28 Ocak 2019

Kalemi güzel

Kalemi Güzel Arkadaşım
Poşet darbesi
Önce poşet darbesi oldu; 25 kuruş gözümüze dev gibi gözüktü, ip file filan örmeye kalktık.
Annem eski sandığını açıp fermuarlı pazar torbasını gözüme soktu;
eee dedi
Hergün giyercik bir gün kıçı açık denir buna dedi..

Pek alıştınız bolluğa dedi, 2. Dünya savaşında genç olan bir nesildi onlar.
Şeker yerine kara üzüm kullanmışlardı. Yokluk nedir? Bilmişlerdi. Bizim nesil bu hikayelerle büyüdü.
Kızım ince soy kabukları kocanı iflas ettirirsin sen nidaları ile...
Almanların ziyan olmasın diye haşlanmış patates yedikleri uyarıları ile...

Ama tabi ne yazık ki biz çocuklarımıza bu kadar etkili olamadık, hiç yokluk görmediler.
Gaz kuyrukları sıkıntısını yine babalarımız halletmişti bu arada...
İsrafı biz de öğrendik, siyah beyaz dünyadan renkli dünyaya... Kredi kartlarına pek kolay alıştık,  alıştırdık...

ee şimdi bak; adam üreticiden tüketiciye diye beyaz torbalar bastırmış. Enflasyonla top yekün mücadele yazıyor ayrıca...
Meydana yine getirmiş arabayı. Haydar efendi her kata uğruyor..
ister misiniz siz de ? alıyım mı size de diye... Yakaladım Haydar efendiyi. Bakıyım şu torbalara dedim. Kıpkırmızi domatesler, ufak taze patatesler ve normal ebatta soğanlar... Soğanı elledim,  kuru. Bence bu soğanlar depoda bekletilenlerden... Bir tiyatro piyesindeyiz... Ülkemizin değerini bilmedik ve bir siyasetçi çıkartamadık içimizden...
Bu molozlara mahkum olduk.
ASA, 13 Şubat 2019

Bankamatik 
Bugün bankamatiğe para yatırmak üzere yaklaştım, stresliyim...
Yanlış yapmıyım diye tetikteyim; işleme başladım, arkamda sesler.

Deliricem, kadınlar vır vır da vır vır... Hafta sonundaki menüyü anlatıyor, levrek yanında karides, annesi şunu demiş bunu demiş...
Ben iban nosunu yazmakla meşgulüm, üflüyor kadın ve parayı geri alın teknik arıza dedi makina. Haydi yeni baştan; hala konuşuyor ve ben ter içindeyim...En sonunda, noldu teyze yapamadın mı? demez mi! Bir hışım döndüm ki 35 yaşlarında, teyze değil a.b.l.a bir kere diye tısladım. Kadın şaşaladı, ne? ne dediniz? teyze, ay pardon abla...filan kekelemeye başladı.
O kadar car car konuştunuz ki makine bile sapıttı, alın sizin olsun diye söylenip yürüdüm, diyeceğim şu, görgü nezaket adap...

Ne dersen artık, hepsi yok olmuş... Ulen ben senin nerden teyzen oluyorum hanım? diye bir laf var. Erkeklere dayı, amca, hacı, dede...Hiçte öyle teyze liği kabul edemicem doğrusu.
ASA, 5 Şubat 2019

Hayat bu; zaman gelir her şey bir anda son bulur.
Hayat bu....diye devam eden Seneca doğru demiş. Şu sıra ani ölümler kol geziyor.. her ölüm erkendir.. her ömür kısadır aslında.. Hulusi (eşi) 98 yaşında kaybettiğinde tüh demişti; annem 100 yaşını göremedi.
Geçen hafta teyze oğlu göç etti amansız bir mücadeleden sonra, bildiğimiz hatta süre bile biçilen bir durumdu yinede konduramadık, kahrolduk. Dün akşam dostlarla önceden verilmiş sözümüzü yerine getirdik eve geldik, bir mesaj; yanlış görüyorum heralde dedim, olamaz, nasıl yani? daha birkaç gün önce resimlerini gördüğüm arkadaşımın eşi. Pıt, bir anda, gitmiş. Belki de yarın ne yemek yapsam? diye konuşuyorlardı. Belki de güzeller güzeli torununa ders gösteriyordu, kim bilir? Bir göz açıp kapama mesafesinde bu iş. Ne boş ... Hırslarımız dargınlıklarımız sevinçlerimiz, şu an mutluysak ne ala... Öncekileri sonrakileri sal gitsin...
ASA, 16 Ocak 2019, 08:03

Yılbaşı Sofraları...
4 kişilik bir aileydik ama yılbaşı soframız pek kalabalık olurdu. Sonra 5 olduk, daha sonra birer birer azaldık. Saadet teyzem, Hetetim... Her yılbaşı; ahhh derdi bu sefer ağır ağır yicem o kadar uğraşıyoruz, hop diye bitiyor, ama hiç beceremezdi.
Babam mutlaka Cihangir' in kalantor mezecisi Raci' den peynirlerini, şarküterisini alır, içki stoklarını kontrol eder ve mutlaka Karakedi plakçısından Darvaş ve Çiganlar Albümünü alarak ortama ayak uydururdu. 5 kişi olunca sofra devir teslimi oldu ve 1990 da ilk yılbaşı soframı kurdum: babam evime geldi, elinde stoklarından çıkarttığı bir şişe ve bir başka sarılmış şişeyle. Hulusi'yi (eşi) çekti kenara, bak dedi bu şişeyi sakla büfenin şu tarafına koy, arada Raciye git paran oldukça, sevdiğiniz içkilerden al sakla, stokla... Ah babam, o yılbaşı ondan tam not aldım, fazla şey yapmış demiş anneme, ama becermiş demiş. Sonraki yılbaşına yetişemedi, ama yılbaşı sofraları oldu, çok artmalar çok çok eksilmeler oldu, bu sene de bir eksildik, babane dedesiz çıkıcak bize. Şimdi, Gürses (damat) acaba Gülen (kızı) falan beraber kutlayabilir miyiz? diye fikrimi sormuş. Ahhh dedim Gürses, kuralları bozmayalım bir sürü yılbaşılar yaşarız kısmetse. Yani çocuklar büyüyor, eksiliyoruz o nedenle çoğalma zamanı yaklaşıyor... Nice Yılbaşı Sofraları Hazırlamak Kısmet Etsin.
ASA, 30 Aralık 2013, Taksim

