19 Kasım 2018

Bu Dönemi Yazacaklar










Türkiye enteresan zamanlar yaşıyor. Bu geçecek ve yeni insanlar gelecektir! Muhakkak gelecek nesil ve zamanlar bugün yapılanların etkilerini taşıyacaktır. Elbette bugünlerin tarihini yazmak üzere tekrar tekrar incelenecek ve araştırılacak, bütün belge, bilgi ve tanık anlatımları ile bu dönem gözden geçirilecektir.

Hukuk dışı uygulamalar, parti ve cemaat yargısı ve bunların verdiği mahkumiyet kararları en başta gelecek sanırım! Balyoz, Ergenekon, Casusluk başta olmak üzere planlanan  kumpas davaları ile insanların nasıl perişan edildiği anlatılacaktır.

Fetö terör örgütünün Türk devleti ve Ordusunun içinde nasıl örgütlendiği ve siyasetin bunu ne şekilde desteklediği yazılacaktır... Dolayısıyla emperyalist güçlerle işbirlik içinde çalışanlar ortaya çıkacaktır.

Demokrasinin güvenlik vanası olarak görülen medyanın nasıl bu özelliğini kaybederek dünyanın en fazla yalan ve yanlış haber üreten medya topluluğu durumuna geldiği ayrıntıları ile incelenecektir.

Uygulanan ekonomik politikalarla halkın borçlandırıldığı, yoksullaştırıldığı ve işsiz bırakıldığı anlatılacaktır. Ülkemizin eşsiz topraklarında tarım ve hayvancılığın bitirilme macerası açıkça yazılacaktır...

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkarılan dev kuruluşların özelleştirme başlığı arkasına gizleyerek nasıl üç kuruşa elden çıkarıldığı da yazılacaktır. Güzel şehirlerimizin nasıl beton cehennemine dönüştüğü tüm açıklığı ile anlaşılacaktır.

Göçlerle demografik yapının değiştiği ve ülke sahiplerinin elinden nasıl alındığı yazılacaktır! Siyasetin aynı odakların kontrolünde bataklığa iktidar ve muhalefetle birlikte sokulduğu anlatılacaktır.

Toprakların yabancılara kolayca satıldığı, madenlerin küresel güçlere kaptırıldığı anlatılacaktır! Ege'deki adaların işgaline nasıl sessiz kalındığı yazılacaktır.










Tarih bugünleri mutlaka yazacaktır. Ama nasıl? Dileğim yukarıdaki paylaştığımız gerçekler yönünde yazılsın.
Paylaş

20 Eylül 2018

Goralı















Goralı’yı İcat Eden Ailenin Hikayesi
Kosova’dan Ankara'ya göç ederek gelen Goralı ailesi, öncelikle burada ufak bir dükkan açar. Tarihler 1945’i gösterirken dükkanları, sattıkları porsiyon sosisleriyle Ankaralıların sık sık uğradıkları bir lezzet noktası haline gelir. O tarihte porsiyon sosis kullanılmasının nedeni ekmeğin karne ile verilmesinden ileri gelir.
Takvimler 1950’ye geldiğinde tabakta satılan porsiyon sosis, sandviç ekmeklerinin içine girer ve özgün bir yapı kazanır. Müşteri memnuniyetinin geldiği nokta Goralı ailesinin o günden bugüne uzanan mutfak macerasının temellerini oluşturacaktır.
Devamı
Paylaş

20 Mart 2018

Odesa' lı bir kız















İyi günler.
Size de

Ben bir bildiriciyim, Türkiye’den. Sizi tanıyabilir miyim?
Mariia Chernkbrovkina. Odessa doğumluyum, 24 yaşındayım, beş yıldır da Kiev’de Pazarlama Tasarımı yapan GNF-Avusturya işletmesinde çalışıyorum.

1,68 boyunda, beyaz tenli, açık çağla gözlü, tabak yüzlü, eğitimli, cana yakın, konuşkan, gözleriyle sorgulayan, özgüvenli bir genç kız. Ona Kiev adının nerden geldiğini sordum, bilmiyordu. Ona kenti kuran Hazarların, Türkçe olarak Kıyı Ev den bu adı türettiklerini anlatınca şaşırdı.
Gerçekten, Kiev, Dinyaper kıyısındaki evlerin toplanmasından oluşmuş bir kent.

Ona Kırım ın anlamını sordum. Bilmiyordu. Türkçe’de Kırım’ın felaket anlamına geldiğini bildirdim. Şaşırdı. Bu ülkenin bir dönem, Moldavya’dan, Gürcistan’a dek Hazar Türklerinin elinde olduğunu, Hazar Türkleri nasıl yınançsız-inançsız iken, Museviliği aldıklarını, Türkçe olan Runik yazıyı bırakıp, İbranice yazmaya başladıklarını, adlarını Türkçe’den nasıl Musevi adlarına çevirdiklerini anlattım.

