “Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

- “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

- Elbette, dedim, buyur hele…

Konuştu:

- “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.Yıllar SonraMerhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…

İlhan Bardakçı' dan alınmıştır.
Paylaş

19 Eylül 2015

Ben giderken Selanik















Bugün Thessaloniki ismiyle anılan şehir Osmanlı coğrafyacılarınca İstanbul’un bir parçası, Museviler tarafından Şehirlerin Anası diye tanımlanır. 1912’ ye kadar çeşitli ve çok kültürlü nüfusu ile kozmopolit bir özellik göstermiş, 19. yüzyılda Tuna üzerindeki Rusçuk ile birlikte imparatorluğun en modern şehri olmuştur. Burası ayrıca Jön Türk hareketinin beşiği ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün evini de bulunduran güzel bir Ege şehridir.

Hiç Selanik' i benden dinlediniz mi?

Ben giderken akşam oluyordu Selanik'te
Dalgalar vuruyordu sahildeki taşlara
Martılar uçuyordu gökyüzünde sessizce
İnsanların yorgun gölgeleri vuruyordu çadırlara,
Güneş çoktan gitmiş ay çıkıyordu
Akşamın karanlığı düşüyordu Selanik'e,
Arabaları çeken atların nalın sesleri
Çadırlara çarpıp geri dönüyordu.
Geminin bacasından çıkan kara dumanda
Bir mazi kayboluyordu, kocaman bir mazi,
Elveda Rumeli derken gözlerimden
Ben giderken Balkan Savaşları bitmiş,
Osmanlı çoktan bu Coğrafya'dan gitmiş.
Dil, bayrak değişmiş, beyaz kule vaftiz edilmişti.
Ben giderken mevsim bahara dönmüş,
Göçmen kuşlar çoktan gelmiş, sardunyalar açmıştı
Ben giderken mevsim bahara dönmüştü ama
Benim Sonbahar' ımdı Selanik'te…

Selanik' im Ben!

Osmanlı İmparatorluğu‘ nun ikinci büyük kenti
Mustafa Kemal’in doğum yeri, serhat şehri
I.Murad'ın kuşatıp alamadığı, Yıldırım’ ın fethettiği.
Ankara savaşından sonra Bizans’ a terk edilen,
1430’da II.Murad’ın Venedik’ ten geri aldığı,
1912 Balkan savaşında tek kurşun atılmadan
Rum’ a terk ettiği Selanik' im ben.
Beyaz kulesi vaftiz edilen, Hortacı camii kilise, Alaca imareti, Bey hamamı, mevlevihaneleriyle..
Yaşayan Türk, Rum, Yahudi ve Pomağıyla,
1917 yangınında yanan kül olan Selaniğim...
Yedi kulesi, Hamza Bey camii, Alatini köşkü,
Lüle lüle akar içimden Vardar nehri,
Ege denizi kıyısında bir inciyim
Saltanatın güzel şehri, yeşil gözlü, yadigâr-ı Selanik' im ben..

Şehirler, Benim Adım Selanik!

Şehirler vardır tarihe tanıklık etmiş. ..
Ülkelerin kaderinde, insanların gönüllerinde
Derin izler bırakıp, hafızalara kazınmış şehirler ...
İçinde Müslümanı, Yahudisi ve Urumu,
Her sokağında ayrı dili, ayrı renkleri, sesleri
Farklı farklı giyimleri yaşamış, barınmış,
Onlarla nefes alıp, nefes vermiş şehirler...
Günün her saatinde bağrındaki
Cami, Kilise ve Havralardan
Semaya ezanlar, dualar yükselmiş
Gelenleri, gidenleri görmüş, yanmış, yakılmış,
Yıkılmış minareleri, terk edilmiş, camilerin
Kimi müzeye, kimi kiliseye çevrilen,
Acı çeken, göz yaşı döken, ah edilen şehirler..
Benim adım Selanik; Yaşım iki bini çoktan geçti
Neler gördü bu yeşil gözlerim neler!
Büyük İskender' in ordularını, Roma' yı, Venedik' i, Bizans' ı, Osmanlı' yı gördüm bu toprakda!...
Tahsin paşanın bir imzada Rum'a verişini seyrettim
Çeteleri, ölümleri, gelenleri, gidenleri gördüm.
Türk'ün ahını işitti yaşlı kulaklarım,
Çalan davulları, kaynayan kazanları
Bağrıma kazılan mezarları, ağlayan insanları gördüm...
Beyaz kulenin vaftiz edilişini gördüm, ağladım..
Osmanlı'nın gidişini, Mübadele' yi yaşadım..
Küf koktum günlerce, dünyadaki mahşeri gördüm
Gülcemal' in güvertesindeki insanlarla ağladım,
Vedalarına tanıklık ettim, arkalarından
Son bir kez el salladım, ayrılığı yaşadım..
Benim adım Selanik;
Biçare insanları gördüm, sokaklarımda, Anadolu'dan gelen Rumları,
Anadolu'ya giden Türkleri gördüm. ..
Gördüm her şeyi görmesine de birde,
Türkiye'nin üzerine bir güneş gibi doğan
Mustafa Kemal Atatürk' ü gördüm!

