13 Ocak 2019

Rumlar ve Türkler


Wisconson da yaşayan Yugoslav göçmeni bir ailenin oğlu ve lisede eğitimini sürdüren Türk asıllı Emre'nin görüşlerinin verdiği ilham üzerine kaleme almaya başladım. Anlaşılan bu genç bizim gibi Tarih meraklısı... Diğer taraftan genç beyinlerin üretimi ilgi alanıma giriyor diyelim.

Şöyle bir ortam hayal edelim; Kıbrıs sorunu, Makedonya sorunu ve Ege kıta sahanlığı, Batı Trakya, Kosova-Sırbistan, Ege adaları, Konstantinapolis, Yunan ekonomisi gibi sorunların olmadığını düşünelim. Bu nasıl olası olabilir? Bir konfederasyonla gerçekleşebilir şeklinde yanıtlayabilirim. Türkiye, Yunanistan, Makedonya ve Kosova...Hakim güçlerin istemeyeceğini biliyorum. Öncelikle bunun bir ekonomik zorunluluk olduğunu görmekte fayda var yani ölçek perspektifi diyorum:

Muhtelif büyüklükler (CIA 2017)
Ülke Yunanistan Makedonya Türkiye Kosova Kıbrıs Toplam
Alan km2 131,957 25,713 783,562 10,887 9,251 961,370
Nüfus 10,762 2,119 81,257 1,908 1,237 97,283
GSMH ppp 299,3 31,03 2.186,0 19,6 31,78 2.568,0
GSMH, mi$ 200,7 11,37 851,5 7,09 21,7 1.092,4


ABD, AB, Çin ve Hindistan gibi ulusal olmaktan ziyade çoklu etnisite ve din özelliği taşıyan devlet ya birlikler ölçek konusunda önemli bir avantajı kullanıyorlar. Açıkçası refahı ve yaşam kalitesini arttırmanın yolu buradan geçiyor. Kültürün ortak özelliklerinin oldukça yoğun olduğu bölgenin daha organize olabileceği yeni konumlandırmayı önemsiyorum.

Bakalım genç arkadaşımız neler paylaşıyor bizlerle? DNA testimi yaptırdıktan sonra mevcut kimliğimi değiştirmeyeceğimi tekrar düşündüm. Emre kardeşimde kimliğini DNA ya göre değiştirmeyeceğini söylüyor. İşin DNA tarafı çok önemli değil bence. Daha çok hümanizma tarafındayım, Makedon, Helen, Türk ya da Rum olmanın peşinde koşmak doğru olmaz. Neticede insanız, kardeşiz yani...

Yani… Önce bir Türk tanımlayalım. Türk nedir? Orijinal Türkler, 1000 yıl boyunca Anadolu’ya gelen göçebe Türkmen kabileleriydi. Nüfusu, yerlileri ezecek kadar çok değildi ve yerel halk üzerinde aktif bir soykırım yapmıyorlardı. Türkler durumu sistemi yavaş yavaş devraldıkça, yerlileri özümsemişler, dil ve geleneklerini benimsemişlerdir. Bu, Yunan ve Türklerin dinle eş anlamlı görüldüğü zamanlardı. Eğer bir Müslümansanız, Türk olarak kabul edilirdiniz, Ortodoks olanlarsa, Rum (Yunanca). İnsanlar bir kimlik işareti olarak dinlerine akın etmeye başladı.

Önemli olan birinin kendini düşündüğü şey. Sanırım hem Rumlar hem de Türkler eşit derecede anlayabiliyorlar :)

Varsayımsal olarak konuşursak, eğer bir Türkleşmiş Yunanlıysam, tartışmalar için diyelim ki, bu ne anlama geliyor? Hiçbir şey değil. Yunan kültürünü çok seviyorum ama DNA testi yaptırıp Yunanlarla ilgili olduğumu öğrenirsem kendimi Yunan olarak kabul etmeyeceğimi söylediğim için üzgünüm. Yunanca hem etnik köken hem de dini bir kültürdür. Türkçe' ye benzer bu anlamda. Yunanlılar Ortodoks. Yunanlılarla kültürel ve dini açıdan konuşacak hiçbir şeyim yok… Bir DNA testi yaptırırsam, Yunan olduğumu bulmak güzel olurdu. (Yazarın notu- myheritage.com un database ne göre Türkiye ve Sırbistan nüfusunun % 20 si Bulgaristan' ın % 62 si Yunanistanlı)


1910’ larda Anadolu’nun etnik yapısını görüyoruz. Dikkat ederseniz o zaman Anadolu’da bir sürü Yunan var. Meydana gelen soykırımlara girmeyeceğim, Evet, I. Dünya Savaşı sonrası Türkler ve Yunanlılar tarafından işlenen suçlar oldu, ama bu eldeki sorunun bir parçası değil. Temel olarak, bunun gösterdiği şey, Yunanlılar ve Türklerin 20. yüzyıldan önce uzun yıllar yan yana yaşadıklarıdır. Roket bilim adamının halklarımızın muhtemelen 1000' li ve 1924 yılları arasında 900 yıl yan yana yaşayan bir zaman geçirdikleri sonucuna varması gerekmiyor. Orijinal Türk kabileleri özelliği olarak Asya' lıydı, ancak günümüz Türkiye'den gelen Türkler Avrupa / Orta Doğu / Asya'ya bakıyorlar. Biz bir ergime potasındayız.


Bu başka bir resim. Yunanlılar sarı, Türkler yeşil gösterilmiş. Şuna bir bakın ve ergime potası hakkında konuşalım?