Bugün Türkiye’de de biz aynı yanlışı yapıyoruz. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce yalnız Yaratan’a yınanan-inanan, dinsiz bir toplumdu. Sonra Araplar kılıçla Türkleri İslam yaptılar. Bununla kalmayıp, adlarımızı Mustafa, Ahmet, Salih, Mukaddes, Elif, Ayşe gibi Arap adları aldık. Türk tamgasını-alfabesini bırakıp Arapça tamgayla yazmaya, onlar gibi giyinip, onların yaşantısına uygun yaşamaya başladık. İslamın bayrakçılığını yaparak biz de kılıç zoruyla başka toplumları İslamlaştırdık. Her gittiğimiz yere camiler kondurduk. İslam adına Hıristiyanlarla savaşa tutuştuk; öldürdük, öldürüldük. Aldığımız ülkeleri vergiye bağladık, ellerindeki edinçleri, güzel kızlarını, genç oğlanlarını aldık, İstanbul’a getirdik. Arapları ordu görevi vermedik. Onlar için Türkler savaştı. Savaşlarda Türk’ün neredeyse soyu kurudu. Zorla İslam’a dönüştürdüğümüz toplumlar Haç için Mekke’ye gittiler. Onların bıraktıkları parayla Araplar zenginleşti. Araplar bize başkaldırmasın diye onlara iş değil, altın verdik. Sonunda Araplar Hıristiyanlarla birleşip bize karşı savaştılar. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı. 1923’de kalan Türklerle bu kez Türkiye Cumhuriyetini kurduk. Arap tamgasını atıp, birçok ulusun kullandığı Latin tamgasını aldık. Kadınları özgürleştirdik, okuttuk, erkeğe eşitledik. Devletin dini olmaz, toplumun yınançı-inancı olur diyerek, bilimgüder-laik bir devlet kurduk. Böylece kurtulduk.   
Peki Hazarlara ne oldu?


6. Yüzyılda tarih sahnesine çıkan Ruslar gelişince, Hazarları kendi ülkeleri olan Ukrayna’dan kovdular. Kimisi saklandı, kaldı, kimisi Batı Avrupa’ya, kimisi Anadolu’ya göç etti. Hazarlar takı, el işleri, esnaflık, tecim, akça-finans, çetele-hesap, yatırım işlerinde çok iyiydiler. Gittikleri, Almanya, Hollanda, Macaristan, Polonya, Romanya, Çek, Slovakya, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde tecimi, kıskılı-ekonomiyi, bilimi yönetimleri altına aldılar. Ancak adları İbranice, yazıları da İbranice olunca öz kimlikleri olan Türklükten uzaklaştılar. Yabancılar onlara Yahudi diye adlandırdı. Oysa onlar Arami soyundan değil Turan soyundandı. Bu dil ile din değiştirme onlara pahalıya çıktı. Hitler, tüm Avrupa’daki Hazarları, Yahudi diye fırınladı. İçlerindeki bilimcilerin bir kısmı Atatürk’çe Türkiye’ye alınırken, diğerleri Amerika’ya sığındı.
Demek ki dil ile din bu denli önemli. Siz Türklerle, Hazarların yazgısını çizmiş.

Sen dine yınanıyor-inanıyor musun?
Nasıl yınanırım? Kendine Tanrının elçisi diyen her kişi düzenbazdır. Yaratan Tanrıysa, o herşeye egemen ise, elçinin, komisyoncunun ne işi var? Özetle ben dinsizim. Bağımsızlık Meydanında okudunuz; Özgürlük bizim dinimizdir


Bu söz beni çok etkiledi. Bak sen bir Hazarlı olabilirsin?
O niye ki?

Genlerine işlemiş. Hem de Odessalısın.
Bizim Odessa’nın çoğu Musevidir. Şimdi anlıyorum ki onlar Hazar Türklerinin kalıntısı. Benim adım da bir Musevi adı.

Senin evgilinde mi Musevi?
Yok! Ancak bizim Odessa’da derler ki; Eğer Odessalı isen kesin bir Musevi bulaşığı vardır

Ha ha ha! Bu doğru mu?
Evet..Ha ha ha.

Bence…Madem ki siz de portakal devrimi yaptınız, neden Türkler gibi Kiril tamgasını değiştirmiyorsunuz?
Bilmem. Hiç düşünmemiştim. Bu size çok güçlük çıkarıyor değil mi?

Mariia, insanoğlunun iki düşmanı vardır; biri din, biri dil. Bu ikisi toplumları böler, savaştırır, ölüm getirir. Oysa amacımız birbirimizi anlamakta, iletişimden geçer. O nedenle önce ayni tamga, daha sonra da bir dili konuşmak zorundayız. Düşünebiliyor musun? Ben 5 gün Ukrayna’da kaldım, neredeyse hiç birinizle konuşamadan, sizi anlamadan, siz beni anlamadan ülkeme dönüyorum. Bir ülkeyi gezmek, oradaki yapıları, doğayı görmekten öte, toplumuyla konuşup anlaşmaktır. Buna engel ne? Dil. Dilin, tamganın tutuculuğu olmaz. Bu bağnazlığı atmak gereklidir.
Doğrusun da nasıl çözülür bilmem!

Size de bir Atatürk gerek.
Ha ha ha.

Ayrıca, beş gün kaldım, hiç Ukrayna şarkısı dinleyemedim. Neden? Siz öz kimliğinizden utanıyor musunuz?
Batılaşma akımının sonucu.

Eğer ekininizi yitirseniz Ukraynalı da kalmaz.
Gençler böyle bir akımın içinde.

Portakal devriminden sonra, neden Rusların yaptığı o göz kamaştıran anıtları, yontuları yıktınız?
Onlar bizi Rusya’yı, komünizmi anımsatıyor. Biz onları ebediyen silmek istiyoruz.

Ancak onlar sizin ötkeninizin-tarihinizin bir parçası. Bu tıpkı Sırpların, Yunan ile Bulgarların Osmanlıdan sonra camileri, medreseleri, köprüleri yıkması gibi bir şey. Bunlar ortak ötken. Bak, yıkamadıklarınızdan Anayurt (Motherland) anıtı, günümüzde en çok ziyaret edilen yer.
Biz hiçbir anıtın, Rusya’yı anımsatmasına katlanamayız. Bize acı veriyor. Duygularımı anlatamam.

Ukraynalılar mutlu mu?
Değiller. Herkes yakınıyor.