Zafer Özkaynak

Paylaş

13 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara 1

Değerli okurlar yayınladığım e-hikayeler nihayetinde bir kitap haline dönüştü. E-kitap Hürmüz' e buradan ulaşabilirsiniz.

Seyir Defteri kapanırken
Takvim yaprakları, yorulmuş ya da kırmızıya dönüşmüş çınar yaprakları gibi sağa sola savrulmuşlardı. Aradan bir hayli yıllar geçmişti yine. Onlar için zamanın akışı duru ve parıltılı bir suyun akışına benzemiyordu.
Onların seyir defteri, umudun umutsuzluğa dönüşen bir yaşam kulvarında oluşmuştu. Ama ne olursa olsun artık her şey belli olmuştu. Zamanın akışı her olan biteni bir bir yerine getiriyordu. Elbette öyleydi. Olup bitenler onların son danslarıydı. Artık tüm yaşanmışlıklarını Nicomedia arenasına taşımışlardı. Bu arenadaki dansları, figürleriyle gizemleriyle, düşleriyle onların ağıdını yansıtıyordu.

Yıllar sonra ve günün birinde, güz vaktinin öğleden sonrasında hiç farkında olmadan kendisini yerde buldu Kamilo. Komaya girdi, diyeceklerini diyemedi bir türlü. Nabzı atıyordu ama, duyguları ve duyuları iflas etmişti. Böylece ve gayet sessizce sonsuz yolculuğuna çıktı (1890 - 1977). Kamilo, Balkan hasretini, Rumeli türkülerini geride bırakarak hayata veda etti.

Düşle gerçek birbirlerine ne denli karışmış olsa da, zaman saatinin tik/takları bir türlü durmuyordu. Nesne/özne, yitik zaman ve gelecek? Kimi imgeler? O tik/taklar, her şeyi bir bir yörüngesine oturtmuş oluyordu. Aslında doğa yasasıydı bu. Artık yitik zamanın ardından koşmanın bir anlamı var mıydı? Bir bakıma yaşam, sessiz sonsuzluğa koşmaktır. Evet, Balkan yadigari, sarı saçlı ve çakır gözlü Hürmüz de o koşusunu tamamlamıştı. Başlangıçın sonuna ulaşmıştı. Çan'da, bir yürek vurgunu onu da alıp götürmüştü. Bir hasretliğin türküsünü söyleyerek yaşamını noktalamıştı (1909 - 1984). Düşlerini güldüklerini ve ağladıklarını alıp götürmüştü beraberinde.


Belki bu olan bitenlerin hepsi ailesel bir hikaye ya da bir tutanak; bir seyir defteri, şimdi de e-hikaye. Anlatı ve izlek olarak, anısal/düşsel bir yoğunluk taşısa da o ibre neyse, gerçekten yana olmuştur hep. Onlar viran dağlardan yola çıktıklarında bir umut yolculuğuna düştüklerinde doğup büyüdükleri topraklardan bir kopuşun  hüznünü yaşıyorlardı.O kopuş çok zor bir durumdu. Bu kopuşun hüznünü hep yaşamışlardı. Ruhlarında ve bedenlerinde yaşamışlardı hem de. Ama bir şeyi fark edememişlerdi, o tutunamamanın nedenlerini! Daha doğrusu, düşle gerçeği birbirinden ayıramamışlardı. böylece, o umutlarını da yitirmişlerdi.

