30 Mayıs 2020

Osmann, Osman


Bizi izleyen ve okuyanlar zaman zaman kalemi sıcak ve kuvvetli arkadaşlarımızı blogumuzda misafir ettiğimizi bilirler. Yine öyle bir noktadayız. İstanbul Teknik Üniversitesi' nden sınıf arkadaşım Osman' ı taktimimdir; bakalım Osman kadar sıcak, samimi ve doğrudan kendini anlatan bir mühendis aktivistle tanışmış mısınız görelim? 

Dostlarım,
1961 yılı ocak ayında Artvin, Arhavi, Dikyamaç köyünde bir dağın tepesinde ebesiz yedi aylık doğmuşum. Göbeğimi rahmetli anacığım kesmiş.. Ancak avucuna sığabiliyor muşum.
Bana bakıp bakıp ağlarmış, ben de doğduğumda herkes gibi ağlamışım. Tabii anadilim Lazca. Dört yaşında terzi babamın işi nedeni ile İstanbul' a gelince Türkçe öğrenmeye başlamışım.

Benden bir yaş büyük ablam ilkokula gidince ben de gideceğim diye evden kaçtığımdan sadece ablamın nüfus cüzdanını gösterip bunlar ikiz diye kayıt yaptırmış babam, ama ablamdan önce ben okumayı sökmüşüm. Üç sene yan yana sırada oturmuşuz. Sonra bu çocuk çok küçük diye beni sınıfta bırakmışlar.
İstanbul Şehreminili olmuşum. Bu yüzden Ereğli mah. Saray meydanını çok severim. Millet caddesinin her iki yanında da oturmuşuz, daha o yaşlarda dörder şeritli çift yolda kazaya kurban gitmeden uzun yıllar gidip gelmişim.

Doğduğum topraklar yemyeşil ve her çeşit meyve ağaçları ile dolu olduğu için ağaca daha üç yaşında tırmanmaya başlayıp dalından meyve yemeyi çok severdim. Hala Öyle ..

Şehremini İbrahim Alaettin Gövsa ilkokulu ,
Şehremini Lisesi orta kısmı,
İstanbul Şehremini Lisesi ve İTÜ Kimya-Metalurji Fakültesi
Kimya Mühendisliği' nden mezunu oldum.
78 kuşağı olmaktan gurur duyarım...

Sevgili babamı 1979 yılında kaybettim, ben daha 18 babam ise 49 yaşındaydı. Biz dört kardeşiz. Annem 12 yaşımdan beri ayrıydı.
Boşanmadılar ama ayrı yaşıyorlardı, ben babamla beraberdim. Daha 13 yaşında yemek, çamaşır ve ev işleri ile tanışmışım. Elde çorap yıkamayı, süpürge ile toz kaldırmadan yer süpürmeyi babamdan öğrendim.

Zaten babamın konfeksiyon dükkanında yaz tatillerinde ara ütücü olarak çalıştığımdan kalıp, kesim, dikiş, ütü vb. işleri yaptım, öğrendim. Kader, hayat bu ya kimya mühendisi olup sonra da iplik ve kumaş boyacısı oldum. Yani baba mesleğini bir adım ileriye taşımıştım. Türkiye' nin en köklü bir entegre tekstil fabrikasında mesleğe başladım. Kimya nankör meslektir derler. Tekstil de ondan nankör, çok yorucu bir iştir. Yedi gün yirmi dört saat üç vardiya çalışma sistemi vardır. Bu iyi takım olma, dayanışma ve ortak akıl ile bilgiyi kullanarak kombine çalışmayı gerektirir.

İlim, bilgi ile desteklenmiş ortak akıl çok önemlidir. Bunu gördük. Biz buna bilginin gücü diyoruz.
Kaliteli ve uygun fiyatlı ürün üretimi, yani verimlilik ancak böyle mümkün olmaktadır. Yıllarca yani otuz sene tekstil boya terbiye işi ile uğraştım . En zor krizli bunalımlı dönemlerde fabrikalar kurup bacayı tüttürüp üretim yaptım. Eğitimli iş gücüne saygım bu yüzdendir. Saygı, sevgiyi doğurur. Sevgi ile çalışmak ahenk yaratır. Ahenkli çalışma verimli üretim ve kalite demektir. Bunu yaşadık. İşte bu yüzden emeğe alın terine saygım büyüktür. 2016' da emekli oldum .

13 yaşından 18 yaşında üniversiteli oluncaya kadar yaz tatillerinde Dikyamaç köyünde çiftçilik, tarım ve hayvancılık işlerinde yardımcılık yaptım. Ot kesmek, çay ve fındık toplamak inekler için yem hazırlamak önemliydi. Ceviz ağacını çok severim ve görünce sarılırım hemen. İşte bu yüzden sincabı da çok severim. Maskotum sincaptır benim. Çok seri hızlı ve akıllıdır, işini hızlı ve iyi görür. Bizde fındık Dünya tatlısıdır.

Evin kedisi köpeği olduğu için onlarla birlikte büyüdük. Köpek en iyi dosttur.
Kümesten ellerimizle yumurtayı alır pişirirdik. Ama hepsini toplamazdık. Follukta hep birkaç yumurta bırakırdık. Civcivleri, piliçleri çakaldan, yırtıcı şahin ve doğandan korurduk.. işte bu yüzden ihtiyacı olanları korumayı kollamayı öğrendik.

Ihlamur ağaçlarının çiçekleri bizim, yaprakları ise ineklerin idi. Üç senede bir budardık. Yararlı olurdu.
Ihlamur ağacı en beğendiğim ağaçlardandır. Kuşlara yuva, arılara bal kaynağı. Var mı böyle bereketli ağaç.

Deniz den dereye köyden yaylaya bütün doğaya aşık oldum. Zirvelerden pınarlardan çıkan ilk suyun ırmakla sonra dereyle kavuşup denize ulaşmasına kadar adım adım gördüm.
İşte bu sebeple güzel pınarlardan billur gibi soğuk su içmekten çok hoşlanırım. Bu yüzden dağlara ve suya aşık oldum. Kırmızı benekli alabalıkları tutup elime alınca onları da sevdim. Küçük olanları karışlayıp geri suya atardım.

Yaz günü dereyi çamurlu suyla bulandırıp güneşin altında kepçe ağla amcamla balık avladığımızda bazı balıkları o görmeden suya geri yollardım. Elimizdekilerin fazlası ile yeterli olduğunu düşünürdüm.