Dün akşam bir partiye gittik..
Savaş apt yılbaşı partisi, 3 noya, annem bile gitti;
Yeni kiracılara anlatıyor, ben buraya gelin geldim 1955. 1950 de kayın valdem almış, babaannem elinde çantası efeler gibi 2 çocuğu ile Adapazarı' ndan gelir, bir köşk satılıyor. Rivayete göre bir adam bu köşkü yaptırır, 4 katlı, dayar döşer. Hanımı da pek güzeldir, adam seyahate gider dönüşte yatakta bir başkası vardır! Şapkasını takar başına ve gider kaybolur, hanım da artık ne hale düşer bilinmez ve Savaş apt nin hikayesi başlar.
1 numarada Miss Kopinçer, bir sahne; siyah kadife ufak bir şapka, bukleli saçlar kısa, kırmızı bordomsu bir uzun kadife pardesü, ya da sabahlık ya da uzun ev elbisesi. Sonrasında bir sürü kiracı en sonda babaanneler ve şimdi tatlı Deniz hocamız.
2 noda Prof. Nüsret Kürkçüoğlu, seneler senesi. Sonra ben, şimdi bir dizi oyuncusu ve kabare şarkıcısı Melike.
3 no, Mösyö Mahak, Madam Mahak...Beyaz Rus..Volga nehrinin buzları üstünde dans etmiş bir asilzade. İlginçtir başında gümüş gri şifon bir türbanı vardı ve ressamdı, şimdi şeker aile, partiyi düzenleyen...
4 no Madam Klamantin; gizemli aile, Suriye mi Filistin mi, israil mi? karışık. Islıkla haberleşirlerdi, sonra ben..
5 no Mösyö Foyce, İtalyan bir aile; Banco di Roma' nın müdürü, anneleri de vardı, yaşlı... Balkonda bir çam ağacı bulunurdu, tuttururdum öksürük şurubumu o çam ağacının altında içicem diye... sonra 6 ve 7 nolar ailenin... ne güzel bir mozaikmiş esasında, Türkiyem gibi...
insanlar gider evler kalır, birkaç eşya kalır, hatırlayabildiğin bir de birkaç anı....

ASA, 28 Aralık 2018, 10:18


Musluktan akan Su
Sabahın köründe uyanıp bir haber okudum; kadının teki musluğu açmış burnunu temizlemiş, sonra burnunda bir yara çıkmış, dr.a gitmiş.
Antibiyotik tedavisi filan durum kötüye gitmiş, kadının hareketleri bozulmuş, beyin ameliyatı demişler... Beyni açılınca dr.lar şok; kadının beyninin  yarısı pelte gibi, amipler tarafından sarılmış ve yenmiş...ve kadın ölmüş, musluktan akan suyla burnunu temizlediği için.

Bunu Hulusi' ye anlattım, dinledi ve büyük bir gürültüyle muslukta burnunu temizledi. Ardından televizyonda hayalet avcılarını açtı. Orda da musluktan pembe bir sıvı aktı ve bebeği yedi...
Bugün ben musluğu elleyemiyeceğım sanırım.

ASA, 12 Aralık 2018

Türkçe, anadilim
Zaten sinirli uyanmıştım.
Zaten şakır şakır yağmur yağıyor, nefret bir durum yani.
Şemsiyemin de kenarı bir tuhaf olmuş...
İstiklalin başında yine bir dükkan peydahlanmış; adı by fox çanta, mış meğerse. Önüne sereserpe şemsiyeler, aa dedim rengi de pek güzel, kaç para? diye sordum yanında duran salağa.
Tiventi lira dedi! Noluyo diye baktım salağa, salak oğlu salağa...
Ne bu? Ben Türküm, Türkçe konuş dedim.
Şaşaladı... Abla Türkce bittiii, bitti, demez mi ? İyice köpürdüm, Türkçe konuşulmayan dükkandan ben de almam, dedim. Sanki umurundaydı onun da....
Neyse söylenmem ve hırsım yatışmadan Demirören'e daldım, çanta ve şemsiyemi o aletin deliğinden soktum, kendim geçerken makina bipledi. Güvenlik görevlisine noluyo? diye bakış fırlatmamla okey okey sesi ile karşılaşmam bir oldu. Ve çıldırmıştım, nerdeyse zıplayacaktım görevlinin üstüne...
Ne okeyi dedim, ne okeyi, Türkçe konuş, Türkçeee diye bağırdım.
Arkamdaki bey sakin olun hanımefendi, yapacak bir şey yok ne yazık ki, dedi. Bende nihayet düzgün bir Türkçe duymanın mutluluğu ile uzaklaştım...
Tepkimizi belirtmeliyiz bence bunlara..

ASA, 19 Kasım 2018

Nedense... Kafam hafiften dumanlanınca.
O muhteşem yaz sofraları takılıyor aklıma. Çok özlüyorum çok, çok gençmisiz işte, çocuklar da çok küçükmüş elimizdelermiş henüz.
Teyzemin evine geçmişiz, karınca kararınca yaptırmışız...
Eski misafir ağırlanmayan çocuksuz ev olmaktan kurtulmuş, yaşayan ev olmuş, cumartesi günleri komün ev olmuş. Eline  bişey alan soluğu orada almış. Ahh eski çocukluk arkadaşım...
Çok özlüyorum çok, gözüm doluyor, midye dolma yapışımızı kabak kızartmalarımızı çok özlüyorum. Rakı şişelerinin boşalmasını, sabah güneşinin doğuşunu, sofrayı beraber toplayışımızı,
Hulusi'nin uyumasını uyanıp Hala mı devam ediyorsunuz? deyişini...