Neden?
Geçim derdi. Ortalama işçi aylığı 3000 Griva (120 dolar). Genel olarak yüksek eğitimlilerin ise 15 000 Griva (600 dolar). Ben bir yabancı işletmede pazarlama tasarlayıcısı olarak çalışıyorum, 25 000 Griva (1000 dolar) alıyorum. Bunun 700 Griva’sı kiraya gidiyor. Bana yetiyor. Ancak para biriktiremiyorum. Kıskılın-ekonominin düzelmesini bekliyoruz. Biz de AB’nin bir parçası olmak dileğindeyiz.

Bizde de aşağı yukarı size benzer. Ancak, yaşam Ukrayna’da daha ucuz.
Biz Türkiye deyince, 5 yıldızlı oteller, sıcak deniz aklımıza gelir. Otellere gideriz, Türkiye’yi görmeden, bilmeden döneriz.

Gel bir gün, gez. Çok seversin.
Bakalım. Biz Ukraynalıları nasıl tanıyorsunuz?

Türkiye’deki genel kanı aşk ülkesi. Ancak buraya gelince izlenimim değişti. Ukraynalı kızlar; duygusal, masum, eğitimli, davranış bütünlüğü olan kişiler.
Bu doğrudur. Bizde eğitim kurumları oldukça gelişmiştir. Bilimsel çalışmalar Ukrayna’da sürekli kılavuzumuzdur. Özellikle bilimtey-üniversite eğitimi çok iyidir.

Ulusal amacınız nedir?
Rusya güdümünden kurtulup, batıya açılmak. Batının bir parçası olmak.

Senin ereğin nedir?
İşimde yükselmek. En iyisi olmak. Bulunduğum bölümü yönetmek.

İşini seviyor musun?
Çok?

Erkek arkadaşın var mı?
Yok. Önce işimde yükselmek istiyorum.

Nasıl biriyle evlenmek istiyorsun?
Yüksek eğitimli, okuyan, kadını anlayan, ince ruhlu, kibar, uzun boylu.

Mariia sen sağol. Bil ki, bir gün böyle bir delikanlı önüne çıkacaktır. Sana başarılı bir yaşam dilerim.
Sizinle görüştüğüme çok sevindim.
Ben de.

Ona T-yi, anlamını öğretmiştim. T’lerimiz açtık. Birbirimize sarıldık. Yanaklarından öptüm.

Hoşça kal.
Sevgiyle kal.

O, gitti. Duyguları ile düşünceleri kaldı.

20 Mart 2018, Kiev Ahmet Ercan hocamızdan alıntıdır.
Paylaş

07 Mart 2018

Köv ekmeği














Ateş tuğlası ve kerpiçten mamur ekmek fırınlarında pişirilir köy ekmeği.
Bizim ağzımızda köv ekmeği oluverir.
y ile değişimi pek bilindik bir dil özelliği olmamakla birlikte yakışır ağızlara.
80’li yıllarda hemen herkes aynı yolla tedarik ederdi ekmeğini.
Fırın esnafları çoğaldıkça köv ekmeği yerini çarşı ekmeğine bıraktı.
O zamanlar çarşı ekmeği lüks sayılabilirdi.
Farklı bir lezzetti en azından.
Hele tahin helvasıyla çok yakışırlardı birbirlerine.
Zamanla köv ekmeğine galip geldi.

Ama bu mağlubiyet, bu köylüye onurundan ve tadından bir şey kaybettirmedi.
Tabii zaman geçtikçe köv ekmeğinin lezzeti aranır oldu.
Fabrikasyon imalatlar yavan gelmeye başladı damağımıza. Şimdilerde köylü teyzelerin, kaçak sigara gibi tezgâh altlarında sakladıkları somunlar, zabıtayı nasıl atlatırız derdinde.
Fırın genellikle evin inşası sırasında, hanımlar tarafından ısrarla talep edilirdi.
Bahçeye özellikle de bodruma yakın yerlere yapılırdı.
Aslına bakarsanız pek tertipli görüntüler değildir.
Yani mimari estetikten uzak, derme çatma kuruluklardır.
Bu yönüyle pek hoşuma gitmese de yaydığı koku, estetik kaygısını unutturacak cinstendir.
Hanımlar, akşamdan leğenin başına oturup hamur yoğururdu.
Yarın ekmek yapacağım, dedikleri vakit, başka iş çıkarmayın, çünkü bütün günümü bu telaşlı işe ayıracağım, demek isterlerdi.
Ekşi maya ile tutulan hamur, sabah tekrardan bi yoğrulurdu.
Kollar dirseklere kadar sıvanır, eller yumruk olur ve hamurun altı üstüne getirilirdi.
Sonra bir süre demlenmeye bırakılırdı.
Göz kararı kıvamına kanaat getirildiği vakit birer somunluk hamurlar, minete (ekmekleri taşımak için kullanılan, yatay dolap raflarına benzeyen ahşap gözlü taşıma gereci) konurdu.
Yapışmasın diye altına sofra bezi döşenir, un serpilir ve hamur, kundak gibi sarılırdı.

Fırının hazırlıkları devam ederdi diğer taraftan. Sıcaklığından emin oluncaya kadar ateş yakılırdı içinde.
Bu ateş, pırnal çalısından tutuşmalıydı.
Maki tesirli iklimlerin bodur çalısı pırnal, is bırakmaması ve bu civarda bol olması hasebiyle tercih sebebiydi.
(Ayrıca ormancıların bu kaçak kesime göz yumması da etken midir bilmiyorum.)
Pırnalın hem maliyeti düşük hem de kalorisi yüksekti.
Hatta çok zaman pırnal köklerinin kışın kömür niyetine yakıldığına da şahitlik etmişizdir.
Bu çalıları kesmek ve köklerini çıkarmak öyle kolay bir iş değildi. Kazma, kama ve balyozla çıkartılabilirdi. Bir nevi kömür çıkarmak gibi.
Zaten kömüre alternatif yakıttı garibanın maşingasında.
Pırnalı kestiniz, kökünü çıkardınız.
Ne ile götüreceksiniz.
Tabi ki iki tekerlekli demir profillerden yapılmış pırnal arabasıyla.
