Alabalıklar bildiğiniz gibi çok kıvrak ve güçlüdür. Mücadeleci ve akıllıdır. Gövdeleri üzerinde sürünerek en sığ suda hatta karada ıslak zeminde bile ilerlerler. Kolay kolay ölmezler. Şelalelerden yukarıya çıkabilen, zıplayabilen muhteşem varlıklardır. İşte o yüzden yaşam mücadelesini gördüm öğrendim.

Mayıs ayında renk renk kelebekler yusufçuklar larvalar onun beslenme zincirinde yer alırlar. Ha bu arada çamurlu bulanık suyu hiç sevmediklerini, kenar kuytu yerlerde kumun üzerine yatarak korunmaya çalıştıklarını gördüm. Çamur onların solungaçlarını tıkadığı için çok tehlikeli idi. Sular her ne kadar çağlayarak akıp çok bol oksijen taşısa da yine birkaç günden fazla çamurlu su kötüydü.. işte bu yüzden kirli bulanık suları sevmem. Hele suyu bulandıranlar kişilerden ve bulanık havalardan hiç hoşlanmam.

İşte bu yüzden açık, şeffaf, berrak olmayı severim.
Dostlarım benim ne düşündüğümü nasıl olduğumu bilirler. Dosdoğru konuşmayı severim. Gerçekler gibi açık net ve anlaşılır olmak çok önemlidir benim için.

Tabiat, habitat ve yaşam alanı yani eko sistem bütünlüğü ve korunması gereği ve tehlike altında olduğu yıllar önce beynime kazındı. Karadeniz sahil yolu talanı bizi denizimizden kopardı. Onun için deniz dolgusunda gerekli taş ocakları yıkım ve talanı bizi deremizden kopardı. O derede yıkanır, serinler yüzerdik. Yüzmeyi derede öğrendim. İlk derede yüzdüm.. Aynı zamanda yüzmek ve kana kana akan suyu içmek ne büyük bir zevktir. Derede yüzen kolay kolay boğulmazmış.

Hidro elektrik santral yani kısaca HES bu cennet doğamıza son darbeyi de vuruyor. Tekniğine projesine kurallara uygun HES lere bir diyeceğim yok. Hem bizim oralarda mikro HES her yerde yapılabilir. Su değirmeni gibi. Akar su çok olduğundan nerede ise her evin arazisinde su değirmeni vardır. Zamanında köylüler desteklense idi tüm Karadeniz vadilerinde on binlerce mikro HES/su değirmeni olurdu. Dünya bankasından dolarları devşirmek için HES yalanı ile doğa talanı yapanlardan nefret ederim. Amaç HES sözleşmelerini dünya borsalarında satmak ve düşük faizli enerji kredileri kapmak. Bizim şark kurnazları için biçilmez bir kaftan gibi dağlardaki su kaynaklarının kullanım hakkı da yıllarca onların oluyor. Geleceğimiz için büyük bir tehlikedir bu..

İşte bu yüzden ellisinden sonra doğa ve yaşam savunucusu bir aktivist oldum. Ata yurdumun değerlerini ve topraklarını korumak için devletin gücü ile mücadele edeceğimi rüyamda görsem inanmazdım.

Evet milenyumda vatanımızı ve geleceğimizi devletin imkanlarını arkasına alanlardan korumak kurtarmak zorundayız. Gün gelecek temiz içilebilir sular petrolden çok pahalı olacak.

Emperyalist sermaye dolaylı yollardan yer altı ve yer üstü kaynaklarımızı aymazların yüzünden sömürmeye çalışmaktadır. Bu ayan beyan açıkça görünüyor. Yer altı ve yer üstü kaynaklar tüm milletimizin haklarıdır. Bunlar birkaç çapulcuya terk edilemez. ..

Şimdilik bu kadar, en iyi dileklerimi sunar, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım. Sağlık ve esenlik dolu bir gelecek diliyorum.
Paylaş

15 Mart 2020

TC Ayşe' nin bir haftalık Korona sınavı

Coronavirus




TC Ayşe' mi çok takdir ediyorum ufaktan kıskanıyorum galiba. Bal tatlısı bir kalemi var:

9 Mart 2020, saat 08
Yani nedir bu.. Orantısız ve haince, tam taş otelin önünde... Bizim kapı; oraya her yönden gelinebilir engellenemez yani. Kelkurt' a bakan tüm eski apartmanların bir çıkışı vardır, Sıraselvilere ve dolayısıyla Kelkurt' a. Otelin garajına atmışlar bombaları, güvenlikçi Cengiz bir sürü parça toplamış, atmış.. Sabah Hulusi arıyor; Ayşe, gözüm sular içinde kaldı, genzim yanıyor. Etkisi halen devam ediyor diye. Noldu yani, püskürttün, attın bombayı ? Patlak lastik daha tutarı. Orasını kapa sustur, burasını engelle... İçte çok gaz birikti çook !

9 Mart, saat 19:45
Yahu ABD' de de bile ölü sayısı 21 olmuş. Bizde Korona' nın ko' sunun bile olmaması, hiç kimsenin yakalanmayıp ölmemesi nasıl bişeydir ? bu na kim inanır...

10 Mart, 18:40 ·
Ve patladı, okulların kapatılması gündemde. Kamu personeli yurt dışına gerekmedikçe çıkmasın. Kendinizin içine kapanın izole olun, Evinizde yaşayın ! Korona olmasam bile bu süre sonunda akıl sağlığım pek yerinde olmayacaktır.
Evde 3 oda ve 3 kişi var, her birimiz ayrı odalarda. Kavga gürültü olmasın diye, su ve tuz bakliyat (neden bakliyat anlamadım TC Ayşe) takviyesi yapsak diye düşünürken.. Hulusi, Haydar efendiyi çağırıyor.. Saygı apt Korona genelgesini bildiriyor;
Kolonya var mı, hep sür...
Çamaşır suyu ile günde 2 kere apartmanı sil.. 
Kapı kollarını düğmeleri.. 
Sarılma, tokalaşma... Camiye her dakika gitme. 

Der demez, Haydar efendi el kol sallamaya başlıyor.
Yook be yaaa.. Bizim buralara uğramaz o... 
Bunları yaparsam camiye gitmesem birbirimizi yeriz sonra... 
Yok bize bi şeycik olmaz, olmaz beya 

diyip söylene söylene gidiyor. Biz medeni bir ülke değiliz, kedi gibi pisliği örtmeye çalışırız yok sayarız. Karantinaya da uyamayız...

