19 Eylül 2015

Ben giderken Selanik















Bugün Thessaloniki ismiyle anılan şehir Osmanlı coğrafyacılarınca İstanbul’un bir parçası, Museviler tarafından Şehirlerin Anası diye tanımlanır. 1912’ ye kadar çeşitli ve çok kültürlü nüfusu ile kozmopolit bir özellik göstermiş, 19. yüzyılda Tuna üzerindeki Rusçuk ile birlikte imparatorluğun en modern şehri olmuştur. Burası ayrıca Jön Türk hareketinin beşiği ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün evini de bulunduran güzel bir Ege şehridir.

Hiç Selanik' i benden dinlediniz mi?

Ben giderken akşam oluyordu Selanik'te
Dalgalar vuruyordu sahildeki taşlara
Martılar uçuyordu gökyüzünde sessizce
İnsanların yorgun gölgeleri vuruyordu çadırlara,
Güneş çoktan gitmiş ay çıkıyordu
Akşamın karanlığı düşüyordu Selanik'e,
Arabaları çeken atların nalın sesleri
Çadırlara çarpıp geri dönüyordu.
Geminin bacasından çıkan kara dumanda
Bir mazi kayboluyordu, kocaman bir mazi,
Elveda Rumeli derken gözlerimden
Ben giderken Balkan Savaşları bitmiş,
Osmanlı çoktan bu Coğrafya'dan gitmiş.
Dil, bayrak değişmiş, beyaz kule vaftiz edilmişti.
Ben giderken mevsim bahara dönmüş,
Göçmen kuşlar çoktan gelmiş, sardunyalar açmıştı
Ben giderken mevsim bahara dönmüştü ama
Benim Sonbahar' ımdı Selanik'te…

Selanik' im Ben!

Osmanlı İmparatorluğu‘ nun ikinci büyük kenti
Mustafa Kemal’in doğum yeri, serhat şehri
I.Murad'ın kuşatıp alamadığı, Yıldırım’ ın fethettiği.
Ankara savaşından sonra Bizans’ a terk edilen,
1430’da II.Murad’ın Venedik’ ten geri aldığı,
1912 Balkan savaşında tek kurşun atılmadan
Rum’ a terk ettiği Selanik' im ben.
Beyaz kulesi vaftiz edilen, Hortacı camii kilise, Alaca imareti, Bey hamamı, mevlevihaneleriyle..
Yaşayan Türk, Rum, Yahudi ve Pomağıyla,
1917 yangınında yanan kül olan Selaniğim...
Yedi kulesi, Hamza Bey camii, Alatini köşkü,
Lüle lüle akar içimden Vardar nehri,
Ege denizi kıyısında bir inciyim
Saltanatın güzel şehri, yeşil gözlü, yadigâr-ı Selanik' im ben..

Şehirler, Benim Adım Selanik!

Şehirler vardır tarihe tanıklık etmiş. ..
Ülkelerin kaderinde, insanların gönüllerinde
Derin izler bırakıp, hafızalara kazınmış şehirler ...
İçinde Müslümanı, Yahudisi ve Urumu,
Her sokağında ayrı dili, ayrı renkleri, sesleri
Farklı farklı giyimleri yaşamış, barınmış,
Onlarla nefes alıp, nefes vermiş şehirler...
Günün her saatinde bağrındaki
Cami, Kilise ve Havralardan
Semaya ezanlar, dualar yükselmiş
Gelenleri, gidenleri görmüş, yanmış, yakılmış,
Yıkılmış minareleri, terk edilmiş, camilerin
Kimi müzeye, kimi kiliseye çevrilen,
Acı çeken, göz yaşı döken, ah edilen şehirler..
Benim adım Selanik; Yaşım iki bini çoktan geçti
Neler gördü bu yeşil gözlerim neler!
Büyük İskender' in ordularını, Roma' yı, Venedik' i, Bizans' ı, Osmanlı' yı gördüm bu toprakda!...
Tahsin paşanın bir imzada Rum'a verişini seyrettim
Çeteleri, ölümleri, gelenleri, gidenleri gördüm.
Türk'ün ahını işitti yaşlı kulaklarım,
Çalan davulları, kaynayan kazanları
Bağrıma kazılan mezarları, ağlayan insanları gördüm...
Beyaz kulenin vaftiz edilişini gördüm, ağladım..
Osmanlı'nın gidişini, Mübadele' yi yaşadım..
Küf koktum günlerce, dünyadaki mahşeri gördüm
Gülcemal' in güvertesindeki insanlarla ağladım,
Vedalarına tanıklık ettim, arkalarından
Son bir kez el salladım, ayrılığı yaşadım..
Benim adım Selanik;
Biçare insanları gördüm, sokaklarımda, Anadolu'dan gelen Rumları,
Anadolu'ya giden Türkleri gördüm. ..
Gördüm her şeyi görmesine de birde,
Türkiye'nin üzerine bir güneş gibi doğan
Mustafa Kemal Atatürk' ü gördüm!

Zafer Özkaynak

Paylaş

13 Ağustos 2015

Balkandan o zor yıllara 1

Değerli okurlar yayınladığım e-hikayeler nihayetinde bir kitap haline dönüştü. E-kitap Hürmüz' e buradan ulaşabilirsiniz.

Seyir Defteri kapanırken
Takvim yaprakları, yorulmuş ya da kırmızıya dönüşmüş çınar yaprakları gibi sağa sola savrulmuşlardı. Aradan bir hayli yıllar geçmişti yine. Onlar için zamanın akışı duru ve parıltılı bir suyun akışına benzemiyordu.
Onların seyir defteri, umudun umutsuzluğa dönüşen bir yaşam kulvarında oluşmuştu. Ama ne olursa olsun artık her şey belli olmuştu. Zamanın akışı her olan biteni bir bir yerine getiriyordu. Elbette öyleydi. Olup bitenler onların son danslarıydı. Artık tüm yaşanmışlıklarını Nicomedia arenasına taşımışlardı. Bu arenadaki dansları, figürleriyle gizemleriyle, düşleriyle onların ağıdını yansıtıyordu.

Yıllar sonra ve günün birinde, güz vaktinin öğleden sonrasında hiç farkında olmadan kendisini yerde buldu Kamilo. Komaya girdi, diyeceklerini diyemedi bir türlü. Nabzı atıyordu ama, duyguları ve duyuları iflas etmişti. Böylece ve gayet sessizce sonsuz yolculuğuna çıktı (1890 - 1977). Kamilo, Balkan hasretini, Rumeli türkülerini geride bırakarak hayata veda etti.

Düşle gerçek birbirlerine ne denli karışmış olsa da, zaman saatinin tik/takları bir türlü durmuyordu. Nesne/özne, yitik zaman ve gelecek? Kimi imgeler? O tik/taklar, her şeyi bir bir yörüngesine oturtmuş oluyordu. Aslında doğa yasasıydı bu. Artık yitik zamanın ardından koşmanın bir anlamı var mıydı? Bir bakıma yaşam, sessiz sonsuzluğa koşmaktır. Evet, Balkan yadigari, sarı saçlı ve çakır gözlü Hürmüz de o koşusunu tamamlamıştı. Başlangıçın sonuna ulaşmıştı. Çan'da, bir yürek vurgunu onu da alıp götürmüştü. Bir hasretliğin türküsünü söyleyerek yaşamını noktalamıştı (1909 - 1984). Düşlerini güldüklerini ve ağladıklarını alıp götürmüştü beraberinde.


Belki bu olan bitenlerin hepsi ailesel bir hikaye ya da bir tutanak; bir seyir defteri, şimdi de e-hikaye. Anlatı ve izlek olarak, anısal/düşsel bir yoğunluk taşısa da o ibre neyse, gerçekten yana olmuştur hep. Onlar viran dağlardan yola çıktıklarında bir umut yolculuğuna düştüklerinde doğup büyüdükleri topraklardan bir kopuşun  hüznünü yaşıyorlardı.O kopuş çok zor bir durumdu. Bu kopuşun hüznünü hep yaşamışlardı. Ruhlarında ve bedenlerinde yaşamışlardı hem de. Ama bir şeyi fark edememişlerdi, o tutunamamanın nedenlerini! Daha doğrusu, düşle gerçeği birbirinden ayıramamışlardı. böylece, o umutlarını da yitirmişlerdi.