Çan’a bahar geldi minim
Karşıyaka kadınları
Sırtlanmışlar pırnalları
Bi dilim köy ekmeği
Bir tepsi basma börek
Salçayı söylemicem
Bir de kız güzeli gelincikler
At arabası mantığı ile yapılmış bir araçtı; pırnal arabası.
Önünde çekmek ve yönlendirmek için T şeklinde ilkel direksiyonu bulunurdu.
Önden çekerdi.
Düzde giderdi gitmesine ya, Erenler Tepesi’nden yokuş aşağı inerken sürücüsünü önüne kattığı zaman, kazaya büsbütün davetiyeydi.
Çok tehlikeliydi.
Bu icadın mucidi bu araca fren takmayı unutmuş.
Durdurmak tamamen iman gücüne bağlı.
Evin reisi direksiyonda.
Arkasından refakat eden ve aksi bir durumda ilk yardıma hazır kişi de evin hanımı.
Kömürde göçük, pırnalda da her daim arabanın altında kalma tehlikesi vardır.
Pırnal, sağ salim getirilirse, bu meşakkatten sonra ancak ateşe verilir zaten.
Ateş hazırsa; şimdi közlerini, köse dediğimiz uzun demirin ucundaki üçgen saçla, fırının ağzına çekip içerdeki sıcaklığı muhafaza etmeli. Eski kumaşlardan yapılmış fırın süpürgesini ıslatarak içerdeki külleri temizlemeli ve ahşap küreğe minetten aldığımız hamurları koyup fırına sürmeli.
Bir tepsilik yer muhakkak bırakmak lazım fırında.
Basma börek için.
Bu böreğin iki güzel yanı vardır.
Birincisi kimsenin hayır diyemeyeceği bir lezzettir.
İkincisi bütün gün ekmek telaşıyla uğraşan evin hanımı, yemek yapmaya büyük olasılıkla yetişemediğinden bu kozunu sürerdi siniye.
Ekstradan yine fırında közlenmiş biber ve patlıcan söğürmesi katık edilirdi böreğe.
Sonuçta herkes mutlu kalkardı sofradan.

Bu ateş sadece bir fırınlık ekmek için yakılmazdı.
Aynı ateş birkaç hanenin daha ekmek ihtiyacını da görürdü. Hanımlar için bir başka sıkıntı da ekmeğin piştikten sonra beğeniye sunulmasıydı.
Şayet ekmek atan gelinse zaten yaranma şansı olmazdı kayınvalideye.
Hanımlığın karnesinde pekiyi olması gereken en önemli dersti köv ekmeği.
Komşular ve çocuklar için halka veya goda pişirilirdi.
Herkes hissesine düşen mutluluğu paylaşırdı.
En kıymetli yeri kıyısıydı ekmeğin.
Anamın paşası olduğum için orayı hep ben yerdim.
Ezelden iki âşık köv ekmeği ile tereyağ; kavuşmayı bekliyor. Tereyağ kendini ekmeğin kollarına bırakıyor.
Ve bu aşk da mutlulukla sona eriyordu.

Fazıl Sayın
Paylaş

20 Kasım 2017

Ağlatan Naim yazısı














Bulgaristan Göçmeni Boğaziçili Profesörden Ağlatan Naim Süleymanoğlu Yazısı

Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yapan, Moleküler Biyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nesrin Özören, okulun forumunda paylaştığı bir yazıda, Naim Süleymoğlu’nun ardından, okuyanlara duygusal anlar yaşattı.

Göçmen psikolojisini ve ailemizin geçmişte başından geçenleri şimdinin gençlerine daha iyi aktarabilmek adına paylaşmak istiyorum. Bugünlerde yurdu terk etmeyi düşünen ya da icra edenlere ithaf olunur.

İşte Özören’ in o çarpıcı yazısı:
Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nun anısına…

Bugün çok büyük bir adamı, Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nu uğurlarken, kendi hayatıma düşen izinden bahsederek, tüm Bulgaristan Türkleri için nasıl bir özgürlük ve umut meşalesi olduğunu hissettirmeye çalışacağım.

Naim’in bana öğrettiği ders şöyleydi: çok başarılı olursam Bulgaristan’dan kaçabilirdim! Bu yüzden gazeteci olup yurt dışına çıkabilmek için İngilizce öğrenmeye karar vermiş ve Silistre yabancı diller lisesi Ivan Vazov’u kazanmıştım.

Şimdiki yıllarda bu kaçma isteği anlaşılamıyor, çünkü demir perde çöktü, ancak o yıllarda Bulgaristan dışına çıkmak için sporcu, sanatçı veya gazeteci olmak gerekiyordu. Ben de uzun koşu denedim – 1500 m’de bayağı iyiydim aslında. Lisenin başlarında Silistre’de il 4’cüsü olmuştum. Ormanlık alanda iki rakibim virajı koşmak yerine kısa yoldan önüme geçmişti, kimse görmedi. Böylece il 2’cisi olamadım, maalesef kameralar yoktu ispat için, antrenörler de bana inanmamıştı, uydurduğumu düşündüler. Daha sonra bir kaç ay hızlı yürüyüş denedim ve sonrasında da okula odaklandım. Bu konuda da biraz başarılı oldum, önce vatanıma kavuşmam lazımdı…

Türkiye’ ye Göç etmek istiyorduk

1985 yılında Nesrin Salimova Hasanova olan adım zorla Nadejda Strahilova Handjiyeva olarak değiştirilmişti ve hepimiz ağır bir depresyona girmiştik. Milyonlarca Türk dilekçe kampanyasına katıldı, hepimiz Türkiye’ye göç etmek istiyorduk. Bu insanların hepsi işinden atıldı. Babam da muteber bir tütün eksperi işinden oldu ve beton bordür dökme işini bulabildi aylar sonrasında.