11 Mart, 08:31
Bizim evin Korona virüs halleri. Dalgaya da vurmak lazım.
Sabah kahvaltı sofrası; Çok sempatik bir Prof anlatıyor.
Elinizi oranıza buranıza sürmeyin mendile hapşırın..

Bak diyor Hulusi,
bak Fahriye, Sana anlatıyor. 

Prof devam ediyor: bu virüsün yarasalar dan geçtiği düşünülmekte.
Hayvanlardan bulaşır mı evcillerden ?

diye soruyor biri..
Prof diyor ki: biz kedi ve köpeklerle iç içeyiz ama, pek tabii bulaşır..
Hulusi dönüyor Fahriye' ye
Kedileri öpme onlarla oynama

der demez Fahriye bir hışım sofradan kalkıyor,
Bana bakın sizin Yarasanix olurum görürsünüz gününüzü Yeterrr !

diye bağırmaya başlıyor.. Ve Allah' a emanet metro yolculuğu yaparak okula gidiyor şimdi...













11 Mart, saat 16:00 
Uzmanlara göre Korona sıradan bir grip virüsünden daha tehlikeli değil, bu kadar korkuya yer yok. Ama tüm dünyanın korkmasını istiyorlar gibi bir gerilim ve panik oluşturuluyor. Amacın ne olduğu zamanla çıkacak. Dr. Hamit Hancı

Şöyle bir yorum da var. (alıntı)
Bence ne çıkacağı ortada, sanal para çıkıcak...
Tabi ki kısa süre sonra yeni sanal para ismi gündeme gelicek ve kimse anlamadan hepimiz otomatikmen elektronik paraya dönmüş olucaz. Ayrıca sanırım bu hastalık ırk seçiyo olabilir. Cinin etrafinda kaç binlerce Türk var, bi tanesi dahi hasta olmuyo, ölüm yok...
Türkiye ye gelme ihtimali de yok demiyorum, imkansiz diyebilirim...

14 Mart, saat 11:30
Evet.. Bir cumartesi öğlesinde etraf oldukça boş gibi.
Haydar efendi koridorları yıkıyor.
Aman diyorum aman. Dikkatli ol, kolonya sür. Camiye gitme...

Nereye gidiyom ki yahu diyor.. 150 kişiden 75' i yok. Kimse gelmiyor, ben de gitmiyyom aha.. Diyor...

Akşam bana Gülen;
Anne yarım gün alışveriş izni olucakmış böyle bir söylenti var. 

dedi...
Yok ya artık

dedim.. Bugün tünele kadar yürüyelim, Cihangir' e uğrayıp gelelim dedik. Yollar tabi ki boş nispeten. Üstelik Arap makulesi de deliklerine girmiş herhalde.

Cihangir' de nefret bir tuhafiyeci var. Adını bilmem. Hacı diye tarif ederim herkes anlar.
Bakıyım yeni bir ip var mı

dedim.. Hacı yok oğlu seslendi buyurun diye. Dedim malum evdeyiz yeni ipler var mı bakıyım.
Niye evdesin ablacım? 

dedi..
Ee karantina' dayız ya dedim.
Ooo pek erken girmişsin o psikolojiye. 
Evelallah iman gücümüzle hiç bi şeycik olmaz bize 

demez mi ? İman gücümüz kas gücümüz, Gen gücümüz... Derken eve geldim TV açık; Duydum ki AVM ler yarım gün açık olması gündemdeymiş...

İtalyan psikolog Morelli’nin yazısınin cevirisi:

İnanıyorum ki evren, kuralları tepetaklak geldiğinde, bunları düzeltmenin bir yolunu bulur.
Birçok anomaliyi ve paradoksu yaşadığımız bu günler düşündürücü...
Küresel ısınmanın çevreye yarattığı zararların endişe verici boyutlara ulaştığı, Çin ve onu takip eden birçok ülkenin bloke olmak zorunda kaldığı bir dönemde, ekonomi yerle bir olurken hava kirliliği önemli oranda azalmakta; hava düzelmekte, maske kullanmak zorunda kalırken aslında daha temiz bir nefes almaktayız.

Dışlayıcı politikaların ve ideolojilerin, tarihimizdeki aşağılık bir dönemi anımsatarak tüm dünyada artmaya başladığı bu tarihi noktada, bir virüs gelir ve bizi dışlanan, tecrit edilen, sınırlarda bloke edilen ve hastalık taşıyan yapar. Hiçbir suçumuz olmasa da. Beyaz, batılı ve business class yolcusu olsak da.
Üretime ve tüketime dayalı bir toplumda, günde 14 saat ne olduğu belli olmayan bir amacın peşinde, Cumartesimiz, Pazarımız, takvimde kırmızı ile belirtilmiş tatillerimiz olmadan koşarken, bir anda DUR karşımıza çıkar. Evde, günlerce, dururuz. Karşılık ya da para ile ölçmeye alıştığımız, gerçek değerini hatırlamadığımız ‘zaman’ ile hesaplaşmamız başlar. Hala onunla neler yapabileceğimizi hatırlıyor muyuz?

Çocuklarımızı büyütmeyi, öyle gerektiği için, başka kişilere, kurumlara devrettiğimiz bir dönemde virüs okulları kapatır, bizi alternatifler yaratmaya, anne ve babayı tekrar çocukları ile birlikteliğe zorlar. Tekrar aile olmaya mecbur bırakır.
İlişkilerin, iletişimin, sosyalleşmenin virtüel dünyanın sosyal medyasında gerçekleşerek, bizi yakın olduğumuza dair bir yanılsamaya ittiği bu dönemde virüs bizden gerçek yakınlığı çalar: kimse birbirine dokunamaz, öpemez, sarılamaz; birbirine uzak ve dokunamamanın soğukluğunda kalırız. Bunların anlamını ve önemini ne kadar göz ardı ettik?

Herkesin kendi bahçesini düşünmesinin kural olduğu bu dönemde virüs bize açık bir mesaj yollar: tek çıkış yolu aitlik duygusu, topluluk bilinci, başkasını düşünmek, kendinden daha büyük bir şeyi korumak ve onun tarafından korunmak. Paylaşılan sorumluluk, attığın adımın sadece kendi kaderini değil etrafında olanların kaderini de belirlemesi; ve senin kaderinin de onlara bağlı olması.