Yolun sonu gelmişti artık! "Yolcu, nereye?" diye sormanın hiç bir anlamı kalmamıştı. Kader ağlarını örmüştü. Onlar hep umuda doğru koştular, olmadı; düşler kurdular, o düşleri de bir bir yıkıldı. Didinip uğraştılar, ama ne var ki, alınyazılarını bir türlü değiştiremediler. Sonuç olarak, hayatın acımasızca dönen dişli çarkları arasında yitip gittiler. Giderlerken de ardlarında iki yakınlarını bırakmışlardı. Acaba geride kimleri bırakmışlardı? Kızlarını ve oğullarını bırakmışlardı. Biri, Edirne Göçmen Evi'nde doğmuş olan kızları; diğeri ise, Gönen'in Taban köyünde doğmuş olan, doğumundan sonra öldü diye kimi telaşlara ve sorunlara neden olan o çocuktu. Seneler sonra Taban'da doğan çocuk bu satırların yazarı olacaktı.

"Balkan'dan O Zor Yıllara", düşler ve umutlar? Onlar beş kişiydiler viran dağlardan yola koyulduklarında. Daha yolun başındaydılar ki ölüm saçan salgın hastalık çocuklarından birini alıp  götürmüştü; onu Edirne mezarlığında bırakmışlardı. Yine bir başka salgın hastalık öteki erkek çocuklarını da koparıp almıştı onlardan; onu Gönen'de bırakmışlardı. Ya ötekiler, geride kalanlar? Onlar ise kendi alın yazılarıyla, düş ve gerçeklerle başbaşa kalmışlardı. Yaşam boyu başlarına gelenleri sinelerine çekmişlerdi. Vadeleri dolunca bu dünyaya el etmişlerdi. İmgeler, umutlar ve acılar? Acaba onlar şimdi, Kosova'nın yeşilini, sarı, pembe, kırmızı ve mor çiçeklerini; ezgileri kuş seslerini, Prizren/Globoçiça yöresinin saydam göğünü, Şarbalkan'dan esen serin esintileri ruhlarında ve yorgun bedenlerinde hissediyorlar mı? Ama asla sanılmasın ve unutulmasın ki sonsuz ve derin sessizlik bile elem dolu yıllarının; umutlarının/düşlerinin üzerine tülümsü bir örtü olsun. Çünkü onlar her şeylerini toparlamışlar, almışlar ve beraberlerinde götürmüşlerdi. Ve en önemlisi trajedyalarını da alıp götürmeyi ihmal etmemişlerdi. 

SON
Paylaş

07 Ağustos 2015

istanbul efsanelerinden


MÖ 356 - 323 yılları arasında yaşayan zekası, bilgisi ve gücüyle dünyanın en büyük komutanlarından biri olan Makedonyalı Büyük İskender halk arasında efsanevi bir kişiliğe büründürülmüş, iki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul Boğazının oluşumu bile halk muhalliyesinde Büyük İskender'e bağlanmıştır.

İstanbul'un üçüncü kere bina ve imar eden Makedonya kralı Büyük İskender'dir. İskender cihana baş eğdirdiği halde bugün kü Yunanistan kıyılarında yer alan Halkedonya ile Smirna'nın (İzmir) sahibi Kıdafe (Khadafia) kendisine baş eğmemişti. İzmir'deki kale harabesi ona nispet edilerek hala Kadife Kale diye anılır. İskender Kıdafe'yi merak ederek kılığını değiştirip yakından görmek maksadıyla divana vardıysa da, tanınarak yakalanmış ve hapsedilmiştir.
Kıdafe onu bir müddet mahpus tuttuktan sonra bir daha kendisine kılıç çekmeyeceğine yemin ettirilerek serbest bırakıldı. İskender, daha sonra Kıdafe'den intikam almak istediyse de yemini buna mani oluyordu. Nihayet onunla birlikte bulunan Hızır kendisine bir akıl öğretti.

O zamanlar boğaz henüz mevcut değildi. Karadeniz'in yüksekliği ise Marmara ve Akdeniz'den fazlaydı. İskender hemen yedi yüz bin kişi toplayıp askerlerini de bunlara katarak Boğazı kazdırdı. Karadeniz'den hücum eden sular Sarayburnu'nda kurulmuş olan şehirle Halkedonya'yı ve Kıdafe'ye tabi yedi yüz şehri mahvedip halkını ve askerlerini boğdu.Sular yatıştıktan sonra İskender İstanbul'u yeniden kurdu. Nitekim Septe Boğazı'nı açıp Akdeniz'le Okyanus'u birleştiren de İskender'dir.

Paylaş

23 Mayıs 2012

Egribucak beldesi





















Doluköy (Malkara, Tekirdağ)

Adım Sefer Güvenç. 23 Nisan 1945 tarihinde Doluköy’de doğdum. Babam Süleyman Güvenç, 1898 yılında Selanik Vilayetinin Langaza (Langadas) Kazasına bağlı Eğribucak (Nea Apollonia) Beldesinde doğmuş.

Annem Arzu Güvenç, 1912 yılında Langaza kazası Zalver (Zangliveri) nahiyesine bağlı Kızıllı (Partheni) köyünde doğmuş. Babam 24, annem ise 12 yaşında 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan mübadele (zorunlu göç) sözleşmesine göre Türkiye’ye göç ettirilmişler. Babamın tarafı Malkara’ya bağlı Dolu köyüne, Annemin tarafı ise Malkara’ya bağlı Deveci köyüne iskan edilmişler.

Mübadeleden önce baba tarafım; çiftçilik, hayvancılık ve Beşik Gölünde (Limni Volvi) balıkçılık yaparak yaşamlarını sürdürmüşler. Annemin babası ise köyün imamı imiş. Dini görevlerinin dışında küçük çapta da olsa çiftçilik ve hayvancılık da yapıyorlarmış.

Onların yaşamında 1912 Balkan Savaşı bir kırılma noktası olmuş. Babamın babası Balkan Savaşı sırasında askere alınmış. Yanya cephesine gönderilmiş. Savaştan geri dönmemiş. Annemin annesinin erkek kardeşleri de Balkan Savaşı sırasında askere alınmış ve bir daha geri dönmemişler.

Balkan Savaşının sürdüğü günlerde/yıllarda; özellikle de Osmanlı ordusunun yenilgisinden sonra tedirginlik ve korku dolu günler yaşamışlar. Babamın anlatımına göre civardaki köylerde yaşayan yerli Rum gençler Eğribucak köyüne baskın yapmaya teşebbüs etmişler. Fakat bu baskın yaşlı yerli Rumlar tarafından engellenmiş. Yine babamın anlatımına göre Allah da onlara yardımcı olmuş! Baskına teşebbüs edildiği gün ağaçları kökünden sökecek kadar şiddetli bir fırtına çıkmış ve sağanak yağışlar olmuş. Bu tabiat olayı da eylemin yapılmasını engelleyen önemli bir etken olmuş.

Yunan hükümeti bölgenin yönetimini Osmanlılardan devir alınca Eğribucak’ta düzen yeniden kurulmuş. Yunan jandarmaları köye yerleşmiş ve düzeni sağlamışlar.

1913-1922 yılları arasında hiçbir sorun yaşanmamış. Balkan Savaşı öncesindeki gibi normal yaşamlarına devam etmişler.

1922 yılının sonlarında Nea Apollania bölgesinde önemli gelişmeler olmuş. Köylerine Türk-Yunan Savaşı sonrası Anadolu’yu terk eden Rum Ortodoks mülteciler yerleştirilmiş. Bir yıl kadar Anadolu’dan gelen Rum Ortodoks mültecilerle birlikte aynı evi paylaşmışlar. Ya da Müslüman evlerinin bir kısmı boşaltılarak gelenlere tahsis edilmiş. Hayvanlarını, tarlalarını gelenlerle paylaşmışlar. Hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar açısından belirsiz bir bekleyiş varmış.

Anadolu’dan gelen Rum Ortodoks mültecilerin bir kısmının ana dili Türkçe olduğu için iletişim konusunda bir sıkıntı yaşanmamış. Eğribucak ve civarına yerleştirilen Rum Ortodoks mültecilerin büyük çoğunluğu Karabiga’nın Aksaz, Dermencik köylerinden. Gölcük’ten, Kula’dan gelenler de var. Gelenler yaşadıkları felaketi annemin annesine (Feride/Ferde Nine)  anlatırken annemde hatırında kaldığı kadarıyla bizlere nakletti. Gelenler kaçarak geldikleri için kadınlar ziynet eşyaları dahil her şeylerini bırakarak gelmişler.

1922 yılının Kasım ayında İsviçre’nin Lozan kentinde barış görüşmeleri başladı. Barış görüşmeleri başladığında ele alınan ilk konulardan bir tanesi her iki devletin elinde bulunan savaş esirlerinin, sivil tutsakların değişimi ve Yunanistan’da yerleşik Yunan uyruklu Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Türk uyruklu Rum Ortodoksların mübadelesi oldu.