Yolun sonu gelmişti artık! "Yolcu, nereye?" diye sormanın hiç bir anlamı kalmamıştı. Kader ağlarını örmüştü. Onlar hep umuda doğru koştular, olmadı; düşler kurdular, o düşleri de bir bir yıkıldı. Didinip uğraştılar, ama ne var ki, alınyazılarını bir türlü değiştiremediler. Sonuç olarak, hayatın acımasızca dönen dişli çarkları arasında yitip gittiler. Giderlerken de ardlarında iki yakınlarını bırakmışlardı. Acaba geride kimleri bırakmışlardı? Kızlarını ve oğullarını bırakmışlardı. Biri, Edirne Göçmen Evi'nde doğmuş olan kızları; diğeri ise, Gönen'in Taban köyünde doğmuş olan, doğumundan sonra öldü diye kimi telaşlara ve sorunlara neden olan o çocuktu. Seneler sonra Taban'da doğan çocuk bu satırların yazarı olacaktı.

"Balkan'dan O Zor Yıllara", düşler ve umutlar? Onlar beş kişiydiler viran dağlardan yola koyulduklarında. Daha yolun başındaydılar ki ölüm saçan salgın hastalık çocuklarından birini alıp  götürmüştü; onu Edirne mezarlığında bırakmışlardı. Yine bir başka salgın hastalık öteki erkek çocuklarını da koparıp almıştı onlardan; onu Gönen'de bırakmışlardı. Ya ötekiler, geride kalanlar? Onlar ise kendi alın yazılarıyla, düş ve gerçeklerle başbaşa kalmışlardı. Yaşam boyu başlarına gelenleri sinelerine çekmişlerdi. Vadeleri dolunca bu dünyaya el etmişlerdi. İmgeler, umutlar ve acılar? Acaba onlar şimdi, Kosova'nın yeşilini, sarı, pembe, kırmızı ve mor çiçeklerini; ezgileri kuş seslerini, Prizren/Globoçiça yöresinin saydam göğünü, Şarbalkan'dan esen serin esintileri ruhlarında ve yorgun bedenlerinde hissediyorlar mı? Ama asla sanılmasın ve unutulmasın ki sonsuz ve derin sessizlik bile elem dolu yıllarının; umutlarının/düşlerinin üzerine tülümsü bir örtü olsun. Çünkü onlar her şeylerini toparlamışlar, almışlar ve beraberlerinde götürmüşlerdi. Ve en önemlisi trajedyalarını da alıp götürmeyi ihmal etmemişlerdi. 

SON
Paylaş

07 Ağustos 2015

istanbul efsanelerinden


MÖ 356 - 323 yılları arasında yaşayan zekası, bilgisi ve gücüyle dünyanın en büyük komutanlarından biri olan Makedonyalı Büyük İskender halk arasında efsanevi bir kişiliğe büründürülmüş, iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul Boğazının oluşumu bile halk muhalliyesinde Büyük İskender'e bağlanmıştır.

İstanbul'un üçüncü kere bina ve imar eden Makedonya kralı Büyük İskender'dir. İskender cihana baş eğdirdiği halde bugün kü Yunanistan kıyılarında yer alan Halkedonya ile Smirna'nın (İzmir) sahibi Kıdafe (Khadafia) kendisine baş eğmemişti. İzmir'deki kale harabesi ona nispet edilerek hala Kadife Kale diye anılır. İskender Kıdafe'yi merak ederek kılığını değiştirip yakından görmek maksadıyla divana vardıysa da, tanınarak yakalanmış ve hapsedilmiştir.
Kıdafe onu bir müddet mahpus tuttuktan sonra bir daha kendisine kılıç çekmeyeceğine yemin ettirilerek serbest bırakıldı. İskender, daha sonra Kıdafe'den intikam almak istediyse de yemini buna mani oluyordu. Nihayet onunla birlikte bulunan Hızır kendisine bir akıl öğretti.

O zamanlar boğaz henüz mevcut değildi. Karadeniz'in yüksekliği ise Marmara ve Akdeniz'den fazlaydı. İskender hemen yedi yüz bin kişi toplayıp askerlerini de bunlara katarak Boğazı kazdırdı. Karadeniz'den hücum eden sular Sarayburnu'nda kurulmuş olan şehirle Halkedonya'yı ve Kıdafe'ye tabi yedi yüz şehri mahvedip halkını ve askerlerini boğdu.Sular yatıştıktan sonra İskender İstanbul'u yeniden kurdu. Nitekim Septe Boğazı'nı açıp Akdeniz'le Okyanus'u birleştiren de İskender'dir.