Öyleyse cadı avını, kimin suçlu olduğunu, sebebini düşünmeyi bırakır, onun yerine kendimize bundan neler öğrenebileceğimizi sorarsak, öğrenecek ve yapacak çok şeyimiz olduğuna inanıyorum.
Çünkü belli ki evrene ve onun kurallarına borcumuz çok ve bize bunu bir virüs bedelini ödeterek hatırlatıyor.

İtalyan Psikolog, F. Morelli

24 Mart, saat 11:30
Tanrı hey dedi heyyy insanoğlu.. Kendine gel... Varlığının kıymetini bilmekten çook uzaklaştın.. Sana verdiğim nimetlerin değerini unuttun.. Özgürlüğünün farkına varamadın.. Al sana bir virüs göndereyim de.. Yada bu virüsü yaratmalarına izin vereyim de gününü gör... 2. Hafta.. Arada kaçamaklar yapsakta.. Herşey dondu.. Sevdiklerimizi her an görebilme dokunabilmek özgürlüğümüz artık yok.. Bunun süreside yok.... Derin nefes aldım.. Hay Allah ne güzel yaşayıp gidiyorduk işte cümlesi döküldü dudaklarımdan.. 2 hafta öncesinde bu cümleyi kurmamıştım işte.. Ottan boktan nice şeyi kafama takıp dönenip durmuştum.. Sonra oturup bu satırları yazdım.
Paylaş

28 Ocak 2019

Kalemi güzel

Kalemi Güzel Arkadaşım
Poşet darbesi
Önce poşet darbesi oldu; 25 kuruş gözümüze dev gibi gözüktü, ip file filan örmeye kalktık.
Annem eski sandığını açıp fermuarlı pazar torbasını gözüme soktu;
eee dedi
Hergün giyercik bir gün kıçı açık denir buna dedi..

Pek alıştınız bolluğa dedi, 2. Dünya savaşında genç olan bir nesildi onlar.
Şeker yerine kara üzüm kullanmışlardı. Yokluk nedir? Bilmişlerdi. Bizim nesil bu hikayelerle büyüdü.
Kızım ince soy kabukları kocanı iflas ettirirsin sen nidaları ile...
Almanların ziyan olmasın diye haşlanmış patates yedikleri uyarıları ile...

Ama tabi ne yazık ki biz çocuklarımıza bu kadar etkili olamadık, hiç yokluk görmediler.
Gaz kuyrukları sıkıntısını yine babalarımız halletmişti bu arada...
İsrafı biz de öğrendik, siyah beyaz dünyadan renkli dünyaya... Kredi kartlarına pek kolay alıştık,  alıştırdık...

ee şimdi bak; adam üreticiden tüketiciye diye beyaz torbalar bastırmış. Enflasyonla top yekün mücadele yazıyor ayrıca...
Meydana yine getirmiş arabayı. Haydar efendi her kata uğruyor..
ister misiniz siz de ? alıyım mı size de diye... Yakaladım Haydar efendiyi. Bakıyım şu torbalara dedim. Kıpkırmızi domatesler, ufak taze patatesler ve normal ebatta soğanlar... Soğanı elledim,  kuru. Bence bu soğanlar depoda bekletilenlerden... Bir tiyatro piyesindeyiz... Ülkemizin değerini bilmedik ve bir siyasetçi çıkartamadık içimizden...
Bu molozlara mahkum olduk.
ASA, 13 Şubat 2019

Bankamatik 
Bugün bankamatiğe para yatırmak üzere yaklaştım, stresliyim...
Yanlış yapmıyım diye tetikteyim; işleme başladım, arkamda sesler.

Deliricem, kadınlar vır vır da vır vır... Hafta sonundaki menüyü anlatıyor, levrek yanında karides, annesi şunu demiş bunu demiş...
Ben iban nosunu yazmakla meşgulüm, üflüyor kadın ve parayı geri alın teknik arıza dedi makina. Haydi yeni baştan; hala konuşuyor ve ben ter içindeyim...En sonunda, noldu teyze yapamadın mı? demez mi! Bir hışım döndüm ki 35 yaşlarında, teyze değil a.b.l.a bir kere diye tısladım. Kadın şaşaladı, ne? ne dediniz? teyze, ay pardon abla...filan kekelemeye başladı.
O kadar car car konuştunuz ki makine bile sapıttı, alın sizin olsun diye söylenip yürüdüm, diyeceğim şu, görgü nezaket adap...

Ne dersen artık, hepsi yok olmuş... Ulen ben senin nerden teyzen oluyorum hanım? diye bir laf var. Erkeklere dayı, amca, hacı, dede...Hiçte öyle teyze liği kabul edemicem doğrusu.
ASA, 5 Şubat 2019

Hayat bu; zaman gelir her şey bir anda son bulur.
Hayat bu....diye devam eden Seneca doğru demiş. Şu sıra ani ölümler kol geziyor.. her ölüm erkendir.. her ömür kısadır aslında.. Hulusi (eşi) 98 yaşında kaybettiğinde tüh demişti; annem 100 yaşını göremedi.
Geçen hafta teyze oğlu göç etti amansız bir mücadeleden sonra, bildiğimiz hatta süre bile biçilen bir durumdu yinede konduramadık, kahrolduk. Dün akşam dostlarla önceden verilmiş sözümüzü yerine getirdik eve geldik, bir mesaj; yanlış görüyorum heralde dedim, olamaz, nasıl yani? daha birkaç gün önce resimlerini gördüğüm arkadaşımın eşi. Pıt, bir anda, gitmiş. Belki de yarın ne yemek yapsam? diye konuşuyorlardı. Belki de güzeller güzeli torununa ders gösteriyordu, kim bilir? Bir göz açıp kapama mesafesinde bu iş. Ne boş ... Hırslarımız dargınlıklarımız sevinçlerimiz, şu an mutluysak ne ala... Öncekileri sonrakileri sal gitsin...
ASA, 16 Ocak 2019, 08:03