ASA, 1 Şubat 2014

Mercan balığının getirdikleri
Balık pazarındaki balıkçım,
Vaaayyy ablam gelmiş sana bişey vericem bugün, sen hiç mercan yedin mi?
diye seslendi. Baktım tezgahta mercan balıkları. Amanın o ne güzel renkler veeee Kumburgaz'ın maviliklerine gittim hemen oracıkta, yıl... çocukluğum....
yan taraf Marin' in havuzunun olduğu kısım boş, çamaşır asıyoruz oraya, bekçi ev kümes o tarafta ve ayva ağaçları. annemin vişnesi...
Cumartesi günü babam inmezdi İstanbul'a....ama yine erken kalkar, çay bardağı ile acı kahvesini içerdi ve bir motor sesi duyardım yattığım yerden; Topal gelirdi, Topal balıkçı. Adı yok, iskelet gibi, beyaz saçlı, mavi gözlü...
Hetet de mavi gözlüydü, bir gün fazla pazarlık ettiği için Topal
Seni gidi çakır senii
demiş, hep bunu söylerdi Hetet...
Topal elinde tepsiler ayağında lastik çizmeler gelirdi kumdan. Tepsilerde tekirler dizi dizi, tepsilerde mercanlar dizi dizi, tepsilerde dil balıkları dizi dizi...
Topal sevmezdi balkonda kadınları, ondan hep çok erken saatleri seçerdi. Annem Hetet teyzem pazarlık ederdi hep; 3 kuruş inse zafer kazanmış olurlardı, babamsa sessizce alır, sağlığı konusunda iki çift laf eder, sırtını sıvazlar yolcu ederdi. Topal ne oldun acaba? çok yaşlanmışındır, ismin neydi Topal senin? niye topal olmuştun?
Şimdi balıkçı Cemil,
sana anlatsam Topalı
dedim sustum. Cemil konuşup duruyodu kendi kendine,
Balık yok ablam yok.....
Kim alır 150 ye kalkanı?
Hamsi bile 15 lira 
Aciip bişey bu ablaa...

ASA, 1 Şubat 2014

Yelkenlisi  beyaz kırmızı...Yaşı belli olmayan, çocukluğum gençliğimde bir kaptan...
Kumburgaz camisinin yanından kalkıp Almanya otobüsüne binen, gençliğini sömürten, tek sermayesi o yelkenli olan adam...
Marinin iskelesine ya da bizim önümüze yanaştırırdı, ağustos sonu eylül başı, bakar, ıslık çalar, arada konuşur. Bir bindiremedim seni şu yelkenliye derdi.
Bohçacı kadından aldığım rahibe işi dantelleri görünce; oyyyy şimdi sen bunları örteceğin masa da istersin diye söylenmişti...
En son herhalde 10 yıl önce gördüm, Gülen' le kumda yürürken yine bizim önümüzde...Küçük ASA bu dedi Gülen'e...
Yelkenliyi kırdım parçaladım ömrümü yemişti, zaten de gezdirecek kimsede yoktu dedi ve gitti... Yok, belki öldü belki çok yaşlandı. Belki de anlattığı genç şekerci kızla...
Yelkenliiiii neleri hatırlattın bana bir eylül günü...


Paylaş

25 Ocak 2019

Abimin ardından..


Bu benim yazım değil, yakın bir arkadaşımın acılı sözcükleri;
Aramızda sadece iki buçuk yaş vardı ve biz altı çocuklu bir memur ailesinin çok şeyi paylaşan çocukları olarak büyüdük, acıyı sevgiyi, sevinci. Aslında birbirinden oldukça farklı iki kardeş olmamıza rağmen paylaşmak en çok sevdiğimiz şeydi.

O ailenin medarı iftiharı efendi ciddi çocuğu, ben haylaz yüz karası. O otorite ben isyankar, o Fenerbahçe' li ben Galatasaray' lı. O gelenekleri koruyan değer veren, ben ise yeniliklere açık değişimci. O yüzden o aile mesleği olan hukukçuluğu seçti hakim oldu, ben mühendis. Boyum onun boyunu geçene kadar onun kıyafetlerinin dönüşümünü giyindim yıllarca, o yüzden o üstüne başına itina eden tertemiz giyinen, bense pasaklı ilk giydiğim gün paramparça, özensiz. Sık sık kavga ederdik benim isyanlarımdan, ama hep ona özendim aynı ilkokula gittik, O İEL lisesini kazandı ben de onun peşinden İEL' ye gittim, ikimiz de yatılı okuduk. O liseyi Klodfarer kahvesinde okudu bense bizi ziyarete gelen babama ilk yalanlarımı bahane üretmek onu korumak üzere söyledim. O da benim lisede büyüklerden dayak yememi engelledi. Büyüdükçe o olgunlaştı ben çocuklaştım. O daha doğru seçimler yaptı. Üniversitede tanıştığı eşi İpek belki de hayatındaki ilk kız arkadaşıydı ve onunla evlendi. Ömür boyu ona büyük bir aşk ve sadakat ile bağlı kaldı, ben de onun bu doğru seçiminin peşinden gittim ve eşinin kardeşiyle evlendim. İki kardeş olmanın dışında iki bacanak da olmuştuk.