Çıkış yolları yoktu, sınırlar kapalıydı. Rüyamda hiç görmediğim eşsiz güzellikte Boğaz kenarında dolaşıyordum. Bu arada kendi adıma yetişkinlere çok kızgındım-neden başkaldırmıyorlardı, çok korkaktılar.

Buna çözüm olarak Mustafa Kemal Atatürk adında bir gençlik örgütü kurmaya teşebbüs ettim, 7 sınıftaydım. Okuduğum kitaplardan İkinci Dünya Savaşında Nazi’lere karşı savaş veren Rus direnişçilere özenmiştim, onlar da benim yaşlarımda insanlardı sonuçta. Daha sonra herhangi bir faaliyet yapamadan bu örgüt fikri çöktü, fakat tüzük defterim polis tarafından bulunmuştu.

















Babam Türklere yapılan zulümlere Şiirleriyle cevap veriyordu

Babamın şiirlerini aramaya gelen polisler odamda tüzük defterimi görünce el koymuştu. Babam etrafta olan haksızlıklara ve Türklere yapılan zulümlere şiirleriyle cevap veriyordu ve bunları aile meclislerinde okuyordu. Dedem Hasan ise Osmanlı zamanında (1910-1915 arasında) Kırcaali bölgesinde doğmuş bir adam olarak hiçbir zaman kıyafetini değiştirmedi ve belinde kuşak/bıçak, kafasında sarığıyla ‘deli’ Hasan muamelesi görerek ve herkesi şaşırtarak yaşadı ölümüne kadar. Soğuk Deliorman kışlarında annem gelen misafirlere zengin sofralar kurardı. Dedem deli Hasan’dan Plevne savaşının anısına ‘Osman Paşa’ marşı rica ederdi misafirlerimiz, o da seve seve söylerdi; tüm çocuklar korkudan ağlardık. O marş söyledikçe biz kanatlanır, sanki başka bir özgür diyara göçerdik hep beraber. Bu diyarda Türkler şerefli ve kahramandı, Osman Paşa gibi. Dedem de babam da korkusuzdular, bu özellik bize de geçmişti.

Babamın şiirlerini birisi ihbar etmişti ve polis eve aramaya gelmişti. Defterimi okuyan polisler önce kardeşim ve beni sorguladılar, ifademizi yazdırıp bıraktılar, yaşımız küçüktü. Daha sonra bütün sınıf önünde örgüt Yeminimiz okundu ve ben Bulgaristan’daki tüm liselerden kovulmuştum, 9 sınıfta. Yeminimizde baskıcı Bulgar’a karşı savaş edeceğimize yemin ediyorduk. Gazeteci olmam ve kaçmam da imkânsız hale gelmişti.

Aynı yıl veya önceki yıl Naim Süleymanoğlu Türkiye’ye kaçmış ve tüm dünyaya olanları anlatmıştı, bu hepimize bir umut ışığı olmuştu. Büyük Türkiye tabii ki bizi orada yalnız bırakmayacaktı!

Silistre’ den Bize Vatan olamamıştı

Babamın önerisiyle İngilizce bir metin hazırladık – başımıza gelenleri ve yurt dışına, Türkiye’ye çıkmak istediğimizi anlattık. Babam bunları turistik yerlerdeki diplomatlara ulaştırmaya çalışmıştı, geleceğimiz yoktu Deliorman’da, Silistre’den bize vatan olamamıştı.

Daha sonra, gene Türkiye’ye taşınma dilekçesi vermiştik, ancak bir cevap gelmiyordu, sonra da 1989 Mayıs’ta bize cevap geldi, 2 gün içinde ülkeyi terk etmeliydik – bize Avusturya vizesi çıkmıştı, trenle iki gün sonunda toplam 4 bavul ve 250 dolar (daha fazlasına izin yoktu) dört kişi Viyana’ya vardık. Türkiye konsolosluğunu bulduk ve orada Türkiye’ye ailecek iltica ettik. Babama bazı hademeler ve görevliler Avusturya vatandaşlığı teklif etmiş, o da ret etmişti! Naim Süleymanoğlu’na Amerika 2 kere vatandaşlık teklif etmiş, 10 milyon dolar teklif etmiş – ret etmiş. Naim bizim için bir örnek, yanan bir vatan sevdası oldu!

Tüm hatıralar canlandı bugün.. Eskiden anlatmazdım bunları, ancak susmanın hata olduğunu anladım çok yakında. Geçen yıl bir yeğenim, Türkiye vatandaşlığından çıkıp yabancı uyruklu üniversite sınavına girip, tekrar vatandaş olabileceğini (lisede rehber öğretmeninin tavsiyesi olduğunu) söyleyince kalp krizi geçirecektim! Nasıl yani, oturup çalışmak yerine- vatandaşlıktan çıkma planı? Tüm devrelerim alt-üst oldu. Hür vatanda yetişen nesillerimiz nasıl bu kadar kolay “satabiliyorlar” bu ülkeyi, bu toprağı zehirleyen bu zihniyeti yok etmeliyiz!