Yılbaşı Sofraları...
4 kişilik bir aileydik ama yılbaşı soframız pek kalabalık olurdu. Sonra 5 olduk, daha sonra birer birer azaldık. Saadet teyzem, Hetetim... Her yılbaşı; ahhh derdi bu sefer ağır ağır yicem o kadar uğraşıyoruz, hop diye bitiyor, ama hiç beceremezdi.
Babam mutlaka Cihangir' in kalantor mezecisi Raci' den peynirlerini, şarküterisini alır, içki stoklarını kontrol eder ve mutlaka Karakedi plakçısından Darvaş ve Çiganlar Albümünü alarak ortama ayak uydururdu. 5 kişi olunca sofra devir teslimi oldu ve 1990 da ilk yılbaşı soframı kurdum: babam evime geldi, elinde stoklarından çıkarttığı bir şişe ve bir başka sarılmış şişeyle. Hulusi'yi (eşi) çekti kenara, bak dedi bu şişeyi sakla büfenin şu tarafına koy, arada Raciye git paran oldukça, sevdiğiniz içkilerden al sakla, stokla... Ah babam, o yılbaşı ondan tam not aldım, fazla şey yapmış demiş anneme, ama becermiş demiş. Sonraki yılbaşına yetişemedi, ama yılbaşı sofraları oldu, çok artmalar çok çok eksilmeler oldu, bu sene de bir eksildik, babane dedesiz çıkıcak bize. Şimdi, Gürses (damat) acaba Gülen (kızı) falan beraber kutlayabilir miyiz? diye fikrimi sormuş. Ahhh dedim Gürses, kuralları bozmayalım bir sürü yılbaşılar yaşarız kısmetse. Yani çocuklar büyüyor, eksiliyoruz o nedenle çoğalma zamanı yaklaşıyor... Nice Yılbaşı Sofraları Hazırlamak Kısmet Etsin.
ASA, 30 Aralık 2013, Taksim

Dün akşam bir partiye gittik..
Savaş apt yılbaşı partisi, 3 noya, annem bile gitti;
Yeni kiracılara anlatıyor, ben buraya gelin geldim 1955. 1950 de kayın valdem almış, babaannem elinde çantası efeler gibi 2 çocuğu ile Adapazarı' ndan gelir, bir köşk satılıyor. Rivayete göre bir adam bu köşkü yaptırır, 4 katlı, dayar döşer. Hanımı da pek güzeldir, adam seyahate gider dönüşte yatakta bir başkası vardır! Şapkasını takar başına ve gider kaybolur, hanım da artık ne hale düşer bilinmez ve Savaş apt nin hikayesi başlar.
1 numarada Miss Kopinçer, bir sahne; siyah kadife ufak bir şapka, bukleli saçlar kısa, kırmızı bordomsu bir uzun kadife pardesü, ya da sabahlık ya da uzun ev elbisesi. Sonrasında bir sürü kiracı en sonda babaanneler ve şimdi tatlı Deniz hocamız.
2 noda Prof. Nüsret Kürkçüoğlu, seneler senesi. Sonra ben, şimdi bir dizi oyuncusu ve kabare şarkıcısı Melike.
3 no, Mösyö Mahak, Madam Mahak...Beyaz Rus..Volga nehrinin buzları üstünde dans etmiş bir asilzade. İlginçtir başında gümüş gri şifon bir türbanı vardı ve ressamdı, şimdi şeker aile, partiyi düzenleyen...
4 no Madam Klamantin; gizemli aile, Suriye mi Filistin mi, israil mi? karışık. Islıkla haberleşirlerdi, sonra ben..
5 no Mösyö Foyce, İtalyan bir aile; Banco di Roma' nın müdürü, anneleri de vardı, yaşlı... Balkonda bir çam ağacı bulunurdu, tuttururdum öksürük şurubumu o çam ağacının altında içicem diye... sonra 6 ve 7 nolar ailenin... ne güzel bir mozaikmiş esasında, Türkiyem gibi...
insanlar gider evler kalır, birkaç eşya kalır, hatırlayabildiğin bir de birkaç anı....

ASA, 28 Aralık 2018, 10:18


Musluktan akan Su
Sabahın köründe uyanıp bir haber okudum; kadının teki musluğu açmış burnunu temizlemiş, sonra burnunda bir yara çıkmış, dr.a gitmiş.
Antibiyotik tedavisi filan durum kötüye gitmiş, kadının hareketleri bozulmuş, beyin ameliyatı demişler... Beyni açılınca dr.lar şok; kadının beyninin  yarısı pelte gibi, amipler tarafından sarılmış ve yenmiş...ve kadın ölmüş, musluktan akan suyla burnunu temizlediği için.

Bunu Hulusi' ye anlattım, dinledi ve büyük bir gürültüyle muslukta burnunu temizledi. Ardından televizyonda hayalet avcılarını açtı. Orda da musluktan pembe bir sıvı aktı ve bebeği yedi...
Bugün ben musluğu elleyemiyeceğım sanırım.

ASA, 12 Aralık 2018

Türkçe, anadilim
Zaten sinirli uyanmıştım.
Zaten şakır şakır yağmur yağıyor, nefret bir durum yani.
Şemsiyemin de kenarı bir tuhaf olmuş...
İstiklalin başında yine bir dükkan peydahlanmış; adı by fox çanta, mış meğerse. Önüne sereserpe şemsiyeler, aa dedim rengi de pek güzel, kaç para? diye sordum yanında duran salağa.
Tiventi lira dedi! Noluyo diye baktım salağa, salak oğlu salağa...
Ne bu? Ben Türküm, Türkçe konuş dedim.
Şaşaladı... Abla Türkce bittiii, bitti, demez mi ? İyice köpürdüm, Türkçe konuşulmayan dükkandan ben de almam, dedim. Sanki umurundaydı onun da....
Neyse söylenmem ve hırsım yatışmadan Demirören'e daldım, çanta ve şemsiyemi o aletin deliğinden soktum, kendim geçerken makina bipledi. Güvenlik görevlisine noluyo? diye bakış fırlatmamla okey okey sesi ile karşılaşmam bir oldu. Ve çıldırmıştım, nerdeyse zıplayacaktım görevlinin üstüne...
Ne okeyi dedim, ne okeyi, Türkçe konuş, Türkçeee diye bağırdım.
Arkamdaki bey sakin olun hanımefendi, yapacak bir şey yok ne yazık ki, dedi. Bende nihayet düzgün bir Türkçe duymanın mutluluğu ile uzaklaştım...
Tepkimizi belirtmeliyiz bence bunlara..

ASA, 19 Kasım 2018

Nedense... Kafam hafiften dumanlanınca.
O muhteşem yaz sofraları takılıyor aklıma. Çok özlüyorum çok, çok gençmisiz işte, çocuklar da çok küçükmüş elimizdelermiş henüz.
Teyzemin evine geçmişiz, karınca kararınca yaptırmışız...
Eski misafir ağırlanmayan çocuksuz ev olmaktan kurtulmuş, yaşayan ev olmuş, cumartesi günleri komün ev olmuş. Eline  bişey alan soluğu orada almış. Ahh eski çocukluk arkadaşım...
Çok özlüyorum çok, gözüm doluyor, midye dolma yapışımızı kabak kızartmalarımızı çok özlüyorum. Rakı şişelerinin boşalmasını, sabah güneşinin doğuşunu, sofrayı beraber toplayışımızı,
Hulusi'nin uyumasını uyanıp Hala mı devam ediyorsunuz? deyişini...