Lozan’da devam eden Barış görüşmelerine gazeteler günü gününe yer veriyordu. Halk arasında mübadele konusu sıklıkla konuşulur olmuştu.

30 Ocak 1923 tarihinde mübadele sözleşmesi imzalanınca tarafsız bir üyenin başkanlığında Türk ve Yunan temsilcilerinin katılımı ile bir karma komisyon kuruldu. Bu karma komisyon’a bağlı olarak oluşturulan alt komisyonlardan bir tanesi köylerine gelince mübadelenin kesin olarak uygulanacağına inandılar. Annemin anlatımına göre köylerine gelen komisyonun Yunan temsilcisi iki katlı evlerinin bir katına yerleşmiş. Müslümanlara ait taşınır ve taşınmaz malların, hayvanların tespitini yapmışlar. Hayvanlara (koyun, keçi, inek, öküz,at, vb.) damga vurmuşlar. Annem bu olaya “Pitakşi yaptılar” diyordu. Yani; mallarının bir kısmını müsadere etmişler (el koymuşlar/zor alım) ve Türkiye’den gelen Rumlara vermişler.

Bazıları hayvanlarını komisyondan kaçırarak ucuz fiyatla yerli Rumlara satmayı başarmış. Annemin anlatımına göre sahip oldukları 15 kadar koyunu yerli bir Rum’a satmışlar; ama paralarını alamamışlar.

Annemlerin yaşadıkları köy (Kızıllı/Partheni) küçük bir köymüş. Civardaki yerli Rum köylerinden bir saldırı olmasından korktukları için kendilerini koruması için iki tane yerli Rum’u ücret karşılığı koruma olarak tutmuşlar. Bir süre böyle yaşadıktan sonra daha güvende olabileceklerini düşündükleri Zalver’e (Zangliveri) göç etmişler. Mübadeleye kadar Zalver’de yaşamışlar.

Gerek babamlar gerekse annemler 1923 yılının sonlarında Türkiye’ye göç etmek üzere hayvan sırtında veya yerli Rumlardan kiraladıkları öküz arabaları ile Selanik limanına gelmişler. Selanik limanının civarında kurulan çadırlarda sevk sırasının kendilerine gelmesi için bir aya yakın beklemişler. Köylerinde ambarlarındaki ekinleri, her türlü ev eşyalarını ve tarım aletlerini bırakmışlar. Yanlarına sadece ihtiyaç duydukları eşyaları alabilmişler. Mübadele sözleşmesine göre ev veya tarlalarını satmaları yasaktı. Eğribucak ve Kızıllı köyünden hayvanlarını beraberlerinde Türkiye’ye getiren olmamış.

Doğdukları toprakları terk etmemek için her hangi bir direnç göstermemişler. Yapabilecekleri pek fazla bir şey de yokmuş.  Savaş iki toplumun arasını açmış, her iki toplumda da milliyetçi fikirler ön plana çıkmıştı. Yine annemin anlatımına göre Anadolu’dan gelen Rum Ortodoksların çocukları “Kato Kemal” derken çocuk yaşta olan annemler de “Zito Kemal” diyorlarmış. Milliyetçi fikirler çocukları bile etkisine almış o dönemde. Savaş, iki toplumun barış içinde birlikte yaşamalarının koşullarını ortadan kaldırmış.

Mübadelede gitmek istemeyen Müslümanlar da olmuş. Langaza’da yaşayan zengin Müslümanların bir kısmı Karma Komisyona ve ilgili mercilere gitmek istemediklerini belirten dilekçeler vermişler. Ama sözleşmenin zorunluluk ilkesi nedeniyle gitmek istemeyenlerin bu tür talepleri de kabul edilmemiş.

Babamın verdiği bilgilere göre Eğribucak’tan (Nea Apollonia) 300 aile; yaklaşık 1500 kişi göç etmiş. Göç edenler Türkiye’de Malkara’nın üç köyüne iskan edilmişler. Bu köyler:  Şahin Köy, Dolu Köy ve Doğan Köy.

Eğribucaklılar’ın Doluköy’e gelişleri deniz yoluyla olmuş.  Gemiler yolcu taşımaya elverişli gemiler değilmiş. Yük taşıyan gemiler bazı tadilatlarla yolcu taşıyabilecek duruma getirilmiş, seyyar tuvaletler yapılmış. Gelenleri çoğu kamaralarda değil açık alanda seyahat etmek zorunda kalmışlar.  Annemlerin geldiği gemi batma tehlikesi geçirmiş. Mübadilleri gemi yolculuğunda en çok etkileyen olaylardan biri de gemide ölenlerin denize atılmasıymış.

Selanik limanından hareket eden gemiler önce İstanbul-Tuzla’ya geldi. Tuzla’da bulunan tahaffuzhanede (sağlık merkezi) karantinaya alındılar. Sağlık kontrolleri, aşıları yapıldı.  Eşyaları ve elbiseleri etüvden geçirildi, dezenfekte edildi.  Bir iki gün burada kaldıktan sonra tekrar gemiye bindirilerek Tekirdağ limanına geldiler. Tekirdağ’da kamu binalarında bir iki gün kaldıktan sonra iskan yerleri olan Dolu köye hayvan sırtında ve arabalarla sevk edildiler.

Selanik limanında hareket edişlerinden Doluköy’e varışları yaklaşık olarak 8-10 gün sürmüş. Köylerinden çıkışlarından Doluköye varışları ise yaklaşık olarak 30-40 gün sürmüş.

Doluköy’de yeni bir hayata başlamak onlar için oldukça zor olmuş. İlk gelenlerin bir kısmı salgın hastalıklardan ve çevre şartlarının değişmesinden yaşamını yitirmiş.

Çavuşlu, Harmanlı gibi yerli komşu köylerle ilişkileri sınırlıydı. Aslında bu köylerde yaşayanlar de 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Bulgaristan’dan gelmişlerdi. Onlar da göçmendi; ama gelenek, görenek, örf ve adetleri farklıydı. Uzun yıllar, denebilir ki 1960’lı yıllara kadar bu köylerle kız alış verişi olmamıştır. Bu köylerle ilişkileri büyük ölçüde yakacak odun temini konusunda olmuştu. Bu köylerin arazilerindeki ormanlardan kesilen yakacak odunlar Doluköy’e getirilerek satılıyordu. (Ne yazık ki günümüzde bu köylerde şimdi orman da kalmadı.)

Doluköylülerin ilişkileri daha çok kendileri gibi mübadil olan ve eski Rum köylerine yerleştirilenlerle oldu. Langazalı mübadillerin iskan edildikleri köyler: Dolu, Şahin, Doğan, Davuteli/Davuldere, Teberrük/Bayramtepe, Hemit Köy, Yılanlı, Tatarköy ve diğer eski Rum Ortodoks köyleri.

Dolu köyün arazileri civar köylere göre daha verimliydi. Küçük baş hayvan (koyun, keçi) yetiştiriciliği için meraları ve çayırları da vardı. İlkel tarım tekniklerini (kara saban) kullanmalarına rağmen yaşamlarını sürdürmeleri mümkün oldu.  Zaman içinde sabanın yerine pulluk aldı.

Doluköy’de Rum Ortodokslardan bir yel değirmeni, bir su değirmeni kalmıştı. Su değirmeninin 1960’lı yıllara kadar çalıştığını biliyorum. Yel değirmeninin ne zamana kadar çalıştığı konusunda şahsen bir fikrim yok. Köyde ayrıca bir peynir imalathanesi ile şeker pancarından pekmez üreten bir imalathane vardı. Daha sonraları motorin ile çalışan iki tane un değirmeni üretime geçti. Civar köylerin sakinleri ürünlerini öküz arabalarıyla bu imalathanelere ve değirmenlere getirdiklerini çok net hatırlıyorum.

Köye ilk traktör 1950’li yılların ortasında geldi. Traktör, hem ulaşım aracı hem de tarım aracı olarak kullanılır oldu. 1950 öncesi alış veriş için Pazartesi günleri Malkara pazarına hayvan sırtında ya da öküz arabaları ile gidiliyordu. Traktörlerin köye gelmesi ile köylüler Malkara pazarına gidip gelirken traktörlerin römorklarında seyahat etmeye başladılar.

Eğribucak’tan gelenler gerek maddi imkansızlıklar nedeniyle gerekse Yunanistan ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin gerginliği nedeniyle bir daha doğdukları toprakları ziyaret edemediler.