Naim Süleymanoğlu Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi

Neden sustuğumuza gelince, yukarıda anlattıklarım Bulgaristan’da şehit ve gazi olanların fedakarlığı yanında bir hiç sayılır, anlatılmaya değmez aslında. Biz kurtulduk ve hür bir şekilde yaşıyoruz, çok şükür. Direniş yapan sadece bizler değildik. Mesela, Deliorman bölgesi köylerinden cesur bir grup tank kaçırmaya çalışmış, bazı patlayıcıları askeriyeden kaçırmış, daha sonra da turist kaçırmışlardı dikkat çekmek için. Bazısı şehit edildi, bazısı Belene’de çürüdü. Bazı cengaver ‘deli’ Türkler yürüyüşlerde can verdi hem Kırcaali, ve Naim’in şehri Mestanlı’da, hem de Deliorman’da. Bu yiğitlerden özür dileyerek kendi serüvenimi anlatıyorum.

Naim Süleymanoğlu da Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi, bizler de etmedik. Lütfen, bunu hatırlayarak bizlere ‘Bulgar’ demeyiniz, evet size çok garip gelebilir ancak bizim için Türk olmak ayrıca önemli, en temiz vatansever haliyle!

Son söz olarak, Bulgaristan’a kızgın değilim, sosyalist rejimin pek çok kazanımları da oldu benim için – mesela Türkçeyi anamdan, Bulgarca, Rusça ve İngilizceyi onlardan öğrendim. Matematik, fizik, kimya ve edebiyat temellerimi oradaki hocalarıma borçluyum, sağ olsunlar. Her şeyin ötesinde çok çalışmayı ve disiplinli olmayı da orada öğrendim. Bulgaristan’ı affettim çoktan, orada halen toprağımız ve akrabalarımız var. Onlarsız bir parçam yok sayılır.

Sevgiler,

Nesrin Mücahitsüleymanoğlu Özören
Paylaş

15 Kasım 2017

Kırım göçleri

















Tatarlar doğrudan deniz yoluyla Türkiye’ye, günümüzde Romanya ve Bulgaristan topraklarında kalan Dobruca’ya gittiler. Bazıları Dobruca’da kaldı, çoğu oradan da  Türkiye’ye göç etti. 

İstanbul Karayları İspanya’dan gelen Sefarad'lardan önce Bizans zamanında gelmişler, her zaman diğerlerinden ayrı yaşamışlar, dini ve sosyal yönden Yahudi toplumuna katılmamışlardır. 1783 de Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi üzerine İstanbul’a bir Karay göçü olmuştu fakat sayıları ancak yüzleri geçmemiş ve günümüzde ise ancak 30-40 kişilik bir gruba dönüşmüştür. 

Karaylık, Yahudilikten kaynaklanan ve hahamlık geleneğinin, özellikle Mişna ve Talmud’da derlenen sözlü yasanın bağlayıcı niteliğine itiraz ederek, yalnızca yazılı yasa olan Tora’nın buyruğunu kabul eden ve 8. yüzyılda  Babil’de din adamlarıyla yaşadığı siyasal bir çelişme ve dışlanmadan ötürü Sefer-a Mizvot’un yazarı Anan Ben David’in başlattığı bir akımdır.

Bu akım, bu dönemde Irak, İran ve Filistin Yahudileri  arasında süratle yayıldı ve İstanbul yolu ile Avrupa’ya geçti. Karayların dinsel uygulamaları sadece Tora’dan esinlenir. Karaylar Talmud’dan türeyen Alaha’yı (şeriatı) tanımazlar. Örneğin Tora sonrası döneme ait Hanuka Bayramını kutlamazlar, Rabanut’un (din bilgelerinin) tefilin, mezuza, evlenme, boşanma ile ilgili emirlerini uygulamazlar. Ayrıca Rabanut dini takvimiyle farklılıklar müşahede edilir, bayramlarda farklılıklar vardır; Roş Aşana’da Şofar çalınmaz. Sukot’ta dört çeşit bitki uygulaması yoktur. Karayların sinagoglarında sandalye yoktur ve içeriye girmeden ayakkabılar çıkartılır. Sinagogları da David’in bir mezmuruna istinaden yer altındadır.

Hazarların bir kolu  ve bir Türk  boyu olan Karaim  ve Karaitler, Uzlar ve Kıpçakların önünden kaçan Peçenek saldırıları karşısında Kırım’a yerleştiler ve 8. yüzyılda Hazarların resmi dini Yahudilik olunca, Yahudilerin Talmud’u reddeden Karay mezhebini benimseyerek, kendilerine Karaylar adını yakıştırdılar. 1016’da başlayan Rus baskısı nedeniyle Litvanya ve Polonya ovalarına göçtüler. Kırım’da kalan Karaylarla Talmud’u benimseyen Kırımçaklar, yakın tarihlere kadar beraberce yaşadılar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk kökenli Yahudilerin Sibirya’ya sürülüp sürülmediği belli değil. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da İstanbul’a da bir kısım Kırım Yahudi’sinin göç ettiği bilinmekte. Kaldı ki Galante, değişik isimli sinagogları; Kırım’dan göç eden ve Türkçe konuşan Karaylar ile Bizans’tan beri aynı topraklarda yaşamlarını sürdüren ve Rumca konuşan Karayları ayrı ayrı sinagoglara devam etmeleri ihtimaline bağlar.

1172’de İstanbul’u ziyaret eden ünlü seyyah Tudelalı Benjamen, bu kentte 500 kadar Karay’ın yaşadığını yazar. Fatih Vakfiyelerinden anlaşılacağı gibi, Karayların yerleşim yeri Balıkpazarı, Balat, Edirnekapı ve Galata yani Karaköy idi. Bir iddiaya göre bu semtin adı ‘Karay Köyü’ idi.

