30 Mayıs 2020

Osmann, Osman


Bizi izleyen ve okuyanlar zaman zaman kalemi sıcak ve kuvvetli arkadaşlarımızı blogumuzda misafir ettiğimizi bilirler. Yine öyle bir noktadayız. İstanbul Teknik Üniversitesi' nden sınıf arkadaşım Osman' ı taktimimdir; bakalım Osman kadar sıcak, samimi ve doğrudan kendini anlatan bir mühendis aktivistle tanışmış mısınız görelim? 

Dostlarım,
1961 yılı ocak ayında Artvin, Arhavi, Dikyamaç köyünde bir dağın tepesinde ebesiz yedi aylık doğmuşum. Göbeğimi rahmetli anacığım kesmiş.. Ancak avucuna sığabiliyor muşum.
Bana bakıp bakıp ağlarmış, ben de doğduğumda herkes gibi ağlamışım. Tabii anadilim Lazca. Dört yaşında terzi babamın işi nedeni ile İstanbul' a gelince Türkçe öğrenmeye başlamışım.

Benden bir yaş büyük ablam ilkokula gidince ben de gideceğim diye evden kaçtığımdan sadece ablamın nüfus cüzdanını gösterip bunlar ikiz diye kayıt yaptırmış babam, ama ablamdan önce ben okumayı sökmüşüm. Üç sene yan yana sırada oturmuşuz. Sonra bu çocuk çok küçük diye beni sınıfta bırakmışlar.
İstanbul Şehreminili olmuşum. Bu yüzden Ereğli mah. Saray meydanını çok severim. Millet caddesinin her iki yanında da oturmuşuz, daha o yaşlarda dörder şeritli çift yolda kazaya kurban gitmeden uzun yıllar gidip gelmişim.

Doğduğum topraklar yemyeşil ve her çeşit meyve ağaçları ile dolu olduğu için ağaca daha üç yaşında tırmanmaya başlayıp dalından meyve yemeyi çok severdim. Hala Öyle ..

Şehremini İbrahim Alaettin Gövsa ilkokulu ,
Şehremini Lisesi orta kısmı,
İstanbul Şehremini Lisesi ve İTÜ Kimya-Metalurji Fakültesi
Kimya Mühendisliği' nden mezunu oldum.
78 kuşağı olmaktan gurur duyarım...

Sevgili babamı 1979 yılında kaybettim, ben daha 18 babam ise 49 yaşındaydı. Biz dört kardeşiz. Annem 12 yaşımdan beri ayrıydı.
Boşanmadılar ama ayrı yaşıyorlardı, ben babamla beraberdim. Daha 13 yaşında yemek, çamaşır ve ev işleri ile tanışmışım. Elde çorap yıkamayı, süpürge ile toz kaldırmadan yer süpürmeyi babamdan öğrendim.

Zaten babamın konfeksiyon dükkanında yaz tatillerinde ara ütücü olarak çalıştığımdan kalıp, kesim, dikiş, ütü vb. işleri yaptım, öğrendim. Kader, hayat bu ya kimya mühendisi olup sonra da iplik ve kumaş boyacısı oldum. Yani baba mesleğini bir adım ileriye taşımıştım. Türkiye' nin en köklü bir entegre tekstil fabrikasında mesleğe başladım. Kimya nankör meslektir derler. Tekstil de ondan nankör, çok yorucu bir iştir. Yedi gün yirmi dört saat üç vardiya çalışma sistemi vardır. Bu iyi takım olma, dayanışma ve ortak akıl ile bilgiyi kullanarak kombine çalışmayı gerektirir.

İlim, bilgi ile desteklenmiş ortak akıl çok önemlidir. Bunu gördük. Biz buna bilginin gücü diyoruz.
Kaliteli ve uygun fiyatlı ürün üretimi, yani verimlilik ancak böyle mümkün olmaktadır. Yıllarca yani otuz sene tekstil boya terbiye işi ile uğraştım . En zor krizli bunalımlı dönemlerde fabrikalar kurup bacayı tüttürüp üretim yaptım. Eğitimli iş gücüne saygım bu yüzdendir. Saygı, sevgiyi doğurur. Sevgi ile çalışmak ahenk yaratır. Ahenkli çalışma verimli üretim ve kalite demektir. Bunu yaşadık. İşte bu yüzden emeğe alın terine saygım büyüktür. 2016' da emekli oldum .

13 yaşından 18 yaşında üniversiteli oluncaya kadar yaz tatillerinde Dikyamaç köyünde çiftçilik, tarım ve hayvancılık işlerinde yardımcılık yaptım. Ot kesmek, çay ve fındık toplamak inekler için yem hazırlamak önemliydi. Ceviz ağacını çok severim ve görünce sarılırım hemen. İşte bu yüzden sincabı da çok severim. Maskotum sincaptır benim. Çok seri hızlı ve akıllıdır, işini hızlı ve iyi görür. Bizde fındık Dünya tatlısıdır.

Evin kedisi köpeği olduğu için onlarla birlikte büyüdük. Köpek en iyi dosttur.
Kümesten ellerimizle yumurtayı alır pişirirdik. Ama hepsini toplamazdık. Follukta hep birkaç yumurta bırakırdık. Civcivleri, piliçleri çakaldan, yırtıcı şahin ve doğandan korurduk.. işte bu yüzden ihtiyacı olanları korumayı kollamayı öğrendik.