ASA, 1 Şubat 2014

Mercan balığının getirdikleri
Balık pazarındaki balıkçım,
Vaaayyy ablam gelmiş sana bişey vericem bugün, sen hiç mercan yedin mi?
diye seslendi. Baktım tezgahta mercan balıkları. Amanın o ne güzel renkler veeee Kumburgaz'ın maviliklerine gittim hemen oracıkta, yıl... çocukluğum....
yan taraf Marin' in havuzunun olduğu kısım boş, çamaşır asıyoruz oraya, bekçi ev kümes o tarafta ve ayva ağaçları. annemin vişnesi...
Cumartesi günü babam inmezdi İstanbul'a....ama yine erken kalkar, çay bardağı ile acı kahvesini içerdi ve bir motor sesi duyardım yattığım yerden; Topal gelirdi, Topal balıkçı. Adı yok, iskelet gibi, beyaz saçlı, mavi gözlü...
Hetet de mavi gözlüydü, bir gün fazla pazarlık ettiği için Topal
Seni gidi çakır senii
demiş, hep bunu söylerdi Hetet...
Topal elinde tepsiler ayağında lastik çizmeler gelirdi kumdan. Tepsilerde tekirler dizi dizi, tepsilerde mercanlar dizi dizi, tepsilerde dil balıkları dizi dizi...
Topal sevmezdi balkonda kadınları, ondan hep çok erken saatleri seçerdi. Annem Hetet teyzem pazarlık ederdi hep; 3 kuruş inse zafer kazanmış olurlardı, babamsa sessizce alır, sağlığı konusunda iki çift laf eder, sırtını sıvazlar yolcu ederdi. Topal ne oldun acaba? çok yaşlanmışındır, ismin neydi Topal senin? niye topal olmuştun?
Şimdi balıkçı Cemil,
sana anlatsam Topalı
dedim sustum. Cemil konuşup duruyodu kendi kendine,
Balık yok ablam yok.....
Kim alır 150 ye kalkanı?
Hamsi bile 15 lira 
Aciip bişey bu ablaa...

ASA, 1 Şubat 2014

Yelkenlisi  beyaz kırmızı...Yaşı belli olmayan, çocukluğum gençliğimde bir kaptan...
Kumburgaz camisinin yanından kalkıp Almanya otobüsüne binen, gençliğini sömürten, tek sermayesi o yelkenli olan adam...
Marinin iskelesine ya da bizim önümüze yanaştırırdı, ağustos sonu eylül başı, bakar, ıslık çalar, arada konuşur. Bir bindiremedim seni şu yelkenliye derdi.
Bohçacı kadından aldığım rahibe işi dantelleri görünce; oyyyy şimdi sen bunları örteceğin masa da istersin diye söylenmişti...
En son herhalde 10 yıl önce gördüm, Gülen' le kumda yürürken yine bizim önümüzde...Küçük ASA bu dedi Gülen'e...
Yelkenliyi kırdım parçaladım ömrümü yemişti, zaten de gezdirecek kimsede yoktu dedi ve gitti... Yok, belki öldü belki çok yaşlandı. Belki de anlattığı genç şekerci kızla...
Yelkenliiiii neleri hatırlattın bana bir eylül günü...


Paylaş

25 Ocak 2019

Abimin ardından..


Bu benim yazım değil, yakın bir arkadaşımın acılı sözcükleri;
Aramızda sadece iki buçuk yaş vardı ve biz altı çocuklu bir memur ailesinin çok şeyi paylaşan çocukları olarak büyüdük, acıyı sevgiyi, sevinci. Aslında birbirinden oldukça farklı iki kardeş olmamıza rağmen paylaşmak en çok sevdiğimiz şeydi.

O ailenin medarı iftiharı efendi ciddi çocuğu, ben haylaz yüz karası. O otorite ben isyankar, o Fenerbahçe' li ben Galatasaray' lı. O gelenekleri koruyan değer veren, ben ise yeniliklere açık değişimci. O yüzden o aile mesleği olan hukukçuluğu seçti hakim oldu, ben mühendis. Boyum onun boyunu geçene kadar onun kıyafetlerinin dönüşümünü giyindim yıllarca, o yüzden o üstüne başına itina eden tertemiz giyinen, bense pasaklı ilk giydiğim gün paramparça, özensiz. Sık sık kavga ederdik benim isyanlarımdan, ama hep ona özendim aynı ilkokula gittik, O İEL lisesini kazandı ben de onun peşinden İEL' ye gittim, ikimiz de yatılı okuduk. O liseyi Klodfarer kahvesinde okudu bense bizi ziyarete gelen babama ilk yalanlarımı bahane üretmek onu korumak üzere söyledim. O da benim lisede büyüklerden dayak yememi engelledi. Büyüdükçe o olgunlaştı ben çocuklaştım. O daha doğru seçimler yaptı. Üniversitede tanıştığı eşi İpek belki de hayatındaki ilk kız arkadaşıydı ve onunla evlendi. Ömür boyu ona büyük bir aşk ve sadakat ile bağlı kaldı, ben de onun bu doğru seçiminin peşinden gittim ve eşinin kardeşiyle evlendim. İki kardeş olmanın dışında iki bacanak da olmuştuk.

İki çocuğu oldu benim de iki çocuğum oldu. Çocuklarımız okulda sorulan teyze'nin eşine ne denir sorularını Amca diye cevaplamanın dışında başka hata yapmadan başarıyla okullarını bitirdiler. Onun çocukları evlendi, benimkiler bekar. O torun sahibi oldu, ben olamadım henüz.
Üniversite bitene kadar aynı odayı zaman zaman da aynı yatağı paylaşmıştık, sonra o seçtiği meslek hakimlik yüzünden evden uzaklaştı. Hayatının önemli bir kısmını Anadolunun muhtelif şehirlerinde geçirdi. Mardin, Tunceli, Denizli, Edremit. Babamın vefatından sonra İstanbul'a atandı adliyelerin fetöleşmeye başladığı dönemde erken emekli olarak çok ama çok sevdiği mesleğini bıraktı, oysa Hakim olmak için çok çalışmış çok mücadele vermişti. Çok sevdiği gece gündüz, cumartesi pazar evde bile dava dosyaları okuyarak itina ile kararlar verdiği meslek aşkı emekli olmak zorunda kaldıktan sonra sağlığını ciddi etkiledi, adliye camiasında olanları gördükçe içi içini yiyor hukuksuzluklara isyan ediyordu. Bütün bu olumsuzluklar onu en aktif olacağı dönemde bu uğursuz günlere getirdi.