İki çocuğu oldu benim de iki çocuğum oldu. Çocuklarımız okulda sorulan teyze'nin eşine ne denir sorularını Amca diye cevaplamanın dışında başka hata yapmadan başarıyla okullarını bitirdiler. Onun çocukları evlendi, benimkiler bekar. O torun sahibi oldu, ben olamadım henüz.
Üniversite bitene kadar aynı odayı zaman zaman da aynı yatağı paylaşmıştık, sonra o seçtiği meslek hakimlik yüzünden evden uzaklaştı. Hayatının önemli bir kısmını Anadolunun muhtelif şehirlerinde geçirdi. Mardin, Tunceli, Denizli, Edremit. Babamın vefatından sonra İstanbul'a atandı adliyelerin fetöleşmeye başladığı dönemde erken emekli olarak çok ama çok sevdiği mesleğini bıraktı, oysa Hakim olmak için çok çalışmış çok mücadele vermişti. Çok sevdiği gece gündüz, cumartesi pazar evde bile dava dosyaları okuyarak itina ile kararlar verdiği meslek aşkı emekli olmak zorunda kaldıktan sonra sağlığını ciddi etkiledi, adliye camiasında olanları gördükçe içi içini yiyor hukuksuzluklara isyan ediyordu. Bütün bu olumsuzluklar onu en aktif olacağı dönemde bu uğursuz günlere getirdi.

O gitti, benim de bir yanım gitti, ciğerim söküldü, nefesim gitti.
İçimde ne varsa insanlıktan yana, adaletten yana, önce babadan sonra ondan miras kaldı.
Seni çok özleyeceğim canım ağabeyim. Işıklar içinde uyu.

19 Ocak 2019 20:12 MFT
Paylaş

13 Ocak 2019

Rumlar ve Türkler


Wisconson da yaşayan Yugoslav göçmeni bir ailenin oğlu ve lisede eğitimini sürdüren Türk asıllı Emre'nin görüşlerinin verdiği ilham üzerine kaleme almaya başladım. Anlaşılan bu genç bizim gibi Tarih meraklısı... Diğer taraftan genç beyinlerin üretimi ilgi alanıma giriyor diyelim.

Şöyle bir ortam hayal edelim; Kıbrıs sorunu, Makedonya sorunu ve Ege kıta sahanlığı, Batı Trakya, Kosova-Sırbistan, Ege adaları, Konstantinapolis, yunan ekonomisi gibi sorunların olmadığını düşünelim. Bu nasıl olası olabilir? Bir konfederasyonla gerçekleşebilir şeklinde yanıtlayabilirim. Türkiye, Yunanistan, Makedonya ve Kosova...Hakim güçlerin istemeyeceğini biliyorum. Öncelikle bunun bir ekonomik zorunluluk olduğunu görmekte fayda var yani ölçek perspektifi diyorum:

Muhtelif büyüklükler (CIA 2017)
Ülke Yunanistan Makedonya Türkiye Kosova Kıbrıs Toplam
Alan km2 131,957 25,713 783,562 10,887 9,251 961,370
Nüfus 10,762 2,119 81,257 1,908 1,237 97,283
GSMH ppp 299,3 31,03 2.186,0 19,6 31,78 2.568,0
GSMH, mi$ 200,7 11,37 851,5 7,09 21,7 1.092,4


ABD, AB, Çin ve Hindistan gibi ulusal olmaktan ziyade çoklu etnisite ve din özelliği taşıyan devlet ya birlikler ölçek konusunda önemli bir avantajı kullanıyorlar. Açıkçası refahı ve yaşam kalitesini arttırmanın yolu buradan geçiyor. Kültürün ortak özelliklerinin oldukça yoğun olduğu bölgenin daha organize olabileceği yeni konumlandırmayı önemsiyorum.

Bakalım genç arkadaşımız neler paylaşıyor bizlerle? DNA analizimi yaptırdıktan sonra mevcut kimliğimi değiştirmeyeceğimi tekrar düşündüm. Emre kardeşimde kimliğini DNA ya göre değiştirmeyeceğinin söylüyor. İşin DNA tarafı çok önemli değil kanımca. Daha çok hümanizma tarafındayım. Makedon, Helen, Türk ya da Rum olmanın peşinde koşmak doğru olmaz. Neticede insanız, kardeşiz yani...

Yani… Önce bir Türk tanımlayalım. Türk nedir Orijinal Türkler, 1000 yıl boyunca Anadolu’ya gelen göçebe bir Türkmen kabileleriydi. Nüfusu, yerlileri ezecek kadar çok değildi ve yerel halk üzerinde aktif bir soykırım yapmıyorlardı. Türkler yavaş yavaş devraldıkça, yerlileri özümsemişler, dil ve geleneklerini benimsemişlerdir. Bu, Yunan ve Türklerin dinle eşanlamlı görüldüğü zamanlardı. Eğer bir Müslümansanız, bir Türk olarak kabul edilirdiniz, Ortodoks olanlarsa, Rum (Yunanca). İnsanlar bir kimlik işareti olarak dinlerine akın etmeye başladı.

Önemli olan birinin kendini düşündüğü şey. Sanırım hem Rumlar hem de Türkler eşit derecede anlayabiliyorlar :)

Varsayımsal olarak konuşursak, eğer bir Türkleşmiş Yunanlıysam, tartışmalar için diyelim ki, bu ne anlama geliyor? Hiçbir şey değil. Yunan kültürünü çok seviyorum ama DNA testi yaptırıp Yunanlarla ilgili olduğumu öğrenirsem kendimi Yunan olarak kabul etmeyeceğimi söylediğim için üzgünüm. Yunanca hem etnik köken hem de dini bir kültürdür. Türkçe' ye benzer bu anlamda. Yunanlılar Ortodoks. Yunanlılarla kültürel ve dini açıdan konuşacak hiçbir şeyim yok… Bir DNA testi yaptırırsam, Yunan olduğumu bulmak güzel olurdu. (Yazarın notu- myheritage.com un database ne göre Türkiye ve Sırbistan nüfusunun % 20 si Bulgarista' nın % 62 si Yunanistanlı)