O zaman Girit Türkleri var ki bunlar başlangıçta Girit' in Helenik Krallığın kontrolü altına girmesinden kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu' na göç eden büyük bir Yunanca konuşan Müslüman azınlıktı. Daha önce göç eden Giritlilerle birlikte, Yunanca konuşulan diğer birçok Müslüman topluluk, Greko-Türk Savaşı' ndan sonra (1924 mübadelesi) yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetine sürüldü.

Bugün Ege kıyılarındaki çeşitli yerleşim yerlerinde yaşlı Grekofon Girit Müslümanları hala Girit Rumcası konuşmaktadır. Girit Grekofon Müslümanların genç nesiller arasında bir kısmı Yunanca bilmektedir. Genellikle Müslüman Girit topluluğunun üyeleri, konuştukları dilin Yunanca olduğundan habersiz.

Karamanlı Türkçesinde, eski Rum Ortodoks kilisesi Agia Eleni kilisesinin Konya yakınlarındaki Sille'deki girişinde bir yazıt.

Kapak tarafında, Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanları olan Karamanlılar vardı! Bu insanlar, Pontik ve Ege Yunanlarıyla birlikte, Yunan-Türk Savaşı' ndan sonra Yunanistan'a sürgün edildi. Türkleşmiş Yunanlılar olabilirdi, ama ne olursa olsun, Türkçe konuşuyorlar. Bu sadece halklarımızın fena halde karışmış olduğunu gösterir.

Sorunuzu cevaplamak için, Türkler Türkleşmiş Yunanlılar mı? Bazılarımız öyle! Ama tahmin et ne oldu? Bazı Yunanlılar da Hellenleşmiş Türklerdir!

Ayrıca, bu yazıyı bitirmeden önce, bugünlerde hala Türkiye'de Yunanlılar ve Yunanistan'da Türkler olduğunu söylemek isterim. Bununla birlikte, zamanla, bu halklar büyük ölçüde kendi ülkelerine asimile edilmiştir. Yani, onlara isimlerini sormazsan hangisinin hangisi olduğunu bilemezsin.

Ve nihayet, uydudan Yunanistan ve Türkiye ye bakarsanız, eğer yakından bakarsanız sınır yoktur… Sınırlar insan yapımıdır. Beni bir hümanist olarak düşünün… ama açıkçası, hepimiz kültürel bağlarımızdan kopup, insanlığın iyileştirilmesi için bir araya gelebilseydik istiyorum. Hepimiz tek bir gezegende yaşıyoruz, birlikte paylaşalım ve içinde yaşadığımız engin evrende durumumuzdan en iyisini yapalım. Savaşa gerek yok ve sinirlenmeye gerek yok.

Bu da, Öfkeyle tutuşmak, zehir içmek ve diğer kişinin ölmesini beklemek gibi derken en iyisini söyledi.

Atalarının geçmiş suçları ya da savaşları için birine ya da insanlara kızmak ne kadar karanlık gözükse de, tarihi değiştirmez. Yaşamak, Yunan olmaktan gurur duymak ve Türk olmaktan gurur duymak. Her iki halk da benzersiz, özel ve halklarını seven ülkeler var. Barış ve harika bir 21. Yüzyıl için umut!

Emre Driton Yavuzoğlu' dan alıntı içerir.


Paylaş
Categories

19 Kasım 2018

Bu Dönemi Yazacaklar










Türkiye enteresan zamanlar yaşıyor. Bu geçecek ve yeni insanlar gelecektir! Muhakkak gelecek nesil ve zamanlar bugün yapılanların etkilerini taşıyacaktır. Elbette bugünlerin tarihini yazmak üzere tekrar tekrar incelenecek ve araştırılacak, bütün belge, bilgi ve tanık anlatımları ile bu dönem gözden geçirilecektir.

Hukuk dışı uygulamalar, parti ve cemaat yargısı ve bunların verdiği mahkumiyet kararları en başta gelecek sanırım! Balyoz, Ergenekon, Casusluk başta olmak üzere planlanan  kumpas davaları ile insanların nasıl perişan edildiği anlatılacaktır.

Fetö terör örgütünün Türk devleti ve Ordusunun içinde nasıl örgütlendiği ve siyasetin bunu ne şekilde desteklediği yazılacaktır... Dolayısıyla emperyalist güçlerle işbirlik içinde çalışanlar ortaya çıkacaktır.

Demokrasinin güvenlik vanası olarak görülen medyanın nasıl bu özelliğini kaybederek dünyanın en fazla yalan ve yanlış haber üreten medya topluluğu durumuna geldiği ayrıntıları ile incelenecektir.

Uygulanan ekonomik politikalarla halkın borçlandırıldığı, yoksullaştırıldığı ve işsiz bırakıldığı anlatılacaktır. Ülkemizin eşsiz topraklarında tarım ve hayvancılığın bitirilme macerası açıkça yazılacaktır...

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkarılan dev kuruluşların özelleştirme başlığı arkasına gizleyerek nasıl üç kuruşa elden çıkarıldığı da yazılacaktır. Güzel şehirlerimizin nasıl beton cehennemine dönüştüğü tüm açıklığı ile anlaşılacaktır.

Göçlerle demografik yapının değiştiği ve ülke sahiplerinin elinden nasıl alındığı yazılacaktır! Siyasetin aynı odakların kontrolünde bataklığa iktidar ve muhalefetle birlikte sokulduğu anlatılacaktır.