İstanbul Karayları İspanya’dan gelen Yahudilerden önce Bizans zamanında intikal etmişler, her zaman diğerlerinden ayrı yaşamışlar, dini ve sosyal yönden Yahudi toplumuna katılmamışlardı.
Karaylar 19. yüzyılın sonlarına dek devlet tarafından ayrıca bir cemaat  olarak görülmüyor ve  Hahambaşılık bünyesinde mütalaa ediliyordu.

İstanbul’a Karay Göçü
Aslında Karaylar kendilerini Semitik kökenli değil, Türk Yahudi’si olarak tanımlarlar. Rumca konuşanları da vardır. Ayrıca ‘İlya’ gibi Rus çağrışımı olan isimleri de taşırlar. Karaylar ile Hahambaşılığın dinsel itikadına bağlı Yahudiler arasındaki evliliklerin  dinen icra edilmesi geçmişte olduğu gibi halen mümkün olmamakta ve sorunlar yaratmakta. İspanya Yahudilerinden Yosef Caro’nun 16. yüzyılda İstanbul’da derlediği Rabinik Yahudi dinsel kodeksi olan Şulhan Aruh’ta kabul edildiği gibi (Even Haezer:37) Karayların diğer Yahudilerle evlenmesi onaylanmamakta.

Hazar Türkleri
Ender rastlanan bir diğer Yahudi soyu da Hazar Türk kökenlilerdir...

Hazarların soyu
Yahudi Hazar Kralı Joseph, Endülüslü Hasdai’ye yazdığı mektupta, Hazarların Yafet’in torunu ve tüm Türklerin atası kabul edilen Togarma’nın yedinci oğlu  olan Kozar’ın soyundan geldiğini anlatır.

Dağılan Hazarlar nerelere yerleşti?
Hazarlar, Araplarla yaptıkları savaşlar sayesinde Arapların Avrupa’yı istila etmesine imkân vermeyerek dünya tarihini değiştirdiler...

Hazarlar kimliklerini kaybetmişler fakat diğer Doğu Avrupa Yahudileriyle kolayca kaynaşarak, Yahudi kimliklerini korumuşlardır. Özet olarak Hazarlar, Yahudi tarihinin en önemli bir bölümüdür ve bu mirası sahiplenmek özelikle Aşkenaz Yahudilerinin sorumluluğundadır.

Devamı

Paylaş

08 Kasım 2017

Çan düğünü, aying














Kendinizden bir şeyler bulacaksınız...
İşte ayingler
Ayıng… Aying…
Kelimenin aslı ahenk yani kastedilen, eğlencenin ahenkli oluşudur.
Eğlence ya da iğlence.
İğlenmek aynı zamanda muhatabını ciddiye almamak, dalga geçmek manalarına da gelir.
Bir iddiaya göre aying; ayin’den de gelebilir.
Bunu filologlara havale ediyorum.

Düğün dramatik bir eğlencedir.
İçinde mutlulukla beraber kederi de barındırır.
Yeni yuva heyecanı ve mutluluğu; yuvadan uçmanın elemiyle çok zaman düğüm olur gelinlerin boğazına.
Gerçi hem ağlarım hem giderim derler…
Çok da ciddiye almaya gelmez o gözyaşlarını…
Yoksa tohuma kaçma ihtimali de var kızlarımızın.
Kapıdan çıkmak varken kapıda kalmayı kimse istemez herhalde.
Mahallenin iğlencesi olmak düşman başına…

Aylar öncesinden, günü belirlenen ayıngın iki önemli ayrıntısı vardı.
Birincisi saz ekibinden tarih almak; ikincisi davetiye.
Davetiye yakın zamana kadar ambalajlı şekerdi.
Sağdıçlar için mendil...
Gariptir, bu davetin adı okumaktır.
Seni okudular mı gız? 
Ben onları hem sünnete hem hatime okuduydum, onla beni okumamışlar… 
Gibi pencerelerden zaman zaman seslerin yükselme ihtimali her daim vardır.

Ayınga davetsiz gelen bir zümre bilirim.
Mahallenin delikanlıları…
Çok zaman damadın, daha ziyade dünürün başına beladır bu gençler.
Bu vakte kadar mahallenin namusunu onlar koruduğu için; delikanlı parası alınır kız çıkarmak için.
Tabi, hiç kimse kanı delilerle dalaşmanın derdinde değildir.
Çok büyük aksilik olmazsa anlaşılabilirdi efebaşıyla.
Zaten anlaşma sağlanamazsa muhtemelen kavga çıkar, düğün dağılır ve kötü bir hatıra olarak gelinle damada hediye edilirdi.

Davetsiz misafirlere, davulcuyu da ilave etmek isterdim.
Ama benim şahitlik ettiğim ayınglarda,
Pekâlâ bu işi meslek edinmiş çalgıcılar yapardı.
Bu akşam mahallemizden kız çıkaracağız.
Herkes hazırlansın.
Gelin damat muradına zaten erecek.
Ama telaş mahallenin diğer bekarlarındadır.
Kızların görücüye çıktığı yegane merasimlerdir bu ayınglar.
En şık elbiseler, arkadaşların da görüşleri alınarak giyilir, annelerin beğenisine sunulurdu.
Aşırılıklar küçük bir azarla düzeltilirdi.
Onay çıktığında kızlar önde, anneler arkada düğünün yapılacağı sokağa doğru yol alınırdı.