1910’ larda Anadolu’nun etnik yapısını görüyoruz. Dikkat ederseniz o zaman Anadolu’da bir sürü Yunan var. Meydana gelen soykırımlara girmeyeceğim, Evet, II. Dünya Savaşı sonrası Türkler ve Yunanlılar tarafından işlenen suçlar oldu, ama bu eldeki sorunun bir parçası değil. Temel olarak, bunun gösterdiği şey, Yunanlılar ve Türklerin 20. yüzyıldan önce uzun yıllar yan yana yaşadıklarıdır. Roket bilim adamının halklarımızın muhtemelen 1000'li ve 1924 yılları arasında 900 yıl yan yana yaşayan bir zaman geçirdikleri sonucuna varması gerekmiyor. Orijinal Türk kabileleri özelliği olarak Asya'ydı, ancak günümüz Türkiye'den gelen Türkler Avrupa / Orta Doğu / Asya'ya bakıyorlar. Biz bir ergime potasındayız.


Bu başka bir resim. Yunanlılar sarı, Türkler yeşil gösterilmiş. Şuna bir bakın ve ergime potası hakkında konuşalım?


O zaman Girit Türkleri var ki bunlar başlangıçta Girit' in Helenik Krallığın kontrolü altına girmesinden kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu' na göç eden büyük bir Yunanca konuşan Müslüman azınlıktı. Daha önce göç eden Giritlilerle birlikte, Yunanca konuşulan diğer birçok Müslüman topluluk, Greko-Türk Savaşı' ndan sonra (1924 mübadelesi) yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetine sürüldü.

Bugün Ege kıyılarındaki çeşitli yerleşim yerlerinde yaşlı Grekofon Girit Müslümanları hala Girit Rumcası konuşmaktadır. Girit Grekofonlu Müslümanların genç nesiller arasında bir kısmı Yunanca bilmektedir. Genellikle Müslüman Girit topluluğunun üyeleri, konuştukları dilin Yunanca olduğundan habersiz.

Karamanlı Türkçesinde, eski Rum Ortodoks kilisesi Agia Eleni kilisesinin Konya yakınlarındaki Sille'deki girişinde bir yazıt.

Kapak tarafında, Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanları olan Karamanlılar vardı! Bu insanlar, Pontik ve Ege Yunanlarıyla birlikte, Yunan-Türk Savaşı' ndan sonra Yunanistan'a sürgün edildi. Türkleşmiş Yunanlılar olabilirdi, ama ne olursa olsun, Türkçe konuşuyorlar. Bu sadece halklarımızın fena halde karışmış olduğunu gösterir.

Sorunuzu cevaplamak için, Türkler Türkleşmiş Yunanlılar mı? Bazılarımız öyle! Ama tahmin et ne oldu? Bazı Yunanlılar da Hellenleşmiş Türklerdir!

Ayrıca, bu yazıyı bitirmeden önce, bugünlerde hala Türkiye'de Yunanlılar ve Yunanistan'da Türkler olduğunu söylemek isterim. Bununla birlikte, zamanla, bu halklar büyük ölçüde kendi ülkelerine asimile edilmiştir. Yani, onlara isimlerini sormazsan hangisinin hangisi olduğunu bilemezsin.

Ve nihayet, uydudan Yunanistan ve Türkiye ye bakarsanız, eğer yakından bakarsanız sınır yoktur… Sınırlar insan yapımıdır. Beni bir hümanist olarak düşünün… ama açıkçası, hepimiz kültürel bağlarımızdan kopup, insanlığın iyileştirilmesi için bir araya gelebilseydik istiyorum. Hepimiz tek bir gezegende yaşıyoruz, birlikte paylaşalım ve içinde yaşadığımız engin evrende durumumuzdan en iyisini yapalım. Savaşa gerek yok ve sinirlenmeye gerek yok.

Buda, Öfkeyle tutuşmak, zehir içmek ve diğer kişinin ölmesini beklemek gibi derken en iyisini söyledi.

Atalarının geçmiş suçları ya da savaşları için birine ya da insanlara kızmak ne kadar karanlık gözükse de, tarihi değiştirmez. Yaşamak, Yunan olmaktan gurur duymak ve Türk olmaktan gurur duymak. Her iki halk da benzersiz, özel ve halklarını seven ülkeler var. Barış ve harika bir 21. Yüzyıl için umut!

Emre Driton Yavuzoğlu' dan alıntı içerir.


Paylaş
Categories

19 Kasım 2018

Bu Dönemi Yazacaklar










Türkiye enteresan zamanlar yaşıyor. Bu geçecek ve yeni insanlar gelecektir! Muhakkak gelecek nesil ve zamanlar bugün yapılanların etkilerini taşıyacaktır. Elbette bugünlerin tarihini yazmak üzere tekrar tekrar incelenecek ve araştırılacak, bütün belge, bilgi ve tanık anlatımları ile bu dönem gözden geçirilecektir.

Hukuk dışı uygulamalar, parti ve cemaat yargısı ve bunların verdiği mahkumiyet kararları en başta gelecek sanırım! Balyoz, Ergenekon, Casusluk başta olmak üzere planlanan  kumpas davaları ile insanların nasıl perişan edildiği anlatılacaktır.

Fetö terör örgütünün Türk devleti ve Ordusunun içinde nasıl örgütlendiği ve siyasetin bunu ne şekilde desteklediği yazılacaktır... Dolayısıyla emperyalist güçlerle işbirlik içinde çalışanlar ortaya çıkacaktır.

Demokrasinin güvenlik vanası olarak görülen medyanın nasıl bu özelliğini kaybederek dünyanın en fazla yalan ve yanlış haber üreten medya topluluğu durumuna geldiği ayrıntıları ile incelenecektir.