O gitti, benim de bir yanım gitti, ciğerim söküldü, nefesim gitti.
İçimde ne varsa insanlıktan yana, adaletten yana, önce babadan sonra ondan miras kaldı.
Seni çok özleyeceğim canım ağabeyim. Işıklar içinde uyu.

19 Ocak 2019 20:12 MFT
Paylaş

13 Ocak 2019

Rumlar ve Türkler


Wisconson da yaşayan Yugoslav göçmeni bir ailenin oğlu ve lisede eğitimini sürdüren Türk asıllı Emre'nin görüşlerinin verdiği ilham üzerine kaleme almaya başladım. Anlaşılan bu genç bizim gibi Tarih meraklısı... Diğer taraftan genç beyinlerin üretimi ilgi alanıma giriyor diyelim.

Şöyle bir ortam hayal edelim; Kıbrıs sorunu, Makedonya sorunu ve Ege kıta sahanlığı, Batı Trakya, Kosova-Sırbistan, Ege adaları, Konstantinapolis, Yunan ekonomisi gibi sorunların olmadığını düşünelim. Bu nasıl olası olabilir? Bir konfederasyonla gerçekleşebilir şeklinde yanıtlayabilirim. Türkiye, Yunanistan, Makedonya ve Kosova...Hakim güçlerin istemeyeceğini biliyorum. Öncelikle bunun bir ekonomik zorunluluk olduğunu görmekte fayda var yani ölçek perspektifi diyorum:

Muhtelif büyüklükler (CIA 2017)
Ülke Yunanistan Makedonya Türkiye Kosova Kıbrıs Toplam
Alan km2 131,957 25,713 783,562 10,887 9,251 961,370
Nüfus 10,762 2,119 81,257 1,908 1,237 97,283
GSMH ppp 299,3 31,03 2.186,0 19,6 31,78 2.568,0
GSMH, mi$ 200,7 11,37 851,5 7,09 21,7 1.092,4


ABD, AB, Çin ve Hindistan gibi ulusal olmaktan ziyade çoklu etnisite ve din özelliği taşıyan devlet ya birlikler ölçek konusunda önemli bir avantajı kullanıyorlar. Açıkçası refahı ve yaşam kalitesini arttırmanın yolu buradan geçiyor. Kültürün ortak özelliklerinin oldukça yoğun olduğu bölgenin daha organize olabileceği yeni konumlandırmayı önemsiyorum.

Bakalım genç arkadaşımız neler paylaşıyor bizlerle? DNA testimi yaptırdıktan sonra mevcut kimliğimi değiştirmeyeceğimi tekrar düşündüm. Emre kardeşimde kimliğini DNA ya göre değiştirmeyeceğini söylüyor. İşin DNA tarafı çok önemli değil bence. Daha çok hümanizma tarafındayım, Makedon, Helen, Türk ya da Rum olmanın peşinde koşmak doğru olmaz. Neticede insanız, kardeşiz yani...

Yani… Önce bir Türk tanımlayalım. Türk nedir? Orijinal Türkler, 1000 yıl boyunca Anadolu’ya gelen göçebe Türkmen kabileleriydi. Nüfusu, yerlileri ezecek kadar çok değildi ve yerel halk üzerinde aktif bir soykırım yapmıyorlardı. Türkler durumu sistemi yavaş yavaş devraldıkça, yerlileri özümsemişler, dil ve geleneklerini benimsemişlerdir. Bu, Yunan ve Türklerin dinle eş anlamlı görüldüğü zamanlardı. Eğer bir Müslümansanız, Türk olarak kabul edilirdiniz, Ortodoks olanlarsa, Rum (Yunanca). İnsanlar bir kimlik işareti olarak dinlerine akın etmeye başladı.

Önemli olan birinin kendini düşündüğü şey. Sanırım hem Rumlar hem de Türkler eşit derecede anlayabiliyorlar :)

Varsayımsal olarak konuşursak, eğer bir Türkleşmiş Yunanlıysam, tartışmalar için diyelim ki, bu ne anlama geliyor? Hiçbir şey değil. Yunan kültürünü çok seviyorum ama DNA testi yaptırıp Yunanlarla ilgili olduğumu öğrenirsem kendimi Yunan olarak kabul etmeyeceğimi söylediğim için üzgünüm. Yunanca hem etnik köken hem de dini bir kültürdür. Türkçe' ye benzer bu anlamda. Yunanlılar Ortodoks. Yunanlılarla kültürel ve dini açıdan konuşacak hiçbir şeyim yok… Bir DNA testi yaptırırsam, Yunan olduğumu bulmak güzel olurdu. (Yazarın notu- myheritage.com un database ne göre Türkiye ve Sırbistan nüfusunun % 20 si Bulgaristan' ın % 62 si Yunanistanlı)


1910’ larda Anadolu’nun etnik yapısını görüyoruz. Dikkat ederseniz o zaman Anadolu’da bir sürü Yunan var. Meydana gelen soykırımlara girmeyeceğim, Evet, I. Dünya Savaşı sonrası Türkler ve Yunanlılar tarafından işlenen suçlar oldu, ama bu eldeki sorunun bir parçası değil. Temel olarak, bunun gösterdiği şey, Yunanlılar ve Türklerin 20. yüzyıldan önce uzun yıllar yan yana yaşadıklarıdır. Roket bilim adamının halklarımızın muhtemelen 1000' li ve 1924 yılları arasında 900 yıl yan yana yaşayan bir zaman geçirdikleri sonucuna varması gerekmiyor. Orijinal Türk kabileleri özelliği olarak Asya' lıydı, ancak günümüz Türkiye'den gelen Türkler Avrupa / Orta Doğu / Asya'ya bakıyorlar. Biz bir ergime potasındayız.


Bu başka bir resim. Yunanlılar sarı, Türkler yeşil gösterilmiş. Şuna bir bakın ve ergime potası hakkında konuşalım?