Toprakların yabancılara kolayca satıldığı, madenlerin küresel güçlere kaptırıldığı anlatılacaktır! Ege'deki adaların işgaline nasıl sessiz kalındığı yazılacaktır.










Tarih bugünleri mutlaka yazacaktır. Ama nasıl? Dileğim yukarıdaki paylaştığımız gerçekler yönünde yazılsın.
Paylaş

20 Eylül 2018

Goralı















Goralı’yı İcat Eden Ailenin Hikayesi
Kosova’dan Ankara'ya göç ederek gelen Goralı ailesi, öncelikle burada ufak bir dükkan açar. Tarihler 1945’i gösterirken dükkanları, sattıkları porsiyon sosisleriyle Ankaralıların sık sık uğradıkları bir lezzet noktası haline gelir. O tarihte porsiyon sosis kullanılmasının nedeni ekmeğin karne ile verilmesinden ileri gelir.
Takvimler 1950’ye geldiğinde tabakta satılan porsiyon sosis, sandviç ekmeklerinin içine girer ve özgün bir yapı kazanır. Müşteri memnuniyetinin geldiği nokta Goralı ailesinin o günden bugüne uzanan mutfak macerasının temellerini oluşturacaktır.
Devamı
Paylaş

08 Temmuz 2018

Haticenin makinası














Babamın babannesi olan Hatice Duygu, Dolköy' lü Aloş Ağa' nın eşidir ve Kastelli sülalesine mensuptur.

Selanik' de dünyaya gelen ve varlıklı bir ailenin kızı olan Hatice ninemize babası, çeyiz olarak bir dikiş makinası vermiş. Zamanın koşullarında büyük ihtimal sadece terzilerde olan bu yeni buluş onun evinde olacak, çocuklarına ve eşine esbaplar dikecektir. Mübadele zamanı öküz arabaları ile ayrılmak zorunda kaldıklarında, memleketten bir sandık ile göçmek durumunda kalır, yanına dikiş makinasını da almış mıdır? kim bilir...

Torunlarına biraz dokunaklı bir hikaye anlatmış Hatice nine; savaşların kızışmaya başladığı dönemde Rumlar gelir, hayvanlarına zarar verirlermiş. Onlara da biraz bağırıp çağırarak hindileri yakalayıp tuvalette boğmuşlar bir defasında mesela.

Şu dünyada bütün kötülüklerin anası cehalet, onun yaptıramayacağı zalimlik yoktur. Ve cehaletin ilmiği önce masumların boynuna geçer. Burada verilmek istenen bazı açık mesajlar var aslında; birincisi ben istersem bunu yapabilirim, ikincisi ben eğer istersem bunu sana da yapabilirim ve en önemli üçüncüsü buradan gidin artık !

Ne acı, ne kadar zorlarına gitti kim bilir? O da buraya ait değil mi ki? Ne demek kovulmak?

Hatice nine ye gelince; kendisinden marifeti, temizliği, otoriterliği ile söz edilmektedir. Köyde düğün dernek olduğunda hep beraber toplanılır börekler açılırmış, ama ondan çekinirlermiş, pek cesaret edemezlermiş yanında oturup kolları sıvamaya...

Yemeklerinin tariflerini devlet sırrı gibi saklar, anlatmaz geçiştirir ya da eksik söylermiş...

Evin köpeklerine bile ayrı ekmek pişirilirmiş mesela, herşey fazlasıyla programlı.

Çok güzel peynir yaparmış, kesilen koyunun iç organları ve etleri sıyrılır, içi iyice sabunlanıp temizlenirmiş. Hatice ninem ayrı bir yerde muhafaza ettiği tam techizat malzemeleriyle koyunun içinde peynir mayalarmış, deri loru yaparmış.

O zamanlar fincandı, kahveydi köyde pek bulunmazmış. Muhtar efendi misafir ağırlayacağı zaman Hatice Nineye haber verirmiş. O da kapaklı fincanlarıyla kahve pişirir, tepsiyle muhtara teslim eder, gelen misafire ikram edilirmiş. Aynı şekilde köye gelen önemli misafirler için yemek de pişirirmiş.

Gala Gölü' nün balığını çok severmiş. Memlekette balıkları canlı tutardık, balları eşekle taşırdık, mısırlar bile başkaydı orada, sapsarıydı dermiş...

Sarı dedim de evleri sarı tahta döşeliymiş Selanikli, Langazalı Hatice hanımların,
Ruhları şad olsun.

Kişilerin hikayelerine yer verdiğimiz bu mecrada okuduklarımız için yorum yapmak da çok önemli, çünkü burada onları anmak demek, aynı zamanda onları anlamaya çalışmak demek.

Bu insanlar bazı hakaretlere, bazı zalimliklere sessiz kalmış maalesef. Karşılıklı olan bir durumdur tabi. Dün komşuydular, kardaştılar. Belki bir süre önce Türklerin evindeki hanım bir yemek yaptı ve Rum komşusu sever diye çocukla yolladı, belki genç kız iken birlikte ip çevirdiler, aynı çeşmeden su doldurdular, birlikte kıkırdadılar sevdikleri oğlanlara bakarken, aynı örneği çıkardılar yazmalarına...

Peki ya bunu kim, neden yaptı? Boşuna başlık atılmadı mübadele belgesellerine işte; Kim ayırdı bizi? diye. Bu insanların yaşanmışlıkları, paylaşılmışlıkları, akrabalıkları var birbirine. Onlarda da belki çok dramatik hikayeler var. Ninelerinden, dedelerinden neler dinlediler kim bilir...