Uygulanan ekonomik politikalarla halkın borçlandırıldığı, yoksullaştırıldığı ve işsiz bırakıldığı anlatılacaktır. Ülkemizin eşsiz topraklarında tarım ve hayvancılığın bitirilme macerası açıkça yazılacaktır...

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkarılan dev kuruluşların özelleştirme başlığı arkasına gizleyerek nasıl üç kuruşa elden çıkarıldığı da yazılacaktır. Güzel şehirlerimizin nasıl beton cehennemine dönüştüğü tüm açıklığı ile anlaşılacaktır.

Göçlerle demografik yapının değiştiği ve ülke sahiplerinin elinden nasıl alındığı yazılacaktır! Siyasetin aynı odakların kontrolünde bataklığa iktidar ve muhalefetle birlikte sokulduğu anlatılacaktır.

Toprakların yabancılara kolayca satıldığı, madenlerin küresel güçlere kaptırıldığı anlatılacaktır! Ege'deki adaların işgaline nasıl sessiz kalındığı yazılacaktır.










Tarih bugünleri mutlaka yazacaktır. Ama nasıl? Dileğim yukarıdaki paylaştığımız gerçekler yönünde yazılsın.
Paylaş

20 Eylül 2018

Goralı















Goralı’yı İcat Eden Ailenin Hikayesi
Kosova’dan Ankara'ya göç ederek gelen Goralı ailesi, öncelikle burada ufak bir dükkan açar. Tarihler 1945’i gösterirken dükkanları, sattıkları porsiyon sosisleriyle Ankaralıların sık sık uğradıkları bir lezzet noktası haline gelir. O tarihte porsiyon sosis kullanılmasının nedeni ekmeğin karne ile verilmesinden ileri gelir.
Takvimler 1950’ye geldiğinde tabakta satılan porsiyon sosis, sandviç ekmeklerinin içine girer ve özgün bir yapı kazanır. Müşteri memnuniyetinin geldiği nokta Goralı ailesinin o günden bugüne uzanan mutfak macerasının temellerini oluşturacaktır.
Devamı
Paylaş

08 Temmuz 2018

Haticenin makinası














Babamın babannesi olan Hatice Duygu, Dolköy' lü Aloş Ağa' nın eşidir ve Kastelli sülalesine mensuptur.

Selanik' de dünyaya gelen ve varlıklı bir ailenin kızı olan Hatice ninemize babası, çeyiz olarak bir dikiş makinası vermiş. Zamanın koşullarında büyük ihtimal sadece terzilerde olan bu yeni buluş onun evinde olacak, çocuklarına ve eşine esbaplar dikecektir. Mübadele zamanı öküz arabaları ile ayrılmak zorunda kaldıklarında, memleketten bir sandık ile göçmek durumunda kalır, yanına dikiş makinasını da almış mıdır? kim bilir...

Torunlarına biraz dokunaklı bir hikaye anlatmış Hatice nine; savaşların kızışmaya başladığı dönemde Rumlar gelir, hayvanlarına zarar verirlermiş. Onlara da biraz bağırıp çağırarak hindileri yakalayıp tuvalette boğmuşlar bir defasında mesela.

Şu dünyada bütün kötülüklerin anası cehalet, onun yaptıramayacağı zalimlik yoktur. Ve cehaletin ilmiği önce masumların boynuna geçer. Burada verilmek istenen bazı açık mesajlar var aslında; birincisi ben istersem bunu yapabilirim, ikincisi ben eğer istersem bunu sana da yapabilirim ve en önemli üçüncüsü buradan gidin artık !

Ne acı, ne kadar zorlarına gitti kim bilir? O da buraya ait değil mi ki? Ne demek kovulmak?

Hatice nine ye gelince; kendisinden marifeti, temizliği, otoriterliği ile söz edilmektedir. Köyde düğün dernek olduğunda hep beraber toplanılır börekler açılırmış, ama ondan çekinirlermiş, pek cesaret edemezlermiş yanında oturup kolları sıvamaya...

Yemeklerinin tariflerini devlet sırrı gibi saklar, anlatmaz geçiştirir ya da eksik söylermiş...

Evin köpeklerine bile ayrı ekmek pişirilirmiş mesela, herşey fazlasıyla programlı.

Çok güzel peynir yaparmış, kesilen koyunun iç organları ve etleri sıyrılır, içi iyice sabunlanıp temizlenirmiş. Hatice ninem ayrı bir yerde muhafaza ettiği tam techizat malzemeleriyle koyunun içinde peynir mayalarmış, deri loru yaparmış.

O zamanlar fincandı, kahveydi köyde pek bulunmazmış. Muhtar efendi misafir ağırlayacağı zaman Hatice Nineye haber verirmiş. O da kapaklı fincanlarıyla kahve pişirir, tepsiyle muhtara teslim eder, gelen misafire ikram edilirmiş. Aynı şekilde köye gelen önemli misafirler için yemek de pişirirmiş.

Gala Gölü' nün balığını çok severmiş. Memlekette balıkları canlı tutardık, balları eşekle taşırdık, mısırlar bile başkaydı orada, sapsarıydı dermiş...

Sarı dedim de evleri sarı tahta döşeliymiş Selanikli, Langazalı Hatice hanımların,
Ruhları şad olsun.

Kişilerin hikayelerine yer verdiğimiz bu mecrada okuduklarımız için yorum yapmak da çok önemli, çünkü burada onları anmak demek, aynı zamanda onları anlamaya çalışmak demek.

Bu insanlar bazı hakaretlere, bazı zalimliklere sessiz kalmış maalesef. Karşılıklı olan bir durumdur tabi. Dün komşuydular, kardaştılar. Belki bir süre önce Türklerin evindeki hanım bir yemek yaptı ve Rum komşusu sever diye çocukla yolladı, belki genç kız iken birlikte ip çevirdiler, aynı çeşmeden su doldurdular, birlikte kıkırdadılar sevdikleri oğlanlara bakarken, aynı örneği çıkardılar yazmalarına...