Paylaş

23 Mayıs 2012

Egribucak beldesi





















Doluköy (Malkara, Tekirdağ)

Adım Sefer Güvenç. 23 Nisan 1945 tarihinde Doluköy’de doğdum. Babam Süleyman Güvenç, 1898 yılında Selanik Vilayetinin Langaza (Langadas) Kazasına bağlı Eğribucak (Nea Apollonia) Beldesinde doğmuş.

Annem Arzu Güvenç, 1912 yılında Langaza kazası Zalver (Zangliveri) nahiyesine bağlı Kızıllı (Partheni) köyünde doğmuş. Babam 24, annem ise 12 yaşında 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan mübadele (zorunlu göç) sözleşmesine göre Türkiye’ye göç ettirilmişler. Babamın tarafı Malkara’ya bağlı Dolu köyüne, Annemin tarafı ise Malkara’ya bağlı Deveci köyüne iskan edilmişler.

Mübadeleden önce baba tarafım; çiftçilik, hayvancılık ve Beşik Gölünde (Limni Volvi) balıkçılık yaparak yaşamlarını sürdürmüşler. Annemin babası ise köyün imamı imiş. Dini görevlerinin dışında küçük çapta da olsa çiftçilik ve hayvancılık da yapıyorlarmış.

Onların yaşamında 1912 Balkan Savaşı bir kırılma noktası olmuş. Babamın babası Balkan Savaşı sırasında askere alınmış. Yanya cephesine gönderilmiş. Savaştan geri dönmemiş. Annemin annesinin erkek kardeşleri de Balkan Savaşı sırasında askere alınmış ve bir daha geri dönmemişler.

Balkan Savaşının sürdüğü günlerde/yıllarda; özellikle de Osmanlı ordusunun yenilgisinden sonra tedirginlik ve korku dolu günler yaşamışlar. Babamın anlatımına göre civardaki köylerde yaşayan yerli Rum gençler Eğribucak köyüne baskın yapmaya teşebbüs etmişler. Fakat bu baskın yaşlı yerli Rumlar tarafından engellenmiş. Yine babamın anlatımına göre Allah da onlara yardımcı olmuş! Baskına teşebbüs edildiği gün ağaçları kökünden sökecek kadar şiddetli bir fırtına çıkmış ve sağanak yağışlar olmuş. Bu tabiat olayı da eylemin yapılmasını engelleyen önemli bir etken olmuş.

Yunan hükümeti bölgenin yönetimini Osmanlılardan devir alınca Eğribucak’ta düzen yeniden kurulmuş. Yunan jandarmaları köye yerleşmiş ve düzeni sağlamışlar.

1913-1922 yılları arasında hiçbir sorun yaşanmamış. Balkan Savaşı öncesindeki gibi normal yaşamlarına devam etmişler.

1922 yılının sonlarında Nea Apollania bölgesinde önemli gelişmeler olmuş. Köylerine Türk-Yunan Savaşı sonrası Anadolu’yu terk eden Rum Ortodoks mülteciler yerleştirilmiş. Bir yıl kadar Anadolu’dan gelen Rum Ortodoks mültecilerle birlikte aynı evi paylaşmışlar. Ya da Müslüman evlerinin bir kısmı boşaltılarak gelenlere tahsis edilmiş. Hayvanlarını, tarlalarını gelenlerle paylaşmışlar. Hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar açısından belirsiz bir bekleyiş varmış.

Anadolu’dan gelen Rum Ortodoks mültecilerin bir kısmının ana dili Türkçe olduğu için iletişim konusunda bir sıkıntı yaşanmamış. Eğribucak ve civarına yerleştirilen Rum Ortodoks mültecilerin büyük çoğunluğu Karabiga’nın Aksaz, Dermencik köylerinden. Gölcük’ten, Kula’dan gelenler de var. Gelenler yaşadıkları felaketi annemin annesine (Feride/Ferde Nine)  anlatırken annemde hatırında kaldığı kadarıyla bizlere nakletti. Gelenler kaçarak geldikleri için kadınlar ziynet eşyaları dahil her şeylerini bırakarak gelmişler.