Muhacir denildiğinde akla pek çok şey gelebilir elbet ama o kadar gözdağı alıp, geleceğe dair bir belirsizlik yaşamaları kaygılı hale getirmiş onları. Benim zihnimde beliren biraz ürkek, buruk bir insan modeli var nedense muhacirler için. Bizler Mustafa Kemal gibi cengaver bir yiğidin hemşerileriyiz aslında, ama kavga sevmeyiz, barış severiz, neşeliyiz, sempatik ve sıcak kanlı insanlarız. Velhasıl tüm bunların genetik bir aktarım olduğunu düşünüyorum. Atalarımız belki neleri var ise Yunanistan' da bırakıp geldiler ama oradaki hisleri bizlere aktarıp duygusal bir miras bıraktılar sanırım.

Yenel Duygu Sürek
Paylaş

20 Mart 2018

Odesa' lı bir kız















İyi günler.
Size de

Ben bir bildiriciyim, Türkiye’den. Sizi tanıyabilir miyim?
Mariia Chernkbrovkina. Odessa doğumluyum, 24 yaşındayım, beş yıldır da Kiev’de Pazarlama Tasarımı yapan GNF-Avusturya işletmesinde çalışıyorum.

1,68 boyunda, beyaz tenli, açık çağla gözlü, tabak yüzlü, eğitimli, cana yakın, konuşkan, gözleriyle sorgulayan, özgüvenli bir genç kız. Ona Kiev adının nerden geldiğini sordum, bilmiyordu. Ona kenti kuran Hazarların, Türkçe olarak Kıyı Ev den bu adı türettiklerini anlatınca şaşırdı.
Gerçekten, Kiev, Dinyaper kıyısındaki evlerin toplanmasından oluşmuş bir kent.

Ona Kırım ın anlamını sordum. Bilmiyordu. Türkçe’de Kırım’ın felaket anlamına geldiğini bildirdim. Şaşırdı. Bu ülkenin bir dönem, Moldavya’dan, Gürcistan’a dek Hazar Türklerinin elinde olduğunu, Hazar Türkleri nasıl yınançsız-inançsız iken, Museviliği aldıklarını, Türkçe olan Runik yazıyı bırakıp, İbranice yazmaya başladıklarını, adlarını Türkçe’den nasıl Musevi adlarına çevirdiklerini anlattım.

Bugün Türkiye’de de biz aynı yanlışı yapıyoruz. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce yalnız Yaratan’a yınanan-inanan, dinsiz bir toplumdu. Sonra Araplar kılıçla Türkleri İslam yaptılar. Bununla kalmayıp, adlarımızı Mustafa, Ahmet, Salih, Mukaddes, Elif, Ayşe gibi Arap adları aldık. Türk tamgasını-alfabesini bırakıp Arapça tamgayla yazmaya, onlar gibi giyinip, onların yaşantısına uygun yaşamaya başladık. İslamın bayrakçılığını yaparak biz de kılıç zoruyla başka toplumları İslamlaştırdık. Her gittiğimiz yere camiler kondurduk. İslam adına Hıristiyanlarla savaşa tutuştuk; öldürdük, öldürüldük. Aldığımız ülkeleri vergiye bağladık, ellerindeki edinçleri, güzel kızlarını, genç oğlanlarını aldık, İstanbul’a getirdik. Arapları ordu görevi vermedik. Onlar için Türkler savaştı. Savaşlarda Türk’ün neredeyse soyu kurudu. Zorla İslam’a dönüştürdüğümüz toplumlar Haç için Mekke’ye gittiler. Onların bıraktıkları parayla Araplar zenginleşti. Araplar bize başkaldırmasın diye onlara iş değil, altın verdik. Sonunda Araplar Hıristiyanlarla birleşip bize karşı savaştılar. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı. 1923’de kalan Türklerle bu kez Türkiye Cumhuriyetini kurduk. Arap tamgasını atıp, birçok ulusun kullandığı Latin tamgasını aldık. Kadınları özgürleştirdik, okuttuk, erkeğe eşitledik. Devletin dini olmaz, toplumun yınançı-inancı olur diyerek, bilimgüder-laik bir devlet kurduk. Böylece kurtulduk.   
Peki Hazarlara ne oldu?


6. Yüzyılda tarih sahnesine çıkan Ruslar gelişince, Hazarları kendi ülkeleri olan Ukrayna’dan kovdular. Kimisi saklandı, kaldı, kimisi Batı Avrupa’ya, kimisi Anadolu’ya göç etti. Hazarlar takı, el işleri, esnaflık, tecim, akça-finans, çetele-hesap, yatırım işlerinde çok iyiydiler. Gittikleri, Almanya, Hollanda, Macaristan, Polonya, Romanya, Çek, Slovakya, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde tecimi, kıskılı-ekonomiyi, bilimi yönetimleri altına aldılar. Ancak adları İbranice, yazıları da İbranice olunca öz kimlikleri olan Türklükten uzaklaştılar. Yabancılar onlara Yahudi diye adlandırdı. Oysa onlar Arami soyundan değil Turan soyundandı. Bu dil ile din değiştirme onlara pahalıya çıktı. Hitler, tüm Avrupa’daki Hazarları, Yahudi diye fırınladı. İçlerindeki bilimcilerin bir kısmı Atatürk’çe Türkiye’ye alınırken, diğerleri Amerika’ya sığındı.
Demek ki dil ile din bu denli önemli. Siz Türklerle, Hazarların yazgısını çizmiş.