Peki ya bunu kim, neden yaptı? Boşuna başlık atılmadı mübadele belgesellerine işte; Kim ayırdı bizi? diye. Bu insanların yaşanmışlıkları, paylaşılmışlıkları, akrabalıkları var birbirine. Onlarda da belki çok dramatik hikayeler var. Ninelerinden, dedelerinden neler dinlediler kim bilir...

Muhacir denildiğinde akla pek çok şey gelebilir elbet ama o kadar gözdağı alıp, geleceğe dair bir belirsizlik yaşamaları kaygılı hale getirmiş onları. Benim zihnimde beliren biraz ürkek, buruk bir insan modeli var nedense muhacirler için. Bizler Mustafa Kemal gibi cengaver bir yiğidin hemşerileriyiz aslında, ama kavga sevmeyiz, barış severiz, neşeliyiz, sempatik ve sıcak kanlı insanlarız. Velhasıl tüm bunların genetik bir aktarım olduğunu düşünüyorum. Atalarımız belki neleri var ise Yunanistan' da bırakıp geldiler ama oradaki hisleri bizlere aktarıp duygusal bir miras bıraktılar sanırım.

Yenel Duygu Sürek
Paylaş

20 Mart 2018

Odesa' lı bir kız















İyi günler.
Size de

Ben bir bildiriciyim, Türkiye’den. Sizi tanıyabilir miyim?
Mariia Chernkbrovkina. Odessa doğumluyum, 24 yaşındayım, beş yıldır da Kiev’de Pazarlama Tasarımı yapan GNF-Avusturya işletmesinde çalışıyorum.

1,68 boyunda, beyaz tenli, açık çağla gözlü, tabak yüzlü, eğitimli, cana yakın, konuşkan, gözleriyle sorgulayan, özgüvenli bir genç kız. Ona Kiev adının nerden geldiğini sordum, bilmiyordu. Ona kenti kuran Hazarların, Türkçe olarak Kıyı Ev den bu adı türettiklerini anlatınca şaşırdı.
Gerçekten, Kiev, Dinyaper kıyısındaki evlerin toplanmasından oluşmuş bir kent.

Ona Kırım ın anlamını sordum. Bilmiyordu. Türkçe’de Kırım’ın felaket anlamına geldiğini bildirdim. Şaşırdı. Bu ülkenin bir dönem, Moldavya’dan, Gürcistan’a dek Hazar Türklerinin elinde olduğunu, Hazar Türkleri nasıl yınançsız-inançsız iken, Museviliği aldıklarını, Türkçe olan Runik yazıyı bırakıp, İbranice yazmaya başladıklarını, adlarını Türkçe’den nasıl Musevi adlarına çevirdiklerini anlattım.

Bugün Türkiye’de de biz aynı yanlışı yapıyoruz. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce yalnız Yaratan’a yınanan-inanan, dinsiz bir toplumdu. Sonra Araplar kılıçla Türkleri İslam yaptılar. Bununla kalmayıp, adlarımızı Mustafa, Ahmet, Salih, Mukaddes, Elif, Ayşe gibi Arap adları aldık. Türk tamgasını-alfabesini bırakıp Arapça tamgayla yazmaya, onlar gibi giyinip, onların yaşantısına uygun yaşamaya başladık. İslamın bayrakçılığını yaparak biz de kılıç zoruyla başka toplumları İslamlaştırdık. Her gittiğimiz yere camiler kondurduk. İslam adına Hıristiyanlarla savaşa tutuştuk; öldürdük, öldürüldük. Aldığımız ülkeleri vergiye bağladık, ellerindeki edinçleri, güzel kızlarını, genç oğlanlarını aldık, İstanbul’a getirdik. Arapları ordu görevi vermedik. Onlar için Türkler savaştı. Savaşlarda Türk’ün neredeyse soyu kurudu. Zorla İslam’a dönüştürdüğümüz toplumlar Haç için Mekke’ye gittiler. Onların bıraktıkları parayla Araplar zenginleşti. Araplar bize başkaldırmasın diye onlara iş değil, altın verdik. Sonunda Araplar Hıristiyanlarla birleşip bize karşı savaştılar. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı. 1923’de kalan Türklerle bu kez Türkiye Cumhuriyetini kurduk. Arap tamgasını atıp, birçok ulusun kullandığı Latin tamgasını aldık. Kadınları özgürleştirdik, okuttuk, erkeğe eşitledik. Devletin dini olmaz, toplumun yınançı-inancı olur diyerek, bilimgüder-laik bir devlet kurduk. Böylece kurtulduk.   
Peki Hazarlara ne oldu?


6. Yüzyılda tarih sahnesine çıkan Ruslar gelişince, Hazarları kendi ülkeleri olan Ukrayna’dan kovdular. Kimisi saklandı, kaldı, kimisi Batı Avrupa’ya, kimisi Anadolu’ya göç etti. Hazarlar takı, el işleri, esnaflık, tecim, akça-finans, çetele-hesap, yatırım işlerinde çok iyiydiler. Gittikleri, Almanya, Hollanda, Macaristan, Polonya, Romanya, Çek, Slovakya, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde tecimi, kıskılı-ekonomiyi, bilimi yönetimleri altına aldılar. Ancak adları İbranice, yazıları da İbranice olunca öz kimlikleri olan Türklükten uzaklaştılar. Yabancılar onlara Yahudi diye adlandırdı. Oysa onlar Arami soyundan değil Turan soyundandı. Bu dil ile din değiştirme onlara pahalıya çıktı. Hitler, tüm Avrupa’daki Hazarları, Yahudi diye fırınladı. İçlerindeki bilimcilerin bir kısmı Atatürk’çe Türkiye’ye alınırken, diğerleri Amerika’ya sığındı.
Demek ki dil ile din bu denli önemli. Siz Türklerle, Hazarların yazgısını çizmiş.