1922 yılının Kasım ayında İsviçre’nin Lozan kentinde barış görüşmeleri başladı. Barış görüşmeleri başladığında ele alınan ilk konulardan bir tanesi her iki devletin elinde bulunan savaş esirlerinin, sivil tutsakların değişimi ve Yunanistan’da yerleşik Yunan uyruklu Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Türk uyruklu Rum Ortodoksların mübadelesi oldu.

Lozan’da devam eden Barış görüşmelerine gazeteler günü gününe yer veriyordu. Halk arasında mübadele konusu sıklıkla konuşulur olmuştu.

30 Ocak 1923 tarihinde mübadele sözleşmesi imzalanınca tarafsız bir üyenin başkanlığında Türk ve Yunan temsilcilerinin katılımı ile bir karma komisyon kuruldu. Bu karma komisyon’a bağlı olarak oluşturulan alt komisyonlardan bir tanesi köylerine gelince mübadelenin kesin olarak uygulanacağına inandılar. Annemin anlatımına göre köylerine gelen komisyonun Yunan temsilcisi iki katlı evlerinin bir katına yerleşmiş. Müslümanlara ait taşınır ve taşınmaz malların, hayvanların tespitini yapmışlar. Hayvanlara (koyun, keçi, inek, öküz,at, vb.) damga vurmuşlar. Annem bu olaya “Pitakşi yaptılar” diyordu. Yani; mallarının bir kısmını müsadere etmişler (el koymuşlar/zor alım) ve Türkiye’den gelen Rumlara vermişler.

Bazıları hayvanlarını komisyondan kaçırarak ucuz fiyatla yerli Rumlara satmayı başarmış. Annemin anlatımına göre sahip oldukları 15 kadar koyunu yerli bir Rum’a satmışlar; ama paralarını alamamışlar.

Annemlerin yaşadıkları köy (Kızıllı/Partheni) küçük bir köymüş. Civardaki yerli Rum köylerinden bir saldırı olmasından korktukları için kendilerini koruması için iki tane yerli Rum’u ücret karşılığı koruma olarak tutmuşlar. Bir süre böyle yaşadıktan sonra daha güvende olabileceklerini düşündükleri Zalver’e (Zangliveri) göç etmişler. Mübadeleye kadar Zalver’de yaşamışlar.

Gerek babamlar gerekse annemler 1923 yılının sonlarında Türkiye’ye göç etmek üzere hayvan sırtında veya yerli Rumlardan kiraladıkları öküz arabaları ile Selanik limanına gelmişler. Selanik limanının civarında kurulan çadırlarda sevk sırasının kendilerine gelmesi için bir aya yakın beklemişler. Köylerinde ambarlarındaki ekinleri, her türlü ev eşyalarını ve tarım aletlerini bırakmışlar. Yanlarına sadece ihtiyaç duydukları eşyaları alabilmişler. Mübadele sözleşmesine göre ev veya tarlalarını satmaları yasaktı. Eğribucak ve Kızıllı köyünden hayvanlarını beraberlerinde Türkiye’ye getiren olmamış.

Doğdukları toprakları terk etmemek için her hangi bir direnç göstermemişler. Yapabilecekleri pek fazla bir şey de yokmuş.  Savaş iki toplumun arasını açmış, her iki toplumda da milliyetçi fikirler ön plana çıkmıştı. Yine annemin anlatımına göre Anadolu’dan gelen Rum Ortodoksların çocukları “Kato Kemal” derken çocuk yaşta olan annemler de “Zito Kemal” diyorlarmış. Milliyetçi fikirler çocukları bile etkisine almış o dönemde. Savaş, iki toplumun barış içinde birlikte yaşamalarının koşullarını ortadan kaldırmış.

Mübadelede gitmek istemeyen Müslümanlar da olmuş. Langaza’da yaşayan zengin Müslümanların bir kısmı Karma Komisyona ve ilgili mercilere gitmek istemediklerini belirten dilekçeler vermişler. Ama sözleşmenin zorunluluk ilkesi nedeniyle gitmek istemeyenlerin bu tür talepleri de kabul edilmemiş.

Babamın verdiği bilgilere göre Eğribucak’tan (Nea Apollonia) 300 aile; yaklaşık 1500 kişi göç etmiş. Göç edenler Türkiye’de Malkara’nın üç köyüne iskan edilmişler. Bu köyler:  Şahin Köy, Dolu Köy ve Doğan Köy.