Sen dine yınanıyor-inanıyor musun?
Nasıl yınanırım? Kendine Tanrının elçisi diyen her kişi düzenbazdır. Yaratan Tanrıysa, o herşeye egemen ise, elçinin, komisyoncunun ne işi var? Özetle ben dinsizim. Bağımsızlık Meydanında okudunuz; Özgürlük bizim dinimizdir


Bu söz beni çok etkiledi. Bak sen bir Hazarlı olabilirsin?
O niye ki?

Genlerine işlemiş. Hem de Odessalısın.
Bizim Odessa’nın çoğu Musevidir. Şimdi anlıyorum ki onlar Hazar Türklerinin kalıntısı. Benim adım da bir Musevi adı.

Senin evgilinde mi Musevi?
Yok! Ancak bizim Odessa’da derler ki; Eğer Odessalı isen kesin bir Musevi bulaşığı vardır

Ha ha ha! Bu doğru mu?
Evet..Ha ha ha.

Bence…Madem ki siz de portakal devrimi yaptınız, neden Türkler gibi Kiril tamgasını değiştirmiyorsunuz?
Bilmem. Hiç düşünmemiştim. Bu size çok güçlük çıkarıyor değil mi?

Mariia, insanoğlunun iki düşmanı vardır; biri din, biri dil. Bu ikisi toplumları böler, savaştırır, ölüm getirir. Oysa amacımız birbirimizi anlamakta, iletişimden geçer. O nedenle önce ayni tamga, daha sonra da bir dili konuşmak zorundayız. Düşünebiliyor musun? Ben 5 gün Ukrayna’da kaldım, neredeyse hiç birinizle konuşamadan, sizi anlamadan, siz beni anlamadan ülkeme dönüyorum. Bir ülkeyi gezmek, oradaki yapıları, doğayı görmekten öte, toplumuyla konuşup anlaşmaktır. Buna engel ne? Dil. Dilin, tamganın tutuculuğu olmaz. Bu bağnazlığı atmak gereklidir.
Doğrusun da nasıl çözülür bilmem!

Size de bir Atatürk gerek.
Ha ha ha.

Ayrıca, beş gün kaldım, hiç Ukrayna şarkısı dinleyemedim. Neden? Siz öz kimliğinizden utanıyor musunuz?
Batılaşma akımının sonucu.

Eğer ekininizi yitirseniz Ukraynalı da kalmaz.
Gençler böyle bir akımın içinde.

Portakal devriminden sonra, neden Rusların yaptığı o göz kamaştıran anıtları, yontuları yıktınız?
Onlar bizi Rusya’yı, komünizmi anımsatıyor. Biz onları ebediyen silmek istiyoruz.

Ancak onlar sizin ötkeninizin-tarihinizin bir parçası. Bu tıpkı Sırpların, Yunan ile Bulgarların Osmanlıdan sonra camileri, medreseleri, köprüleri yıkması gibi bir şey. Bunlar ortak ötken. Bak, yıkamadıklarınızdan Anayurt (Motherland) anıtı, günümüzde en çok ziyaret edilen yer.
Biz hiçbir anıtın, Rusya’yı anımsatmasına katlanamayız. Bize acı veriyor. Duygularımı anlatamam.

Ukraynalılar mutlu mu?
Değiller. Herkes yakınıyor.

Neden?
Geçim derdi. Ortalama işçi aylığı 3000 Griva (120 dolar). Genel olarak yüksek eğitimlilerin ise 15 000 Griva (600 dolar). Ben bir yabancı işletmede pazarlama tasarlayıcısı olarak çalışıyorum, 25 000 Griva (1000 dolar) alıyorum. Bunun 700 Griva’sı kiraya gidiyor. Bana yetiyor. Ancak para biriktiremiyorum. Kıskılın-ekonominin düzelmesini bekliyoruz. Biz de AB’nin bir parçası olmak dileğindeyiz.

Bizde de aşağı yukarı size benzer. Ancak, yaşam Ukrayna’da daha ucuz.
Biz Türkiye deyince, 5 yıldızlı oteller, sıcak deniz aklımıza gelir. Otellere gideriz, Türkiye’yi görmeden, bilmeden döneriz.

Gel bir gün, gez. Çok seversin.
Bakalım. Biz Ukraynalıları nasıl tanıyorsunuz?

Türkiye’deki genel kanı aşk ülkesi. Ancak buraya gelince izlenimim değişti. Ukraynalı kızlar; duygusal, masum, eğitimli, davranış bütünlüğü olan kişiler.
Bu doğrudur. Bizde eğitim kurumları oldukça gelişmiştir. Bilimsel çalışmalar Ukrayna’da sürekli kılavuzumuzdur. Özellikle bilimtey-üniversite eğitimi çok iyidir.

Ulusal amacınız nedir?
Rusya güdümünden kurtulup, batıya açılmak. Batının bir parçası olmak.

Senin ereğin nedir?
İşimde yükselmek. En iyisi olmak. Bulunduğum bölümü yönetmek.

İşini seviyor musun?
Çok?

Erkek arkadaşın var mı?
Yok. Önce işimde yükselmek istiyorum.

Nasıl biriyle evlenmek istiyorsun?
Yüksek eğitimli, okuyan, kadını anlayan, ince ruhlu, kibar, uzun boylu.

Mariia sen sağol. Bil ki, bir gün böyle bir delikanlı önüne çıkacaktır. Sana başarılı bir yaşam dilerim.
Sizinle görüştüğüme çok sevindim.
Ben de.

Ona T-yi, anlamını öğretmiştim. T’lerimiz açtık. Birbirimize sarıldık. Yanaklarından öptüm.