Sen dine yınanıyor-inanıyor musun?
Nasıl yınanırım? Kendine Tanrının elçisi diyen her kişi düzenbazdır. Yaratan Tanrıysa, o herşeye egemen ise, elçinin, komisyoncunun ne işi var? Özetle ben dinsizim. Bağımsızlık Meydanında okudunuz; Özgürlük bizim dinimizdir


Bu söz beni çok etkiledi. Bak sen bir Hazarlı olabilirsin?
O niye ki?

Genlerine işlemiş. Hem de Odessalısın.
Bizim Odessa’nın çoğu Musevidir. Şimdi anlıyorum ki onlar Hazar Türklerinin kalıntısı. Benim adım da bir Musevi adı.

Senin evgilinde mi Musevi?
Yok! Ancak bizim Odessa’da derler ki; Eğer Odessalı isen kesin bir Musevi bulaşığı vardır

Ha ha ha! Bu doğru mu?
Evet..Ha ha ha.

Bence…Madem ki siz de portakal devrimi yaptınız, neden Türkler gibi Kiril tamgasını değiştirmiyorsunuz?
Bilmem. Hiç düşünmemiştim. Bu size çok güçlük çıkarıyor değil mi?

Mariia, insanoğlunun iki düşmanı vardır; biri din, biri dil. Bu ikisi toplumları böler, savaştırır, ölüm getirir. Oysa amacımız birbirimizi anlamakta, iletişimden geçer. O nedenle önce ayni tamga, daha sonra da bir dili konuşmak zorundayız. Düşünebiliyor musun? Ben 5 gün Ukrayna’da kaldım, neredeyse hiç birinizle konuşamadan, sizi anlamadan, siz beni anlamadan ülkeme dönüyorum. Bir ülkeyi gezmek, oradaki yapıları, doğayı görmekten öte, toplumuyla konuşup anlaşmaktır. Buna engel ne? Dil. Dilin, tamganın tutuculuğu olmaz. Bu bağnazlığı atmak gereklidir.
Doğrusun da nasıl çözülür bilmem!

Size de bir Atatürk gerek.
Ha ha ha.

Ayrıca, beş gün kaldım, hiç Ukrayna şarkısı dinleyemedim. Neden? Siz öz kimliğinizden utanıyor musunuz?
Batılaşma akımının sonucu.

Eğer ekininizi yitirseniz Ukraynalı da kalmaz.
Gençler böyle bir akımın içinde.

Portakal devriminden sonra, neden Rusların yaptığı o göz kamaştıran anıtları, yontuları yıktınız?
Onlar bizi Rusya’yı, komünizmi anımsatıyor. Biz onları ebediyen silmek istiyoruz.

Ancak onlar sizin ötkeninizin-tarihinizin bir parçası. Bu tıpkı Sırpların, Yunan ile Bulgarların Osmanlıdan sonra camileri, medreseleri, köprüleri yıkması gibi bir şey. Bunlar ortak ötken. Bak, yıkamadıklarınızdan Anayurt (Motherland) anıtı, günümüzde en çok ziyaret edilen yer.
Biz hiçbir anıtın, Rusya’yı anımsatmasına katlanamayız. Bize acı veriyor. Duygularımı anlatamam.

Ukraynalılar mutlu mu?
Değiller. Herkes yakınıyor.

Neden?
Geçim derdi. Ortalama işçi aylığı 3000 Griva (120 dolar). Genel olarak yüksek eğitimlilerin ise 15 000 Griva (600 dolar). Ben bir yabancı işletmede pazarlama tasarlayıcısı olarak çalışıyorum, 25 000 Griva (1000 dolar) alıyorum. Bunun 700 Griva’sı kiraya gidiyor. Bana yetiyor. Ancak para biriktiremiyorum. Kıskılın-ekonominin düzelmesini bekliyoruz. Biz de AB’nin bir parçası olmak dileğindeyiz.

Bizde de aşağı yukarı size benzer. Ancak, yaşam Ukrayna’da daha ucuz.
Biz Türkiye deyince, 5 yıldızlı oteller, sıcak deniz aklımıza gelir. Otellere gideriz, Türkiye’yi görmeden, bilmeden döneriz.

Gel bir gün, gez. Çok seversin.
Bakalım. Biz Ukraynalıları nasıl tanıyorsunuz?

Türkiye’deki genel kanı aşk ülkesi. Ancak buraya gelince izlenimim değişti. Ukraynalı kızlar; duygusal, masum, eğitimli, davranış bütünlüğü olan kişiler.
Bu doğrudur. Bizde eğitim kurumları oldukça gelişmiştir. Bilimsel çalışmalar Ukrayna’da sürekli kılavuzumuzdur. Özellikle bilimtey-üniversite eğitimi çok iyidir.

Ulusal amacınız nedir?
Rusya güdümünden kurtulup, batıya açılmak. Batının bir parçası olmak.

Senin ereğin nedir?
İşimde yükselmek. En iyisi olmak. Bulunduğum bölümü yönetmek.

İşini seviyor musun?
Çok?

Erkek arkadaşın var mı?
Yok. Önce işimde yükselmek istiyorum.

Nasıl biriyle evlenmek istiyorsun?
Yüksek eğitimli, okuyan, kadını anlayan, ince ruhlu, kibar, uzun boylu.

Mariia sen sağol. Bil ki, bir gün böyle bir delikanlı önüne çıkacaktır. Sana başarılı bir yaşam dilerim.
Sizinle görüştüğüme çok sevindim.
Ben de.

Ona T-yi, anlamını öğretmiştim. T’lerimiz açtık. Birbirimize sarıldık. Yanaklarından öptüm.

Hoşça kal.
Sevgiyle kal.

O, gitti. Duyguları ile düşünceleri kaldı.

20 Mart 2018, Kiev Ahmet Ercan hocamızdan alıntıdır.
Paylaş