Eğribucaklılar’ın Doluköy’e gelişleri deniz yoluyla olmuş.  Gemiler yolcu taşımaya elverişli gemiler değilmiş. Yük taşıyan gemiler bazı tadilatlarla yolcu taşıyabilecek duruma getirilmiş, seyyar tuvaletler yapılmış. Gelenleri çoğu kamaralarda değil açık alanda seyahat etmek zorunda kalmışlar.  Annemlerin geldiği gemi batma tehlikesi geçirmiş. Mübadilleri gemi yolculuğunda en çok etkileyen olaylardan biri de gemide ölenlerin denize atılmasıymış.

Selanik limanından hareket eden gemiler önce İstanbul-Tuzla’ya geldi. Tuzla’da bulunan tahaffuzhanede (sağlık merkezi) karantinaya alındılar. Sağlık kontrolleri, aşıları yapıldı.  Eşyaları ve elbiseleri etüvden geçirildi, dezenfekte edildi.  Bir iki gün burada kaldıktan sonra tekrar gemiye bindirilerek Tekirdağ limanına geldiler. Tekirdağ’da kamu binalarında bir iki gün kaldıktan sonra iskan yerleri olan Dolu köye hayvan sırtında ve arabalarla sevk edildiler.

Selanik limanında hareket edişlerinden Doluköy’e varışları yaklaşık olarak 8-10 gün sürmüş. Köylerinden çıkışlarından Doluköye varışları ise yaklaşık olarak 30-40 gün sürmüş.

Doluköy’de yeni bir hayata başlamak onlar için oldukça zor olmuş. İlk gelenlerin bir kısmı salgın hastalıklardan ve çevre şartlarının değişmesinden yaşamını yitirmiş.

Çavuşlu, Harmanlı gibi yerli komşu köylerle ilişkileri sınırlıydı. Aslında bu köylerde yaşayanlar de 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Bulgaristan’dan gelmişlerdi. Onlar da göçmendi; ama gelenek, görenek, örf ve adetleri farklıydı. Uzun yıllar, denebilir ki 1960’lı yıllara kadar bu köylerle kız alış verişi olmamıştır. Bu köylerle ilişkileri büyük ölçüde yakacak odun temini konusunda olmuştu. Bu köylerin arazilerindeki ormanlardan kesilen yakacak odunlar Doluköy’e getirilerek satılıyordu. (Ne yazık ki günümüzde bu köylerde şimdi orman da kalmadı.)

Doluköylülerin ilişkileri daha çok kendileri gibi mübadil olan ve eski Rum köylerine yerleştirilenlerle oldu. Langazalı mübadillerin iskan edildikleri köyler: Dolu, Şahin, Doğan, Davuteli/Davuldere, Teberrük/Bayramtepe, Hemit Köy, Yılanlı, Tatarköy ve diğer eski Rum Ortodoks köyleri.

Dolu köyün arazileri civar köylere göre daha verimliydi. Küçük baş hayvan (koyun, keçi) yetiştiriciliği için meraları ve çayırları da vardı. İlkel tarım tekniklerini (kara saban) kullanmalarına rağmen yaşamlarını sürdürmeleri mümkün oldu.  Zaman içinde sabanın yerine pulluk aldı.

Doluköy’de Rum Ortodokslardan bir yel değirmeni, bir su değirmeni kalmıştı. Su değirmeninin 1960’lı yıllara kadar çalıştığını biliyorum. Yel değirmeninin ne zamana kadar çalıştığı konusunda şahsen bir fikrim yok. Köyde ayrıca bir peynir imalathanesi ile şeker pancarından pekmez üreten bir imalathane vardı. Daha sonraları motorin ile çalışan iki tane un değirmeni üretime geçti. Civar köylerin sakinleri ürünlerini öküz arabalarıyla bu imalathanelere ve değirmenlere getirdiklerini çok net hatırlıyorum.

Köye ilk traktör 1950’li yılların ortasında geldi. Traktör, hem ulaşım aracı hem de tarım aracı olarak kullanılır oldu. 1950 öncesi alış veriş için Pazartesi günleri Malkara pazarına hayvan sırtında ya da öküz arabaları ile gidiliyordu. Traktörlerin köye gelmesi ile köylüler Malkara pazarına gidip gelirken traktörlerin römorklarında seyahat etmeye başladılar.