Hoşça kal.
Sevgiyle kal.

O, gitti. Duyguları ile düşünceleri kaldı.

20 Mart 2018, Kiev Ahmet Ercan hocamızdan alıntıdır.
Paylaş

07 Mart 2018

Köv ekmeği














Ateş tuğlası ve kerpiçten mamur ekmek fırınlarında pişirilir köy ekmeği.
Bizim ağzımızda köv ekmeği oluverir.
y ile v değişimi pek bilindik bir dil özelliği olmamakla birlikte yakışır ağızlara.
80’li yıllarda hemen herkes aynı yolla tedarik ederdi ekmeğini.
Fırın esnafları çoğaldıkça köv ekmeği yerini çarşı ekmeğine bıraktı.
O zamanlar çarşı ekmeği lüks sayılabilirdi.
Farklı bir lezzetti en azından.
Hele tahin helvasıyla çok yakışırlardı birbirlerine.
Zamanla köv ekmeğine galip geldi.

Ama bu mağlubiyet, bu köylüye onurundan ve tadından bir şey kaybettirmedi.
Tabii zaman geçtikçe köv ekmeğinin lezzeti aranır oldu.
Fabrikasyon imalatlar yavan gelmeye başladı damağımıza. Şimdilerde köylü teyzelerin, kaçak sigara gibi tezgâh altlarında sakladıkları somunlar, zabıtayı nasıl atlatırız derdinde.
Fırın genellikle evin inşası sırasında, hanımlar tarafından ısrarla talep edilirdi.
Bahçeye özellikle de bodruma yakın yerlere yapılırdı.
Aslına bakarsanız pek tertipli görüntüler değildir.
Yani mimari estetikten uzak, derme çatma kuruluklardır.
Bu yönüyle pek hoşuma gitmese de yaydığı koku, estetik kaygısını unutturacak cinstendir.
Hanımlar, akşamdan leğenin başına oturup hamur yoğururdu.
Yarın ekmek yapacağım, dedikleri vakit, başka iş çıkarmayın, çünkü bütün günümü bu telaşlı işe ayıracağım, demek isterlerdi.
Ekşi maya ile tutulan hamur, sabah tekrardan bi yoğrulurdu.
Kollar dirseklere kadar sıvanır, eller yumruk olur ve hamurun altı üstüne getirilirdi.
Sonra bir süre demlenmeye bırakılırdı.
Göz kararı kıvamına kanaat getirildiği vakit birer somunluk hamurlar, minete (ekmekleri taşımak için kullanılan, yatay dolap raflarına benzeyen ahşap gözlü taşıma gereci) konurdu.
Yapışmasın diye altına sofra bezi döşenir, un serpilir ve hamur, kundak gibi sarılırdı.

Fırının hazırlıkları devam ederdi diğer taraftan. Sıcaklığından emin oluncaya kadar ateş yakılırdı içinde.
Bu ateş, pırnal çalısından tutuşmalıydı.
Maki tesirli iklimlerin bodur çalısı pırnal, is bırakmaması ve bu civarda bol olması hasebiyle tercih sebebiydi.
(Ayrıca ormancıların bu kaçak kesime göz yumması da etken midir bilmiyorum.)
Pırnalın hem maliyeti düşük hem de kalorisi yüksekti.
Hatta çok zaman pırnal köklerinin kışın kömür niyetine yakıldığına da şahitlik etmişizdir.
Bu çalıları kesmek ve köklerini çıkarmak öyle kolay bir iş değildi. Kazma, kama ve balyozla çıkartılabilirdi. Bir nevi kömür çıkarmak gibi.
Zaten kömüre alternatif yakıttı garibanın maşingasında.
Pırnalı kestiniz, kökünü çıkardınız.
Ne ile götüreceksiniz.
Tabi ki iki tekerlekli demir profillerden yapılmış pırnal arabasıyla.
















Çan’a bahar geldi minim
Karşıyaka kadınları
Sırtlanmışlar pırnalları
Bi dilim köy ekmeği
Bir tepsi basma börek
Salçayı söylemicem
Bir de kız güzeli gelincikler
At arabası mantığı ile yapılmış bir araçtı; pırnal arabası.
Önünde çekmek ve yönlendirmek için T şeklinde ilkel direksiyonu bulunurdu.
Önden çekerdi.
Düzde giderdi gitmesine ya, Erenler Tepesi’nden yokuş aşağı inerken sürücüsünü önüne kattığı zaman, kazaya büsbütün davetiyeydi.
Çok tehlikeliydi.
Bu icadın mucidi bu araca fren takmayı unutmuş.
Durdurmak tamamen iman gücüne bağlı.
Evin reisi direksiyonda.
Arkasından refakat eden ve aksi bir durumda ilk yardıma hazır kişi de evin hanımı.
Kömürde göçük, pırnalda da her daim arabanın altında kalma tehlikesi vardır.
Pırnal, sağ salim getirilirse, bu meşakkatten sonra ancak ateşe verilir zaten.
Ateş hazırsa; şimdi közlerini, köse dediğimiz uzun demirin ucundaki üçgen saçla, fırının ağzına çekip içerdeki sıcaklığı muhafaza etmeli. Eski kumaşlardan yapılmış fırın süpürgesini ıslatarak içerdeki külleri temizlemeli ve ahşap küreğe minetten aldığımız hamurları koyup fırına sürmeli.
Bir tepsilik yer muhakkak bırakmak lazım fırında.
Basma börek için.
Bu böreğin iki güzel yanı vardır.
Birincisi kimsenin hayır diyemeyeceği bir lezzettir.
İkincisi bütün gün ekmek telaşıyla uğraşan evin hanımı, yemek yapmaya büyük olasılıkla yetişemediğinden bu kozunu sürerdi siniye.
Ekstradan yine fırında közlenmiş biber ve patlıcan söğürmesi katık edilirdi böreğe.
Sonuçta herkes mutlu kalkardı sofradan.