Doluköyü’nden sadece bir kişi 1950’li yıllarda ziyaret etmiş (Osman Ağa/Osman Turan).  1950-1955 arası her iki ülke de Nato’ya girmiş, ilişkilerde tahmin edilemeyen bir yakınlaşma olmuştu. Ne yazık ki bu yakınlaşma pek uzun sürmedi 1955’ten sonra ortaya çıkan Kıbrıs sorunu nedeni ile iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden gerginleşti. 1990’ların ortalarında itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde yeniden bir yakınlaşma başladı. Bu her iki tarafın mübadilleri için doğdukları toprakları ziyaret etmelerine uygun bir ortam oluşturdu. Türkiye’de mübadele üzerine yayınlar yapılmaya başlandı.

Ben babamın doğduğu köy olan Eğribucak/Nea Apollonia’yı ve Yunanistan’ı ilk kez 1999 yılının Ekim ayında ziyaret ettim. Ziyaretim sırasında çok sıcak karşılandım. Atina’ya gittim. Küçük Asya Araştırma Enstitüsünü ziyaret ettim. Anadolu’dan gelen mübadillerle yapılan sözlü tarih görüşmelerini, Anadolu’da söyledikleri türkülerin derlemelerini ve kayıtlarını inceledim. Yunanistan’a giden Rum Ortodoksların çok sayıda dernek kurduklarını öğrendim. Bu derneklerin Küçük Asya’dan, Trakya’dan ve Karadeniz/ Pontus’tan getirdikleri kültürlerini yaşatmak için yaptıkları çalışmalarından etkilendim.

O tarihe kadar Türkiye’deki mübadiller her hangi bir vakıf ya da dernek çatısı altında örgütlü değildi. Yunanistan’dan döndüğümde yakın çevremdeki arkadaşlarla mübadillerin örgütlenmesi için çalışmalara başladık. 1999 yılında başlayan çalışmalarımızın sonucunda 2001 yılında Lozan Mübadilleri Vakfını kurduk. Vakfın kurulduğu tarihten bu yana Genel Sekreterlik görevini yürütüyorum. Yılda 5-6 defa Yunanistan’ı ziyaret ediyorum. Mübadilleri aile büyüklerinin doğdukları köylere götürüyorum.

Dolu köyüne yerleşen mübadiller uzun süre gelenek ve göreneklerini korudular. Dini günlerde (Kurban Bayramının 2. Günü) bütün köy halkı bir araya geliyor ve keşkek aşı kaynatıyorlardı. Çocukluğumdan hatırladığım bu gelenek maalesef unutuldu. Doluköylüler memleketlerindeki doğum, nişan, düğün adetlerini uzun yıllar değiştirmeden sürdürdüler.

1960’lı yıllardan sonra köyden şehirlere göç başladı. Göçün sebeplerinden biri genç nüfusun çoğalması, toprakların kalabalıklaşan aileleri geçindirmeye yeterli olmamasıdır. Göçün bir diğer nedeni de Ülkede kapitalist ilişkilerin gelişmesi ve gençlere yeni iş sahalarının açılmasıdır. Kent yaşamının gençler için daha çekici hale gelmesi ve kendilerini daha özgür hissedilecekleri bir yaşam arzulamaları, gençlerin daha iyi bir eğitim alma istekleri göçleri hızlandırdı. Dolu köylülerin bir kısmı İzmir ve Bursa gibi sanayi kentlerine bir kısmı ise köylerine yakın olan Malkara ve Uzunköprü  gibi kasabalara göç ettiler. Günümüzde köylülerin bir kısmı kışları kasabalarda yaşıyor, çocuklarını kasabadaki okullara gönderiyor, yazın ise köydeki tarlalarını işliyorlar. Kazançlarını köye yatırım yaparak değil, kasabalara yatırım yaparak değerlendiriyorlar. Bu nedenle köyümüzde kayda değer bir gelişme gözlenmemektedir.

Sefer Güvenç, 23 Mayıs.2012, İstanbul
Paylaş

19 Ağustos 2009

Gülcemal vapuru

Gülcemal


Gülmeyen cemaller gülçehresinde
Üzerinde iki baca, dört direk
Limana demir atmış üzülerek
Cehennem yeri adeta Selanik
Ege denizi ağlıyor, beyaz kule üzgün
Minareler mahzun, ezanlar susmuş
Arkamda kalırken memleket
Limandaki dalgalar bile ağlıyor bugün,

Gül çehresinde gülmeyen Cemal' ler taşıyan gemi...

Onun hikayesi bir (vapur) gemiden çok daha fazlası. İnsan bir ömre neleri sığdırabilir ya bir (vapur) geminin hayatına neler sığabilir? Güvertesinde acıyı, sevinci, göz yaşını, mutluluğu, mutsuzluğu taşımış, kavuşmaya, ayrılığa kısacası bir devre tanıklık etmiş gemidir o.

1873 yılında Kuzey İrlanda' nın Belfast şehrinde tezgaha kondu, 15.07.1874' te denize indirilip seyir tecrübeleri yapıldı. 1875 yılında çalışmaya başladı. İki bacası, dört direği, ince formuyla görenlerde hayranlık uyandırıyordu. 5000 beygir gücünde 3 genişlemeli makinesi, 8 adet çift kazanlı buhar kazanı olup, 7 metre çapında dakikada 52 devir yapan pervanesi zamanın teknik harikasıydı. Günde 85 ton kömür yakıp 14 deniz mili hız yapıyordu. Toplam 1100 ton kapasiteli kömür depolarına sahip olup ilk adı Germanic tir. 1.mevki 220 yolcu kapasiteli. 2. mevkide 1500 yolcu daha sonraki tadilatta 900 kişi kapasiteli kamarası vardır (Farklılık arz eden bilgilerde vardır, inşaa edildiğinde 220 x 1.sınıf, 1500 x 2. sınıf  / 1905' ten sonra 1.750 yolcu kapasiteli 250 x 2. sınıf, 1500 x 3.sınıf) Uskurlu ilk nesil transatlantik tir. Daha öncekiler yanda çarklı vapurlardır. Bir özeliği de istenildiğinde yelkenli olarak kullanılabiliyordu. Daha sonrakilerde bu özellik yoktu.

19. ve 20. yy.da gemilere isim verilirken mitolojiden yararlanılırdı. Bu nedenle ismi Germanic olmuş aynı firmanın yaptırdığı çağdaşı olan Britanic ve daha sonra üretilen Titanic' in isimleri de bu şekilde konulmuştur.

Gülcemal olarak mübadilleri Türkiye' ye taşımasından çok önce 30 Mayıs 1875 yılında Avrupa kıtasından göçmenleri yeni kıtaya umuda yolculuklarında görürüz Germanic' i. 1875 ve 1904 yılları arasında 60.000 göçmenin umuda yolculuğuna tanıklık eder. Onların yeni bir dünya'ya umutlarını, hayallerini taşımıştır. Bu taşıma esnasında bir başarı ödülüne de layık görülür Germanic Atlantiği 7 gün 15 saat 17 dakikada 15,79 mil ortalama hızla geçen ikinci vapur oldu ve mavi kurdela ödülü aldı.

21. yıl sonra 1895' te makineleri elden geçirilmiş, hızını arttıran donanımlar eklenmiştir. 1899 yılında Newyork limanında kömür almak için demirlemiş bekleyen Germanic' in başına üzücü bir hadise gelir. Yağar kar ve buzlar Germanic' in yelken ve direklerinde birikip onun soğuk sulara batmasına neden olur. Bu limanda olması şanstır ve bir yanından rıhtıma yaşlanmış olarak kurtarılır.

1905 yılında satılmış ismi de Ottawa olmuştur. Denizlerde 1,5 milyon mil yol yapmış bu gemi 1911 yılında Türk denizleriyle buluşur. Nihat, Hamdi ve Abdurrahman beyler tarafından 25.100 altın liraya satın alındı ve Eğer müsaade ederlerse Padişah V. Mehmed Reşad' ın annesinin ismi Gülcemal' in ismini vermek istemeleri üzerine ismi gül çehresi, gül gibi güzel Gülcemal oldu.

Atatürk Gülcemal vapurunda

Gülcemal Atatürk'ü pek çok kez ağırladı.
Ve Cumhuriyet yılları... Gülcemal, Cumhuriyet döneminde de önemli görevler üstlendi. İsmet Paşa ve beraberindeki heyeti Lozan’ dan İstanbul’ a getirdi. Yine Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan nüfus mübadelesinde aktif görev aldı. Selanik ve Girit’ten Türkiye’ye gelen mübadilleri İstanbul, İzmir ve Karadeniz limanlarına taşıdı. Mübadilleri taşıdığı bu seferler sırasında acı tatlı bir sürü olaya tanıklık etti.