Muhtemelen annelerin elinde oturakları olurdu.
Zira ayıngın sonuna kadar ayakta duramazlardı.
Şayet düğün sahibi, ahşap kalaslardan oturacak yer hazırlamadıysa bu oturaklar hayati önem taşırdı.
İki küp takozun üstüne çakılmış tahtadan ibaretti bu oturaklar.
Kalabalık yavaş yavaş toplanmaya başladığında sanki herkes yönlendirilmiş gibi her zaman ki oturma düzenini alırdı.
Anneler oturaklarında, kızlar onların arkalarında...
Böylelikle kızlar, küçük bakışmaları, kaçamakları annelerinden gizlerlerdi.
Kime göz kırpar kızlar.
Tabi ki karşılarında konuşlanmış delikanlılara.
Bizim tabirle manitalarına.
Orta yerde oynayanlar ya nişanlıdır ya da gelin ile damadın yakınları.
Sevdiği oğlan ordaysa kızlar oynayamazdı.
Neden? Tabi ki kıskançlıktan.
Ola ki kız oynar, biri tarafından görülür, beğenilir, maazallah başa bela olurdu.

Ayınglarda en sevmediğim manzara kınaydı.
Beni mazur görün.
Ama en mutlu gününde ağlanmaya zorlanan gelinlere hep acımışımdır.
Ağladığı zaman mesele yoktur da; riyakarlık kabiliyeti yoksa:
Baba evinden çıktığına seviniyor herhalde. 
O anadan kurtulduğuma ben de olsam sevinirim. Gibi yorumlardan da nasibini alırdı gelinler.

Davul ve gırnata eşliğinde ve sağdıçların refakatinde, kına tepsisi elde orta yere gelirdi merasim taburu.
Sağdıçların söylediği türkülerle geline baskı kurulur, ağlaması umulurdu.
Kına yakma işlemi devam ederken gazete kağıdına sarılmış bir yakımlık kınalar davetlilere dağıtılırdı.
Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…
Evi kursunlar da varsın yüksek tepede olsun.
Ev sahibi olmak, kız isterken en büyük pazarlık vesilesidir.
Oğlunuzun evi var mı?
Çok zaman yaptığı işten daha önemli olmuştur ev.
Çünkü ev kendinin olduğunda oğlan tarafı da kız tarafı da evin iaşesini idare edebilirdi.

Erişte, bulgur, pekmez, reçel, salça, turşu, vesaire erzaklar zaten kilerde.
Yöremizin hem en hoş, hem de en kötü yönü bu: Kırkına kadar çocuğa bakmak.
Gerçi kırkından sonra da toruna bakılıyor.
Yani ömür boyu çocuklar sigortalı.
Burada önemli olan ömrün boyu…
O yüzden ne yapın edin, bir arsanız bari olsun kız istemeye giderken.

Ben daha kestirme bir yol biliyorum ama.
Neyse… Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürüp evlenme çağındaki kardeşlerime yanlış örnek olmak istemem. Unutun bunu…
(Kız kaçırmak… Her ne kadar adli bir vakıa olsa da yöremizin aşina olduğu bir kavramdır bu. Çok yadırganmaz kaçaklar. Gençler ya bir anlık telaşla ya da istedikleri halde müsaade alamadıklarından başvururlar bu yola. Bir sebebi daha var o da: Arabesk müzik... Ama her halükarda aileler affeder ve her şey sıfırdan ele alınır. Genç çiftler, düğünü yapar. Yükü aileler çeker.)

Ayınga geri dönüp eğer oynama sırası bize geldiyse şöyle bi dönüverelim.
Efebaşı önde sigaralar ağızda, başlar geri yaslanmış, kollar kartal kanadı, gömleklerin yakası normalden iki düğme aşağıda…
Dairesel hareketin ardından damatla başlayan ikişer kişilik gösterilerde her delikanlı kendini gösterme fırsatı bulurdu.
Siz hiç onların sevgilisinin yerine kendinizi koydunuz mu?

Kız saçların ne kara
Ondan olur makara
Karagözlü yârime
Yakışmıyor sigara
Yalellim yallah

Herkesin oyun havası farklıydı.
Saz ekibiyle aramızda önemli bir anlaşma dili vardı.
Orkestraya yapılan gizli işaretle beraber, uyum içinde aynı ritimde şovumuzu tamamlardık.
Bizim favorimiz çiftetelliydi.
İşte tam o ara, önemli bir ayrıntı devreye girerdi. Damat anası ya da babası davulcuya para verir, davulcu onu damatın başının üstünden geçirirken coşkuyla cabooo! diye bağırırdı.
Ne kadar aşkla şevkle bağırırsa o kadar cabo yapacağını düşünürdü.
Bir ara paraları toplamaya çalışırken davul çalmayı unutsa da sonradan toparlardı işi.
Ancak bu arada ritim gittiğinden oyuncuların yanlış bastığı da olmaz değildi.
Bu karışıklıktan dolayı saz ekipleri bir çözüm bulmuşlar bu işe. Ekibe bir tane tef ilave etmişler. Tef, çanak şeklinde olduğundan ve yine yardımcı ses olduğundan akışta herhangi bir sıkıntıya sebebiyet vermiyor. Onların sıkıntısı da; cabo basanlar fazlalaştığında yere düşen paraları, mahallenin afacanlarına kaptırmaktı. Atik davranmak zorundaydılar, bu yüzden kan ter içinde kalırlardı.
Düğün bittiğinde kalabalık yavaş yavaş dağılır, meydanda sağdıçlar ve yeni çift kalırdı. Duam o ki; Allah kimseyi insafsız sağdıçların eline bırakmasın.
İki kişilik bir kapı, dünyaya kapanır.
Yeni ve huzurlu sabahlara aralanmak üzere.
Mutluluklar sizlere…
Balayınız, bal ömrünüz olsun…
Evinizde bakabileceğiniz kadar dada*…
Ve dünyada mekânınız Çan, ahirette cennet olsun, …

Dada: Çocuk, bebek manalarındaki yerel söyleyiş.

Fazıl Sayın
Paylaş