Bu ateş sadece bir fırınlık ekmek için yakılmazdı.
Aynı ateş birkaç hanenin daha ekmek ihtiyacını da görürdü. Hanımlar için bir başka sıkıntı da ekmeğin piştikten sonra beğeniye sunulmasıydı.
Şayet ekmek atan gelinse zaten yaranma şansı olmazdı kayınvalideye.
Hanımlığın karnesinde pekiyi olması gereken en önemli dersti köv ekmeği.
Komşular ve çocuklar için halka veya goda pişirilirdi.
Herkes hissesine düşen mutluluğu paylaşırdı.
En kıymetli yeri kıyısıydı ekmeğin.
Anamın paşası olduğum için orayı hep ben yerdim.
Ezelden iki âşık köv ekmeği ile tereyağ; kavuşmayı bekliyor. Tereyağ kendini ekmeğin kollarına bırakıyor.
Ve bu aşk da mutlulukla sona eriyordu.

Fazıl Sayın
Paylaş

20 Kasım 2017

Ağlatan Naim yazısı














Bulgaristan Göçmeni Boğaziçili Profesörden Ağlatan Naim Süleymanoğlu Yazısı

Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yapan, Moleküler Biyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nesrin Özören, okulun forumunda paylaştığı bir yazıda, Naim Süleymoğlu’nun ardından, okuyanlara duygusal anlar yaşattı.

Göçmen psikolojisini ve ailemizin geçmişte başından geçenleri şimdinin gençlerine daha iyi aktarabilmek adına paylaşmak istiyorum. Bugünlerde yurdu terk etmeyi düşünen ya da icra edenlere ithaf olunur.

İşte Özören’ in o çarpıcı yazısı:
Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nun anısına…

Bugün çok büyük bir adamı, Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nu uğurlarken, kendi hayatıma düşen izinden bahsederek, tüm Bulgaristan Türkleri için nasıl bir özgürlük ve umut meşalesi olduğunu hissettirmeye çalışacağım.

Naim’in bana öğrettiği ders şöyleydi: çok başarılı olursam Bulgaristan’dan kaçabilirdim! Bu yüzden gazeteci olup yurt dışına çıkabilmek için İngilizce öğrenmeye karar vermiş ve Silistre yabancı diller lisesi Ivan Vazov’u kazanmıştım.

Şimdiki yıllarda bu kaçma isteği anlaşılamıyor, çünkü demir perde çöktü, ancak o yıllarda Bulgaristan dışına çıkmak için sporcu, sanatçı veya gazeteci olmak gerekiyordu. Ben de uzun koşu denedim – 1500 m’de bayağı iyiydim aslında. Lisenin başlarında Silistre’de il 4’cüsü olmuştum. Ormanlık alanda iki rakibim virajı koşmak yerine kısa yoldan önüme geçmişti, kimse görmedi. Böylece il 2’cisi olamadım, maalesef kameralar yoktu ispat için, antrenörler de bana inanmamıştı, uydurduğumu düşündüler. Daha sonra bir kaç ay hızlı yürüyüş denedim ve sonrasında da okula odaklandım. Bu konuda da biraz başarılı oldum, önce vatanıma kavuşmam lazımdı…

Türkiye’ ye Göç etmek istiyorduk

1985 yılında Nesrin Salimova Hasanova olan adım zorla Nadejda Strahilova Handjiyeva olarak değiştirilmişti ve hepimiz ağır bir depresyona girmiştik. Milyonlarca Türk dilekçe kampanyasına katıldı, hepimiz Türkiye’ye göç etmek istiyorduk. Bu insanların hepsi işinden atıldı. Babam da muteber bir tütün eksperi işinden oldu ve beton bordür dökme işini bulabildi aylar sonrasında.

Çıkış yolları yoktu, sınırlar kapalıydı. Rüyamda hiç görmediğim eşsiz güzellikte Boğaz kenarında dolaşıyordum. Bu arada kendi adıma yetişkinlere çok kızgındım-neden başkaldırmıyorlardı, çok korkaktılar.

Buna çözüm olarak Mustafa Kemal Atatürk adında bir gençlik örgütü kurmaya teşebbüs ettim, 7 sınıftaydım. Okuduğum kitaplardan İkinci Dünya Savaşında Nazi’lere karşı savaş veren Rus direnişçilere özenmiştim, onlar da benim yaşlarımda insanlardı sonuçta. Daha sonra herhangi bir faaliyet yapamadan bu örgüt fikri çöktü, fakat tüzük defterim polis tarafından bulunmuştu.

