Edirne’de yaşamış bir Selanikli göçmenin anlattıkları şöyle;

Asıl vatanımız Türkiye idi, bilirdik...
Ama, oralarda doğduk...
Ben Vardar Nehri kıyısında bulunan, Yenice-i Vardar'a bağlı Işıklar( Aşıklar) Köyündenim. (Şimdi ki Evropos Belediyesi Kılkış'a bağlı) Çok yeşildi köyümüz.
Anamın yaptığı mercimekli börekleri yer, oyunlar oynardık. Anam duldu. Çağlayı andırır gözleri vardı. 
(Ölene kadar bana her haliyle Selanik’i hatırlattı, bu yüzden Yeşil Gözlü Selanik derdim ona) 
Çok güzel ve çok çalışkandı. Fakirdik. Zeytinliğimiz, üzümlüğümüz yoktu. Bulgur, bulamaç yedirerek büyüttü anam bizi...

Yabancı askerler kendisinin güzelliğini fark etmesin diye kömür isi sürerdi yüzüne. Hep soğan yerdi anam. Bir yabancı erkek yanına gelince, ağzı koksun, kendinden tiksinsin diye. Öyle korkardı.
Bu yüzden en çok o sevindi Türkiye’ye gelecek olmamıza. Kendini güvende hissedecekti çünkü Türkiye !!! için;

Direği sağlam bir gök kubbe o topraklar derdi hep...
Ben sekiz yaşındaydım oradan ayrılırken. Yanımıza eşya almadan at arabasıyla yola çıktık.
Önce Selanik’e geldik. Selanik’e vardığımızda ilk defa gördüğümüz Beyaz Kule çok etkiledi hepimizi. 
Burada, diğer kasaba ve köylerden, Mayadağ’dan, Gümence’den gelip aylardır bizi götürecek olan vapuru bekleyen başkaları da vardı.
Bekledikten sekiz gün sonra Gülcemal Vapuru göründü. Uzaktan Gülcemal inşallah cemalimiz güle döner dedi anam.
Çok kalabalıktı. Vapurda hastalananlar ve ölenler oldu. Ölenler hastalık yaratır endişesiyle denize atıldı...
Önce Tekirdağ’a geldik. Sonra İstanbul’a. Köyden başka ailelerle beraber bize gösterilen yerlere baktık. Anam Boğazı görünce 

Ben buralarda duramam dedi... 
Buranın deresi çok büyük kızanlarım suya düşer.
Bugün hala hatırıma geldikçe gülerim rahmetlinin bu sözüne.

Çoğunluk ilk önce Hayrabolu ve sonrasında Kırklareli merkezine yerleştirilirken, biz Edirne’ye yerleştik işte. Bir Rum ailenin viranesiydi ilk oturduğumuz ev. Sonra değiştirdik.
Yerliler 

Yarı gavur dediler önce... 
Sonra iyi komşu olduk tabi. Derken evlendik, çocuklarımız, torunlarımız oldu. Buralara kök saldık bu sefer. Annem, 

Atatürk’ten Allah razı olsun.
Bizi o kurtardı.
Yeni bir hayat sağladı. diyordu.

75 yıllık ömrünü tamamladığında görev yaptığı sürenin yarısını Türk gemisi olarak geçiren Gülcemal'den geriye ise Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 'İstanbul Destanı' adlı şiirinden şu dizeler kaldı:

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir,
Anadolu'da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir...
Süt akar cümle musluklarından;
Direklerinde güller tomurcuklanır
Anadolu'da toprak damlı bir evde çocukluğum;
Gülcemal'le gider İstanbul'a
Gülcemal'le gelir...


Paylaş

21 Ocak 2009

Sarı Gelin

















Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları sarışın anlamına gelen Kuman adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır.

Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin aşık olduğu bu sarışın güzel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde yaşamaktadır.
Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bu yazıda, Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle, onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birkaç varyantını tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması, tesadüf olamaz.

Kıpçakların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece sarışınlar diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).

Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü, yakışıklı oldukları, birçok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). Büyük şair Genceli Nizamî, İskendername adlı eserinde, Kıpçak güzelliğini dile getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak kızıydı. Apak' ın güzelliği, şairi derinden etkilemişti. Nizamî, eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49).

Kumanlar, XII. yüzyılda Gürcistan'da faaldiler. Gürcistan'ın parlak çağının başbuğu Kubasar, bir Kıpçaklıdır. Devletin, asker, maliye ve devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler. Kraliçe Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145).

Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan, onlara karşı savunmasız ve çaresiz kalmıştı. Gürcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet etti. Bunlar arasından çıkarılan 45.000 kişilik güçlü bir orduyla Selçuklulara karşı saldırılara başladı. Gürcüler, Kıpçak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143).

Sarışın, insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıpçaklar, Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı hanedanını, büyük bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve Göle dolayları, 1124'te Kıpçakların eline geçti. Gürcülerle aynı dini, Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar, kendi hesaplarına fethettikleri Kür ve Çoruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanuç dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk, Kıpçakların torunlarıdır (Kurat-1992: 84).

Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti, III. Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001). Bugün Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey ilçelerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında Müslüman olan bu Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır.

Azerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edebî eserlere de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid, Şeyh San'an adlı manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra kızı Müslüman eder. Birlikte kaçmağa karar verirler. Bunları takip eden kralın askerleri yetişince, âşıkların dileğiyle yer yarılır, âşıkları içine alır. Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar. Kızına ve yaptıklarına üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380).

Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmiştir. Türküye geçmeden önce, Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim:

Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e düşmüş. Şeyh San'an, çobanlık yapıyor, Penek padişahının domuzlarını güdüyormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti.

Şeyh, bu şekilde çile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik evladı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da aşık olmuş. Hıristiyan kız, şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma üzülen şeyh, Allah'a yalvararak kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta Müslüman olmuş. Yedi yıllık çilesi dolan şeyh, bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu. Bu ses, çilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi çalan, Geylani' nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş.

Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu gören Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş. Bunu gören saray halkı, durumu padişaha bildirmiş. Ordu, kaçak âşıkların ardına düşmüş. Şeyhle kız, Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış. Bu durum, Mısır'da Abdulkadir Geylani'ye mâlum olmuş. Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış. Şeyh, bu teberle kafir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek güzeliyle kırk mürid de cenge girmişler. Kırk mürit şehit düşmüş. Şimdi onların yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler. Bunların yattığı yer şimdi ziyaretgahtır. Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği, dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949).

Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer, Gürcü tarih kaynaklarında Bana olarak geçen Penek'tir. Penek, eskiden kalesi olan bir taht şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası günümüzde, Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür.
Paylaş

27 Kasım 2008

Mübadele



















Bir Milletin Canlı Toplumsal Hafızasındaki Travmatik Olay
Mübadele olarak geçen terim kökü Arapça’dan gelen değişim, değiş tokuş anlamına gelen bir kelimedir. Bu kelime gerek bizim gerek ise Yunanistan için sıkıntılı bir dönemin yaşandığı sürecin adıdır. Bu iki ülkede yaşayan ve bahse konu uygulamaya maruz kalmış olanlar için gelecek nesillere aktarılan bir çok acı olay ve mezara kadar gitmiş, gidecek doğulan yere özlem, hasret kalmıştır.

Onların torunları olsun gerek ise mübadeleye tabii olmamış ailelerden gelenler olsun bizim için onların ne hissettiği ve ne yaşadığı çok anlam ifade etmez, anlaşılamazda. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanılan ama bütün bir yüzyıl boyunca devam eden doğulan ve benim denilen toprağa özlem konusunu birde bizim gözümüzle yani Türklerin perspektifi ile bakmaya çalışacağım. Şunu ilk önce belirtmeliyim ki ister göç ister mübadele olsun bir insanın veya topluluğun kök salmış olduğu topraklardan ayrılması her zaman ruhsal sarsıntıya sebep olur.

Bir günlük gazetemizde mübadele hususunda bir akademisyenle yapılan söyleşide ( Sabah Gazetesi 17.11.2008 ) Anadolu Rumlarının bu süreçte çektiği sıkıntılar uzun uzun anlatılmıştır. Söyleşinin ana karakteri olan ve bu konuda görüşlerini ifade eden akademisyenimiz Anadolu Rumlarının topraklarından ayrılma sürecinin yine kendileri gibi olan karşı taraftaki Türklere göre daha sancılı ve trajik olduğunu iddia etmişti. Bunu da söyleşi içinde – Ya Türklerin çektiği sıkıntılar? – diye soran röportaj sahibine bu akademisyenimiz şöyle cevap vermektedir;

Böyle bir durum için kolektif hafızaya sahip olmak, belli bir eğitim, gelişim, sosyal ve kültürel düzeyde olmak lazımdır. Niğde’den gelen Rumlar bile çok zengin ve kültürlüydü. Türkiye’ye gelen nüfusun büyük kısmı eğitimsiz, dağınıktı.