Eğribucak’tan gelenler gerek maddi imkansızlıklar nedeniyle gerekse Yunanistan ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin gerginliği nedeniyle bir daha doğdukları toprakları ziyaret edemediler.

Doluköyü’nden sadece bir kişi 1950’li yıllarda ziyaret etmiş (Osman Ağa/Osman Turan).  1950-1955 arası her iki ülke de Nato’ya girmiş, ilişkilerde tahmin edilemeyen bir yakınlaşma olmuştu. Ne yazık ki bu yakınlaşma pek uzun sürmedi 1955’ten sonra ortaya çıkan Kıbrıs sorunu nedeni ile iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden gerginleşti. 1990’ların ortalarında itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde yeniden bir yakınlaşma başladı. Bu her iki tarafın mübadilleri için doğdukları toprakları ziyaret etmelerine uygun bir ortam oluşturdu. Türkiye’de mübadele üzerine yayınlar yapılmaya başlandı.

Ben babamın doğduğu köy olan Eğribucak/Nea Apollonia’yı ve Yunanistan’ı ilk kez 1999 yılının Ekim ayında ziyaret ettim. Ziyaretim sırasında çok sıcak karşılandım. Atina’ya gittim. Küçük Asya Araştırma Enstitüsünü ziyaret ettim. Anadolu’dan gelen mübadillerle yapılan sözlü tarih görüşmelerini, Anadolu’da söyledikleri türkülerin derlemelerini ve kayıtlarını inceledim. Yunanistan’a giden Rum Ortodoksların çok sayıda dernek kurduklarını öğrendim. Bu derneklerin Küçük Asya’dan, Trakya’dan ve Karadeniz/ Pontus’tan getirdikleri kültürlerini yaşatmak için yaptıkları çalışmalarından etkilendim.

O tarihe kadar Türkiye’deki mübadiller her hangi bir vakıf ya da dernek çatısı altında örgütlü değildi. Yunanistan’dan döndüğümde yakın çevremdeki arkadaşlarla mübadillerin örgütlenmesi için çalışmalara başladık. 1999 yılında başlayan çalışmalarımızın sonucunda 2001 yılında Lozan Mübadilleri Vakfını kurduk. Vakfın kurulduğu tarihten bu yana Genel Sekreterlik görevini yürütüyorum. Yılda 5-6 defa Yunanistan’ı ziyaret ediyorum. Mübadilleri aile büyüklerinin doğdukları köylere götürüyorum.

Dolu köyüne yerleşen mübadiller uzun süre gelenek ve göreneklerini korudular. Dini günlerde (Kurban Bayramının 2. Günü) bütün köy halkı bir araya geliyor ve keşkek aşı kaynatıyorlardı. Çocukluğumdan hatırladığım bu gelenek maalesef unutuldu. Doluköylüler memleketlerindeki doğum, nişan, düğün adetlerini uzun yıllar değiştirmeden sürdürdüler.

1960’lı yıllardan sonra köyden şehirlere göç başladı. Göçün sebeplerinden biri genç nüfusun çoğalması, toprakların kalabalıklaşan aileleri geçindirmeye yeterli olmamasıdır. Göçün bir diğer nedeni de Ülkede kapitalist ilişkilerin gelişmesi ve gençlere yeni iş sahalarının açılmasıdır. Kent yaşamının gençler için daha çekici hale gelmesi ve kendilerini daha özgür hissedilecekleri bir yaşam arzulamaları, gençlerin daha iyi bir eğitim alma istekleri göçleri hızlandırdı. Dolu köylülerin bir kısmı İzmir ve Bursa gibi sanayi kentlerine bir kısmı ise köylerine yakın olan Malkara ve Uzunköprü  gibi kasabalara göç ettiler. Günümüzde köylülerin bir kısmı kışları kasabalarda yaşıyor, çocuklarını kasabadaki okullara gönderiyor, yazın ise köydeki tarlalarını işliyorlar. Kazançlarını köye yatırım yaparak değil, kasabalara yatırım yaparak değerlendiriyorlar. Bu nedenle köyümüzde kayda değer bir gelişme gözlenmemektedir.

Sefer Güvenç, 23 Mayıs.2012, İstanbul
Paylaş