Babam Türklere yapılan zulümlere Şiirleriyle cevap veriyordu

Babamın şiirlerini aramaya gelen polisler odamda tüzük defterimi görünce el koymuştu. Babam etrafta olan haksızlıklara ve Türklere yapılan zulümlere şiirleriyle cevap veriyordu ve bunları aile meclislerinde okuyordu. Dedem Hasan ise Osmanlı zamanında (1910-1915 arasında) Kırcaali bölgesinde doğmuş bir adam olarak hiçbir zaman kıyafetini değiştirmedi ve belinde kuşak/bıçak, kafasında sarığıyla ‘deli’ Hasan muamelesi görerek ve herkesi şaşırtarak yaşadı ölümüne kadar. Soğuk Deliorman kışlarında annem gelen misafirlere zengin sofralar kurardı. Dedem deli Hasan’dan Plevne savaşının anısına ‘Osman Paşa’ marşı rica ederdi misafirlerimiz, o da seve seve söylerdi; tüm çocuklar korkudan ağlardık. O marş söyledikçe biz kanatlanır, sanki başka bir özgür diyara göçerdik hep beraber. Bu diyarda Türkler şerefli ve kahramandı, Osman Paşa gibi. Dedem de babam da korkusuzdular, bu özellik bize de geçmişti.

Babamın şiirlerini birisi ihbar etmişti ve polis eve aramaya gelmişti. Defterimi okuyan polisler önce kardeşim ve beni sorguladılar, ifademizi yazdırıp bıraktılar, yaşımız küçüktü. Daha sonra bütün sınıf önünde örgüt Yeminimiz okundu ve ben Bulgaristan’daki tüm liselerden kovulmuştum, 9 sınıfta. Yeminimizde baskıcı Bulgar’a karşı savaş edeceğimize yemin ediyorduk. Gazeteci olmam ve kaçmam da imkânsız hale gelmişti.

Aynı yıl veya önceki yıl Naim Süleymanoğlu Türkiye’ye kaçmış ve tüm dünyaya olanları anlatmıştı, bu hepimize bir umut ışığı olmuştu. Büyük Türkiye tabii ki bizi orada yalnız bırakmayacaktı!

Silistre’ den Bize Vatan olamamıştı

Babamın önerisiyle İngilizce bir metin hazırladık – başımıza gelenleri ve yurt dışına, Türkiye’ye çıkmak istediğimizi anlattık. Babam bunları turistik yerlerdeki diplomatlara ulaştırmaya çalışmıştı, geleceğimiz yoktu Deliorman’da, Silistre’den bize vatan olamamıştı.

Daha sonra, gene Türkiye’ye taşınma dilekçesi vermiştik, ancak bir cevap gelmiyordu, sonra da 1989 Mayıs’ta bize cevap geldi, 2 gün içinde ülkeyi terk etmeliydik – bize Avusturya vizesi çıkmıştı, trenle iki gün sonunda toplam 4 bavul ve 250 dolar (daha fazlasına izin yoktu) dört kişi Viyana’ya vardık. Türkiye konsolosluğunu bulduk ve orada Türkiye’ye ailecek iltica ettik. Babama bazı hademeler ve görevliler Avusturya vatandaşlığı teklif etmiş, o da ret etmişti! Naim Süleymanoğlu’na Amerika 2 kere vatandaşlık teklif etmiş, 10 milyon dolar teklif etmiş – ret etmiş. Naim bizim için bir örnek, yanan bir vatan sevdası oldu!

Tüm hatıralar canlandı bugün.. Eskiden anlatmazdım bunları, ancak susmanın hata olduğunu anladım çok yakında. Geçen yıl bir yeğenim, Türkiye vatandaşlığından çıkıp yabancı uyruklu üniversite sınavına girip, tekrar vatandaş olabileceğini (lisede rehber öğretmeninin tavsiyesi olduğunu) söyleyince kalp krizi geçirecektim! Nasıl yani, oturup çalışmak yerine- vatandaşlıktan çıkma planı? Tüm devrelerim alt-üst oldu. Hür vatanda yetişen nesillerimiz nasıl bu kadar kolay “satabiliyorlar” bu ülkeyi, bu toprağı zehirleyen bu zihniyeti yok etmeliyiz!

Naim Süleymanoğlu Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi

Neden sustuğumuza gelince, yukarıda anlattıklarım Bulgaristan’da şehit ve gazi olanların fedakarlığı yanında bir hiç sayılır, anlatılmaya değmez aslında. Biz kurtulduk ve hür bir şekilde yaşıyoruz, çok şükür. Direniş yapan sadece bizler değildik. Mesela, Deliorman bölgesi köylerinden cesur bir grup tank kaçırmaya çalışmış, bazı patlayıcıları askeriyeden kaçırmış, daha sonra da turist kaçırmışlardı dikkat çekmek için. Bazısı şehit edildi, bazısı Belene’de çürüdü. Bazı cengaver ‘deli’ Türkler yürüyüşlerde can verdi hem Kırcaali, ve Naim’in şehri Mestanlı’da, hem de Deliorman’da. Bu yiğitlerden özür dileyerek kendi serüvenimi anlatıyorum.

Naim Süleymanoğlu da Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi, bizler de etmedik. Lütfen, bunu hatırlayarak bizlere ‘Bulgar’ demeyiniz, evet size çok garip gelebilir ancak bizim için Türk olmak ayrıca önemli, en temiz vatansever haliyle!

Son söz olarak, Bulgaristan’a kızgın değilim, sosyalist rejimin pek çok kazanımları da oldu benim için – mesela Türkçeyi anamdan, Bulgarca, Rusça ve İngilizceyi onlardan öğrendim. Matematik, fizik, kimya ve edebiyat temellerimi oradaki hocalarıma borçluyum, sağ olsunlar. Her şeyin ötesinde çok çalışmayı ve disiplinli olmayı da orada öğrendim. Bulgaristan’ı affettim çoktan, orada halen toprağımız ve akrabalarımız var. Onlarsız bir parçam yok sayılır.

Sevgiler,

Nesrin Mücahitsüleymanoğlu Özören
Paylaş