Yukarıdaki paragraf dikkatlice incelendiğinde alaycı bir ifade, küçümseme ile bir gerçekliğin tespiti göze çarpmaktadır. Burada yapılan ilk tespitte bir mukayese görülmektedir. O da Anadolu Rumlarının gelen Rumeli Türklerine göre daha kültürlü ve sosyal olduğuna dair savı. Ben şahsen röportajı veren şahsın akademik geçmişine bakınca kendisinin kültür kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği düşüncesine kapılmanın saflık olacağını inanıyorum. Burada kültürü yeniden tanımlayarak yazıma devam etmek istiyorum.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre;
Tarihsel toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü olarak ifade edilir. Yine sosyolojik bir tanım olarak kültür bizi saran, insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır.

Bu durumda insanın aklına iki soru geliyor. Ya bahsi geçen akademisyen Yunanistan’dan Türkiye’ye göç eden Türklerin kültürleri hakkında bilgi sahibi değil veya art niyetli olarak onları kültürsüz, ilkel bir topluluk olarak atfediyor. Ben bu hususta iyi niyetli düşünerek birinci seçeneği yani Türk kültürüne vakıf olmadığı düşüncesini ikinci seçeneğe göre tercih etmenin daha uygun olacağı düşüncesindeyim.

Burada göç eden ve hala Yunanistan da yaşamakta olan Türklerin kültürel zenginliğini, mutfaklarını, folklorlarını, sözlü ve yazılı edebiyatlarını, giyim ve kuşam zenginlikleri gibi manevi ve maddi kültürel zenginliklerinin çeşitliliğini buraya aktararak yazımın konusunu başka bir sahaya çekmek istemiyorum. Ama meraklılarının - bilmeyenlerin başka kültürler ile mukayese etmeden önce Balkanlardaki Türk kültür çeşitlilik ve değerlerini dikkatle incelemesini tavsiye ederim.

Paragrafta gerçeklik içeren kısım ise Anadolu’dan gelen Rumların mübadil Türklere göre ekonomik anlamda zengin olması idi. Peki bunun nedeni nedir? Rumların çok akıllı, çok çalışkan, yüksek eğitimli ve kültürlü oluşlarına mı? Evet ilk bakışta bu kanıya varılsa da tarihin o kesiti nesnel olarak incelendiğinde hiç de öyle olmadığı görülecektir. Eğer bu konuda yargıya varılmak isteniyorsa Taner Timur, İlber Ortaylı ve yine Türkiye kökenli bir Rum olan Stefan Yerasimos gibi yazarların kitaplarını okumakta fayda vardır.

Aşağıya bu farklılığın yani Anadolu Rumları ile Yunanistan Türkleri arasındaki gelir farkının nereden kaynaklandığı hususunda kısa bir tarih bilgisi aktaracağım. Bu açıklamamda aynı zamanda Anadolu Türklüğünün de neden azınlıklara göre daha geri kalmış olduğu anlaşılacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun girmiş olduğu Kırım harbinin akabinde kazanan tarafta olmasına rağmen yabancı ülkelere olan borçlarını ödeyemeyeceğini belirtmesi üzerine savaştaki müttefikleri İngiltere, Fransa ile diğer Avrupa ülkeleri ona 1839 yılında yayınlaması hususunda tavsiyede bulundukları Tanzimat Fermanını güncellenmesi ve detaylandırılarak yeni bir ferman yayınlaması hususunda devleti sıkıştırmışlardır. En sonunda baskılara dayanamayan Ali paşa 18 Şubat 1856 yılında Islahat fermanını onaylar ve yayınlar. Bu fermanla azınlıklar Müslüman Osmanlı vatandaşları ile eşit haklara sahip oluyor gibi görünse de aksine durum azınlıkların lehine olacak şekilde gelişmişti.

Şöyle ki askerlik hususunda bedel ödenmesi halinde askerlikten muaf tutulacaklardı. Azınlıklar ile Türkler arasındaki davalar sözde tarafsız mahkemelerde görülecekti, Azınlık mensupları istediği kadar dini bina ve eğitim kurum açabilecek, işletebilecekti. Azınlık din adamlarına devlet maaşa bağlıyacaktı. (Bu hak Müslüman din adamlarından esirgenmişti.) Azınlık din adamlarının ve kiliselerin mülklerine hiç bir şart ile el konulamayacaktı.

Bu ve bunun gibi o günkü şartlarda aydınların ve halkın genelinin tepkisini çekmeyen maddeler daha sonra ortaya çıkacak toplumlar arası büyük ekonomik uçurumların sebebi olacaktı. Büyük bir coğrafyaya sahip olan Osmanlı devletinde askerlik çok yıpratıcı ve meşakkatli bir hizmetti. Bir yerinde muhtemel ölümünde olduğu bu askerlik görev süresi ihtiyat süresi de dahil toplamda on yıldı. O geniş toprakların sınırlarında çıkan her savaşta ve içinde çıkan her ayaklanmada oraya asker sevk ediliyordu. Askere giden bir kimsenin herhangi bir dağda veya çölde hayatını kaybetmeden sakat bile olsa görev süresini tamamlayıp evine geri dönmesi mucize mukabilinden sayılmaktaydı.

İslahat fermanı o süreye kadar Osmanlı ile iyi geçinme siyaseti güden başta İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri için siyaset değişikliğine sebep oldu. Artık borcunu ödeyemeyeceğini ilan eden Osmanlı bir sömürge ülkesi konumunda olmanın tavına gelmişti. Bu ülkeler aralarında vardıkları konsensüse göre Osmanlı devleti parçalanmasının gerektiği güne kadar müşterekçe ve birbirlerinin hakkına tecavüz etmeden sömürülmeye devam edilecekti.

Bir çok Avrupa ülke vatandaşı tüccar – işadamı Osmanlı devletine göç ederek Selanik, İzmir, Mersin, Lazkiye, Beyrut, İstanbul, İskendurun gibi liman kentlerine yerleşti. Eski tabirle Levanten denilen bu tüccar ailelerin fertleri Anadolu ve Rumeli’nin içlerine kadar giriyor, satın aldıkları ürünleri limanlara getirterek oradan Avrupa ülkelerine satılmak üzere gönderiyordu. Yine Avrupa’dan gelen fabrika ürünlerini bu yolla devletin muhtelif yerlerine göndererek satıyorlardı.

Osmanlı toplumunun yabancısı olan ve yerli halkla ciddi algı farklılıkları olan Levantenler ülke içinde rahat dolaşamıyor – arzu ettikleri ticari dolaşımı sağlayamıyorlardı. Önlerindeki en önemli engel Anadolu ve Rumeli Türklerinin gururlu oluşları ve kendilerinden farklı gördükleri bu insanlara itimat etmeyişleri idi.

Tanzimat fermanın arkasından gelen ve daha önce tanınan hakları genişleten, hatta avantajlar sağlayan İslahat fermanın ilan edilmesi ile o zamana kadar içe kapalı bir cemaat yapısı içinde yaşayan – sosyal hayatta çok dikkat çekmeyen azınlık toplumları, Anadolu ve Rumeli topraklarının içine ulaşmak isteyen Avrupalı tüccarların dikkatini çekmeye başladı. Avrupalı – Levanten tüccarlar Rum ve Ermenileri kendi hesaplarına satım ve alım yapmaları için görevlendirip, Anadolu ve Rumeli’nin en ücra yerlerine kadar göndermeye başladı. Bunlar Müslüman tabanın kendilerinden gördükleri kimselerdi, çoğunluğu ile yüzyıllara dayanan komşuluk ilişkileri vardı. Azınlık mensubu bu kompradorlar gitdikleri bölgede veya kendi yaşadıkları yerde hesabına çalıştıkları şirket veya şahıs adına hareket ediyor en uygun fiyata mal topluyor, en fahiş fiyata mal satıyorlardı. Levantenler en sonunda kendi hesaplarına çalışacak en uygun kitleyi ve kar marjlarını yükseltmenin yolunu bulmuşlardı. Artık azınlık mensupları arasından kompradorlar ( Çalıştıkları şirket veya tüccarlar adına alım – satım yapan yerli aracı. ) çıkmaya ve çoğalmaya başlamıştı.

Bu yapı o kadar hızlı gelişti ki azınlık mensubu kompradorlar Osmanlı coğrafyasının her yerinde cirit atıyordu. Müslüman üretici ve alıcılar yabancılara göre kendilerinden gördükleri azınlık kesimi ile ticaret yapmaktan çekinmiyorlardı. Zamanla güçlü bir finansa sahip olan bu kesim erkek nüfusunun büyük kısmı askerde olan Türk toplumundan ekonomik sıkıntıya giren kişi ve ailelere borç verme yoluyla tefecilik yapmakta, ödeyemeyenlerin münbit tarla ve bahçelerine el koyarak geniş arazilere sahip olmakta idiler.