O zaman Girit Türkleri var ki bunlar başlangıçta Girit' in Helenik Krallığın kontrolü altına girmesinden kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu' na göç eden büyük bir Yunanca konuşan Müslüman azınlıktı. Daha önce göç eden Giritlilerle birlikte, Yunanca konuşulan diğer birçok Müslüman topluluk, Greko-Türk Savaşı' ndan sonra (1924 mübadelesi) yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetine sürüldü.

Bugün Ege kıyılarındaki çeşitli yerleşim yerlerinde yaşlı Grekofon Girit Müslümanları hala Girit Rumcası konuşmaktadır. Girit Grekofon Müslümanların genç nesiller arasında bir kısmı Yunanca bilmektedir. Genellikle Müslüman Girit topluluğunun üyeleri, konuştukları dilin Yunanca olduğundan habersiz.

Karamanlı Türkçesinde, eski Rum Ortodoks kilisesi Agia Eleni kilisesinin Konya yakınlarındaki Sille'deki girişinde bir yazıt.

Kapak tarafında, Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanları olan Karamanlılar vardı! Bu insanlar, Pontik ve Ege Yunanlarıyla birlikte, Yunan-Türk Savaşı' ndan sonra Yunanistan'a sürgün edildi. Türkleşmiş Yunanlılar olabilirdi, ama ne olursa olsun, Türkçe konuşuyorlar. Bu sadece halklarımızın fena halde karışmış olduğunu gösterir.

Sorunuzu cevaplamak için, Türkler Türkleşmiş Yunanlılar mı? Bazılarımız öyle! Ama tahmin et ne oldu? Bazı Yunanlılar da Hellenleşmiş Türklerdir!

Ayrıca, bu yazıyı bitirmeden önce, bugünlerde hala Türkiye'de Yunanlılar ve Yunanistan'da Türkler olduğunu söylemek isterim. Bununla birlikte, zamanla, bu halklar büyük ölçüde kendi ülkelerine asimile edilmiştir. Yani, onlara isimlerini sormazsan hangisinin hangisi olduğunu bilemezsin.

Ve nihayet, uydudan Yunanistan ve Türkiye ye bakarsanız, eğer yakından bakarsanız sınır yoktur… Sınırlar insan yapımıdır. Beni bir hümanist olarak düşünün… ama açıkçası, hepimiz kültürel bağlarımızdan kopup, insanlığın iyileştirilmesi için bir araya gelebilseydik istiyorum. Hepimiz tek bir gezegende yaşıyoruz, birlikte paylaşalım ve içinde yaşadığımız engin evrende durumumuzdan en iyisini yapalım. Savaşa gerek yok ve sinirlenmeye gerek yok.

Bu da, Öfkeyle tutuşmak, zehir içmek ve diğer kişinin ölmesini beklemek gibi derken en iyisini söyledi.

Atalarının geçmiş suçları ya da savaşları için birine ya da insanlara kızmak ne kadar karanlık gözükse de, tarihi değiştirmez. Yaşamak, Yunan olmaktan gurur duymak ve Türk olmaktan gurur duymak. Her iki halk da benzersiz, özel ve halklarını seven ülkeler var. Barış ve harika bir 21. Yüzyıl için umut!

Emre Driton Yavuzoğlu' dan alıntı içerir.


Paylaş
Categories

19 Kasım 2018

Bu Dönemi Yazacaklar










Türkiye enteresan zamanlar yaşıyor. Bu geçecek ve yeni insanlar gelecektir! Muhakkak gelecek nesil ve zamanlar bugün yapılanların etkilerini taşıyacaktır. Elbette bugünlerin tarihini yazmak üzere tekrar tekrar incelenecek ve araştırılacak, bütün belge, bilgi ve tanık anlatımları ile bu dönem gözden geçirilecektir.

Hukuk dışı uygulamalar, parti ve cemaat yargısı ve bunların verdiği mahkumiyet kararları en başta gelecek sanırım! Balyoz, Ergenekon, Casusluk başta olmak üzere planlanan  kumpas davaları ile insanların nasıl perişan edildiği anlatılacaktır.

Fetö terör örgütünün Türk devleti ve Ordusunun içinde nasıl örgütlendiği ve siyasetin bunu ne şekilde desteklediği yazılacaktır... Dolayısıyla emperyalist güçlerle işbirlik içinde çalışanlar ortaya çıkacaktır.

Demokrasinin güvenlik vanası olarak görülen medyanın nasıl bu özelliğini kaybederek dünyanın en fazla yalan ve yanlış haber üreten medya topluluğu durumuna geldiği ayrıntıları ile incelenecektir.

Uygulanan ekonomik politikalarla halkın borçlandırıldığı, yoksullaştırıldığı ve işsiz bırakıldığı anlatılacaktır. Ülkemizin eşsiz topraklarında tarım ve hayvancılığın bitirilme macerası açıkça yazılacaktır...

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkarılan dev kuruluşların özelleştirme başlığı arkasına gizleyerek nasıl üç kuruşa elden çıkarıldığı da yazılacaktır. Güzel şehirlerimizin nasıl beton cehennemine dönüştüğü tüm açıklığı ile anlaşılacaktır.

Göçlerle demografik yapının değiştiği ve ülke sahiplerinin elinden nasıl alındığı yazılacaktır! Siyasetin aynı odakların kontrolünde bataklığa iktidar ve muhalefetle birlikte sokulduğu anlatılacaktır.

Toprakların yabancılara kolayca satıldığı, madenlerin küresel güçlere kaptırıldığı anlatılacaktır! Ege'deki adaların işgaline nasıl sessiz kalındığı yazılacaktır.










Tarih bugünleri mutlaka yazacaktır. Ama nasıl? Dileğim yukarıdaki paylaştığımız gerçekler yönünde yazılsın.
Paylaş

20 Eylül 2018

Goralı















Goralı’yı İcat Eden Ailenin Hikayesi
Kosova’dan Ankara'ya göç ederek gelen Goralı ailesi, öncelikle burada ufak bir dükkan açar. Tarihler 1945’i gösterirken dükkanları, sattıkları porsiyon sosisleriyle Ankaralıların sık sık uğradıkları bir lezzet noktası haline gelir. O tarihte porsiyon sosis kullanılmasının nedeni ekmeğin karne ile verilmesinden ileri gelir.
Takvimler 1950’ye geldiğinde tabakta satılan porsiyon sosis, sandviç ekmeklerinin içine girer ve özgün bir yapı kazanır. Müşteri memnuniyetinin geldiği nokta Goralı ailesinin o günden bugüne uzanan mutfak macerasının temellerini oluşturacaktır.
Devamı
Paylaş