Azınlıkların çoğu yükselen gelir seviyeleri sayesinde bulundukları ortam içinde ve devlet nazarında itibarlı bir iş adamı konumunda idi. Bulundukları kentlerin en mutena semtlerinde büyük konak ve saray yavrusu binalarında yaşıyorlardı. Buraya gelmişken bize konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını umduğum bir anekdotu aşağıya aktarmayı uygun buldum. Mustafa Kemal Paşa Mersini ziyaret ettiğinde kalabalık bir yerli halk kitlesi onu karşılamış büyük ve gösterişli binaların bulunduğu sahil boyunca yürümeye başlamışlardı. Yol üzerinde gördüğü büyük evlerin güzelliğinden etkilenen kurtarıcı bir binayı göstererek bu bina kime aittir diye sorunca halktan biri Agop efendinindir demiş. Paşa yanındakini sorunca başka bir ses Bogos efendinindir diye seslenmiş. Bir sonrakini sorduğunda ise Yani efendinindir denmiş. Paşa halka dönerek – Efendiler onlar bunları yaparken siz nerede idiniz? diye sorunca bir yaşlı zat ileri çıkarak Paşa hazretleri onlar bunları yaparken biz Yemenin çöllerinde, Kafkasya’nın dağlarında savaşta, Balkanda eşkıya takibindeydik demiş.

Konuya dönecek olursak Kiliselerin ve azınlık din adamlarına Islahat fermanı ile tanınan etki ve dokunulmazlık azınlık içinde bilindiğinden, o kesimle iyi geçinmek, arayı sıcak tutmak zorunlu idi. Bundan dolayı azınlık mensubu zenginler kilise ve din adamlarına yüksek meblağda yardım ediyor, vakıflar bağışlıyorlardı. Azınlık mensuplarının var oluş sebebi olarak görülen bu dini önderler himayelerindeki parayı cemaatlerinin menfaatine kullanıyordu. Okullar, hastahaneler, kiliseler açılıyor, zor durumda kalmış, fakir azınlık mensuplarına yardım ediliyor en önemlisi ise Anadolu ve Rumeli Türk toplumunda erkek iş gücü ve nüfusu devamlı azalır, düşerken azınlık mensubu gençlerin askere gitmemesi için onların askerlik bedelleri ödeniyordu. Ülkenin asli unsuru ile bu kesim arasında açılan ekonomik uçurum ve devletin aciz görünümü azınlık mensuplarını devletten daha çok hak talep etmeye hatta baskın bir milliyetçilik olgusu ile organize olarak bulundukları devletten toprak kopararak bağımsız devlet kurma ( Ermenistan ) veya başka bir ülke ile birleşme ( Yunanistan ) yolunda çalışmaya onları teşvik etmişti. Levantenlerin ve onların iş ortağı azınlıkların ülke ekonomisinde baskın rolü üstlenmeleri ve batıdan gelen ucuz fabrikasyon ürünlerinin Osmanlı piyasasına hakim olması sanayileşme sürecine girememiş olan ülkede el işi iptidai çalışan bir çok atölyenin kapanmasına sebep olmuştu. Artık Türkler aç kalmamak için üretip, satıyordu. Sürekli çıkan savaş ve ayaklanmalar yüzünden askeri harcamaların karşılanması için konulan vergiler halkta yılgınlık uyandırmış hatta bazı illerde ciddi huzursuzluklara, halk hareketlerine sebep olmuştu. Pazar ekonomisi devletin aleyhine işliyordu.

Bu süreç ile Balkan savaşına (1912 – 13) kadar devam etti. Balkan savaşında Osmanlı devleti çok kısa bir zaman içinde 125 bin km2 toprak kaybetti. Devlet yönetiminde bulunan İttihat ve Terakki yönetimi savaş müddetince gerek Anadolu’da ki gerek ise Rumeli’de ki vatandaşı azınlıklardan gördüğü hainlik ve ilgisizliği unutmamıştı. Bu azınlık sorununa bir çözüm bulmanın ve yeni bir yapılanmaya gidilmesinin gerekliliği hususunda karar almıştı. Parti en iyi çözümün ekonomiyi millileştirmekten geçtiğini ve asli unsur olarak Türklerin yeniden ticaret sahasına dönmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla çalışmalara başlandı. Önce Yunan hükümetinin destek ve teşvikiyle Yunan vatandaşı bir çok Rum’un 1890’lardan itibaren Aydın, Balıkesir illerimizin kıyı şeridine yerleşmeye başladığı hükümetçe de bilinen ve endişelenen bir gelişme idi. Ayrıca bu yerleşimciler ilerde gerçekleştirilmesi mümkün olacak olan Yunan devletinin yayılmacılık siyasetinde görev alabilecekleri tarihi yaşanmışlıklarda görülmüştü.Gerçektende buna I. Dünya savaşı sonunda teşebbüs edilmiş Ege dağlarında teşkilatlanan Rum çeteleri erkeklerinin çoğu askerde olan Türk köylerini, nahiyelerini basarak halka tacizde ve tecavüzde bulunmuşlardır. Esas maksat bölgeyi Türklerden arındırmak ve onları sindirmekti.

I.Dünya savaşı akabinde yenik kuvvetler tarafında kalan Osmanlı devleti haksız bir şekilde işgale uğramış, daha düne kadar Türkler ile komşu olarak yaşayan Rumlar gerek Yunan gerekse diğer işgal ordularının lehine taşkınlıklar yapmış, Türk yerleşim birimlerinde terör estirmiş akla hayala gelmeyen cinayet ve tecavüzler yapmışlardı. Tabi burada geneli tenzih etmek gerekir. Özellikle iç Anadolu’da yaşayan ve aslen Türk olup Türkçe konuşan Ortodokslar Karaman Türkleri milli mücadele aleyhine hiçbir olaya karışmadıkları gibi aksine Ankara hükümetini ve Kurtuluş savaşını desteklemiş bu yolda can yürekten çalışmalara katılmış, katkıda bulunmuşlardır.

Savaşın Türkiye’nin lehine sonuçlanmasının ve ulusal varlığının teyidi olan Lozan anlaşması 20 Kasım 1922’de imzalanmıştır. Aynı zamanda bu anlaşmanın belli maddeleri ile iki ülkede yaşayan ve azınlık olarak kabul edilen iki toplumunda kaderi çizilmiş oldu. Çünkü artık beraber yaşamının mümkünü yoktu. Bizde evlat onlarda kuyruk acısı vardı. Yapılanlar ve yaşanılanlar kolay kolay unutulacak şeyler değildi. Bazı tarihçiler mübadelenin ana sebebinin ülkelerin içinde bulunan yüksek orandaki farklı din ve etnik yapının o ülke için tehdit oluşturmasından kaynaklandığı savını ileri sürerler. Evet bu belki başlıca etmen ama ben bu konuda bazı iktisatçıların ileri sürdüğü başka bir düşünceye de katılıyorum. Şöyle ki; Bu mübadele kararının daha önce İttihatçıların arzuladığı ama gerçekleştiremediği ekonomiyi millileştirme çalışmasının başarıya ulaşması yolunda atılmış en ciddi adım olduğuna inanıyorum. Mübadele konusu tartışılırken bu husus da göz ardı edilmemelidir. Yeni kurulan bir ülkenin ekonomisinin azınlıkların elinde olması bir bacağı olmayan insanın sağlam koşucularla maraton koşması kadar mantıksız olurdu. Sonuçta mübadele ile hem iç güvenlik hem de ekonomi üzerine sonradan çıkması muhtemel bir çok engel ve sorundan kurtulunmuş olunacaktı. Azınlıkların, Türkiye üzerine planları olan batılı güçlü ülkelerce nasıl kullanılabileceği ve bunların bahane edilerek yeni devletin iç işlerine müdehale edilebileceği gerçeği Osmanlı pratiğinde çok trajik bir şekilde yaşanmıştı. Ayrıca Anadolu Türklüğü onca savaşın arkasından bir de Kurtuluş savaşına girmiş çok yıpranmış nüfusu koca toprak parçası, üzerinde sahipsizlik hissi uyandıracak şekilde azalmıştı. Rumeli’nden getirilecek nüfusla Ermenilerin tehcirinin akabinde gerçekleşen Rumların göç ettirilmesi ile daha da ıssızlaşmış olan köyler, kasabalar, şehirler yeniden şenlenecek, iş gücü oranı artacak ve en önemlisi yeni ülkenin kendini savunabilmesi için gerekli olan asker sayısının arzu edilen orana ulaşması sağlanacaktı.

Onaylanan Anlaşmanın koşulu gereği bir süre sonra mübadele işlemi başladı. Adalar denizinin iki yakası arasında gemiler, Trakya’da sınırın iki tarafı arasında ise trenler devamlı insan ve eşya taşıyorlardı. O günleri yaşamış olanlar iki azınlık toplumu üyelerinin birbirleri ile mukayese edildiklerinde aralarındaki farkın net olarak görülebildiğini ifade etmektedir. Bu yazıyı kaleme alanın dedesi 14 yaşında yaşamış olduğu o günler ile ilgili anılarında iki azınlık arasındaki farkını şöyle ifade etmişti;

Yunanistan sınırını geçip trenimiz Edirne istasyonuna vardığında yan hatta geldiğimiz yöne gitmek için bulunduğumuz katarın hattı boşaltması için bekleyen başka bir katarla karşılaştık. İçi bizim muadilimiz Rum mübadiller ile dolu idi. İlk dikkatimi çeken hepsinin Avrupalı kıyafetler içinde oluşları idi. Bayanlar uzun roplar giyinmiş, omuzlarında şallar başlarında siperli şapkalar ve baş örtüleri vardı. Erkeklerin üzerlerinde ise pantolon, ceket, yelek, ayaklarda iskarpin başta ise fötr şapka birkaç kişide ise fes vardı. Bizim bayanlar da ise üzerlerine aldıkları cüppeye benzeyen siyah renkte ince kumaştan yeldirme denilen bir giysi, altlarında şalvar, başlarında beyaz baş örtüsü vardı. Erkeklerimizin kıyafetleri ise başta fes, üstte yelek, belde kırmızı kuşak, bacaklarda siyah poturdan ibaret olup ayaklarımızda çarıklarımız vardı. İkinci dikkatimi çeken şey onların arasındaki genç erkek nüfusun fazlalığı idi. Bizim erkek nüfusumuz son Balkan harbine gitmiş bir çoğu geri dönmemişti. Geri dönenlerin ise ya uzuvları eksik veya aldıkları yaradan dolayı hareketleri kısıtlı idi. Sağ olup eli ayağı tutanların Balkan harbinden sonra terhis edilmediğini biliyorduk en son sağ olarak 1918 senesinde köye dönmüş olan 1916 ‘da Irak cephesinde savaşırken İngilizlere esir düşen ve iki yıl Hindistan Bombay’da bir esir kampında kaldıktan sonra ancak mütareke imzalanınca serbest bırakılmış bir kişiydi. Diğerlerinden ise köye hiçbir haber ulaşmamışdı. Köyde beş evladının hepsini Balkan savaşındaki Çatalca muharebesinde kaybettiği için çıldıran ve bütün gün köyün içinde oğullarının ismini sayıklayarak dolaşan bir kadıncağız vardı. Yani bizde erkek olarak çocukların dışında 13 – 15 yaşlarında gençler ile 60 yaşın üstü ihtiyarlar vardı. Dikkatimizi çeken diğer bir şey onların eşya olarak yanlarında götürdükleri idi. Büfeler, koltuklar, konsollar, avizeler, şamdanlar filan bizim yanımızda ise lengerler, ibrikler, bakraçlar, kilimler ve yer sofraları mevcuttu. Onlardan utandığımızı hatırlıyorum. demişti. ( Hatırlatmalıyım ki yukarıda tasviri yapılan Türkler en azından 700 yıl Rumeli’yi yönetmiş asli unsurun mensuplarının o günkü içler acısı halidir. Diğer taraf ise yine bizim 1000 yıl himayemizde yaşamış bir azınlık topluluğu.)

Şimdi yukarıda anlatılanlar çerçevesinde tekrar mukayese edildiğinde Türklerin eğitime önem vermediği ve cahil oldukları ileri sürülecektir. Bunu iddia edenler Osmanlı devletinin son 30 – 40 yılında yapılmış olan rüştiye ve idadi gibi okulların Yunan ve Bulgar orduları tarafından Balkan harbinde yakılıp yıkıldığını, sağlam olanlarına da el konulduğunu ya bilmez yada görmemezlikten gelir. O dönemlerde Rumeli ve Anadolu’da olan azınlık okulları ise hiçbir engelleme ile karşılaşmadan çalışmış, eğitimine devam etmiştir.

Bu noktaya gelmişken Atatürk’e dolayısı ile mübadillere yapılan bir iftirayı ve haksızlığı da düzeltelim. Yunanistan’dan gelen mübadillere yönelik en ciddi eleştiri onlara Türkiye’nin en güzel topraklarının verildiği ve bu hususta Anadolulu Türklerin istismar edildiğidir. Bunu kanıtlamak içinde Atatürk’ün o coğrafyanın insanı olduğu için gelenleri kayırdığı yani hemşehricilik yaptığı iddiasıdır.. Bu Atatürk’e yapılmış haksız bir iftiradır ki böyle bir olayın gerçekleşmesinin onun yüksek karakterine ne derece aykırı olduğunu yine yaşanmış bir olayı aşağıya aktararak kanıtlamaya çalışacağım.

Bir ziyaret için bulunduğu binadan çıkarken Atatürk’ün önü yaşlı bir kadın tarafından kesilmiş, kendisinin Selanik’te oturdukları semtte kapı komşuları olduklarını ve onun çocukluğunu bildiğini ayrıca annesinin de o zamanlar yakın arkadaşı olduğunu belirtmiş, oğlu için bir konuda iltimas talep etmişti. Atatürk bu talebi kibarca geri çevirerek medeni bir devletin hukuk üzerine yürümesi gerektiğini bu sebeple de kimseye kayırımcılık yapılamayacağını ona ifade etmişti. Böyle bir insanı ayrımcılık yapmakla suçlamak tam anlamı ile iftiradan başka bir şey değildir. Yunanistan’dan gelen Türklerin şansı onların Rumların ve tehcir sebebi ile Ermenilerce terk edilmiş olan yerleşim birimlerine iskan edilmiş olmalarıdır. Çünkü daha önce yukarda da vurguladığım gibi Rumların ve Ermenilerin sahip olduğu topraklar zaman içinde yükselen ekonomik imkanları ile satın aldıkları, bulundukları bölgenin işlenebilir en değerli, münbit arazileri idi. Aynı politikayı yani boşalan yerleşim birimlerine Türkiye’den Yunanistan’a göçen Rumların iskanını Yunan hükümeti de uygulamak istemiş fakat Rum mübadiller kendilerine yerleşmeleri için önerilen araziler ile Türkiye’de bıraktıkları topraklarını mukayese edince büyük bir hayal kırıklılığına uğramışlardı. Boşalan Türk köyleri dağlar içinde barınımı ve ulaşımı zor yerlerdeydiler. Ayrıca arazi olarak sadece tütün ekimine müsait tarlalar ile karşılaştılar. Onlar ise tütün ekimi hakkında hiçbir bilgiye sahip değillerdi. Ayrıca o coğrafya çok kısa bir süre önce yaşanmış olan Balkan savaşları ile sonrası olmuş silahlı çatışma ve mücadelelerinin yıkım izlerini taşıyordu. Bu sebeple bir çok Rum Türklerden kalan yerleşim birimlerinden ayrılarak Selanik, Pire gibi büyük kentlerin varoşlarına doğru yeni bir göç dalgası başlattılar.

Yazıma son verirken mübadele döneminde en çok acıyı çekenlerin yukarıda da ifade ettiğim kendileri Türk, dilleri Türkçe olan Karaman Türkleri için daha da travmatik olduğunu kabul etmeliyim. Türklerle sonu yenilgi ile bitmiş bir savaştan çıkmış olan Yunanistan’da halkın acıları taze ve Türk olan her şeye karşı tepkili idiler. Bu yüzden özellikle Karamanlılar bulundukları ülke içinde çok horlandılar ve itilip – kakıldılar. Daha doğrusu dinlerinden dolayı Türkiye, soy ve dillerinden dolayı da Yunanlılar tarafından cezalandırıldılar.

İşte tarihimizde mübadele olarak bilinen ve o sürece kadar gelen olayların serencamı bundan ibarettir.

Şunu burada belirtmeliyim ki tarihi bu günün imkan ve koşulları ile değerlendirmek, haklı – haksız tespit etmeye çalışmak yine tarihin kendisine ve gerçeklere yapılmış en büyük hakarettir. Tarihe o günün koşulları içinde bakmak ve eleştirmek gereklidir. Bu ise ancak eğitimli bir insanın metodudur diğeri ise ancak ön yargılı cahilce bir bakış açısı olur.
Okan Balcıoğlu'dan alınmıştır.
Paylaş