Ihlamur ağaçlarının çiçekleri bizim, yaprakları ise ineklerin idi. Üç senede bir budardık. Yararlı olurdu.
Ihlamur ağacı en beğendiğim ağaçlardandır. Kuşlara yuva, arılara bal kaynağı. Var mı böyle bereketli ağaç.

Deniz den dereye köyden yaylaya bütün doğaya aşık oldum. Zirvelerden pınarlardan çıkan ilk suyun ırmakla sonra dereyle kavuşup denize ulaşmasına kadar adım adım gördüm.
İşte bu sebeple güzel pınarlardan billur gibi soğuk su içmekten çok hoşlanırım. Bu yüzden dağlara ve suya aşık oldum. Kırmızı benekli alabalıkları tutup elime alınca onları da sevdim. Küçük olanları karışlayıp geri suya atardım.

Yaz günü dereyi çamurlu suyla bulandırıp güneşin altında kepçe ağla amcamla balık avladığımızda bazı balıkları o görmeden suya geri yollardım. Elimizdekilerin fazlası ile yeterli olduğunu düşünürdüm.

Alabalıklar bildiğiniz gibi çok kıvrak ve güçlüdür. Mücadeleci ve akıllıdır. Gövdeleri üzerinde sürünerek en sığ suda hatta karada ıslak zeminde bile ilerlerler. Kolay kolay ölmezler. Şelalelerden yukarıya çıkabilen, zıplayabilen muhteşem varlıklardır. İşte o yüzden yaşam mücadelesini gördüm öğrendim.

Mayıs ayında renk renk kelebekler yusufçuklar larvalar onun beslenme zincirinde yer alırlar. Ha bu arada çamurlu bulanık suyu hiç sevmediklerini, kenar kuytu yerlerde kumun üzerine yatarak korunmaya çalıştıklarını gördüm. Çamur onların solungaçlarını tıkadığı için çok tehlikeli idi. Sular her ne kadar çağlayarak akıp çok bol oksijen taşısa da yine birkaç günden fazla çamurlu su kötüydü.. işte bu yüzden kirli bulanık suları sevmem. Hele suyu bulandıranlar kişilerden ve bulanık havalardan hiç hoşlanmam.

İşte bu yüzden açık, şeffaf, berrak olmayı severim.
Dostlarım benim ne düşündüğümü nasıl olduğumu bilirler. Dosdoğru konuşmayı severim. Gerçekler gibi açık net ve anlaşılır olmak çok önemlidir benim için.

Tabiat, habitat ve yaşam alanı yani eko sistem bütünlüğü ve korunması gereği ve tehlike altında olduğu yıllar önce beynime kazındı. Karadeniz sahil yolu talanı bizi denizimizden kopardı. Onun için deniz dolgusunda gerekli taş ocakları yıkım ve talanı bizi deremizden kopardı. O derede yıkanır, serinler yüzerdik. Yüzmeyi derede öğrendim. İlk derede yüzdüm.. Aynı zamanda yüzmek ve kana kana akan suyu içmek ne büyük bir zevktir. Derede yüzen kolay kolay boğulmazmış.

Hidro elektrik santral yani kısaca HES bu cennet doğamıza son darbeyi de vuruyor. Tekniğine projesine kurallara uygun HES lere bir diyeceğim yok. Hem bizim oralarda mikro HES her yerde yapılabilir. Su değirmeni gibi. Akar su çok olduğundan nerede ise her evin arazisinde su değirmeni vardır. Zamanında köylüler desteklense idi tüm Karadeniz vadilerinde on binlerce mikro HES/su değirmeni olurdu. Dünya bankasından dolarları devşirmek için HES yalanı ile doğa talanı yapanlardan nefret ederim. Amaç HES sözleşmelerini dünya borsalarında satmak ve düşük faizli enerji kredileri kapmak. Bizim şark kurnazları için biçilmez bir kaftan gibi dağlardaki su kaynaklarının kullanım hakkı da yıllarca onların oluyor. Geleceğimiz için büyük bir tehlikedir bu..

İşte bu yüzden ellisinden sonra doğa ve yaşam savunucusu bir aktivist oldum. Ata yurdumun değerlerini ve topraklarını korumak için devletin gücü ile mücadele edeceğimi rüyamda görsem inanmazdım.

Evet milenyumda vatanımızı ve geleceğimizi devletin imkanlarını arkasına alanlardan korumak kurtarmak zorundayız. Gün gelecek temiz içilebilir sular petrolden çok pahalı olacak.

Emperyalist sermaye dolaylı yollardan yer altı ve yer üstü kaynaklarımızı aymazların yüzünden sömürmeye çalışmaktadır. Bu ayan beyan açıkça görünüyor. Yer altı ve yer üstü kaynaklar tüm milletimizin haklarıdır. Bunlar birkaç çapulcuya terk edilemez. ..

Şimdilik bu kadar, en iyi dileklerimi sunar, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım. Sağlık ve esenlik dolu bir gelecek diliyorum.
Paylaş

15 Mart 2020

TC Ayşe' nin bir haftalık Korona sınavı

Coronavirus




TC Ayşe' mi çok takdir ediyorum ufaktan kıskanıyorum galiba. Bal tatlısı bir kalemi var:

9 Mart 2020, saat 08
Yani nedir bu.. Orantısız ve haince, tam taş otelin önünde... Bizim kapı; oraya her yönden gelinebilir engellenemez yani. Kelkurt' a bakan tüm eski apartmanların bir çıkışı vardır, Sıraselvilere ve dolayısıyla Kelkurt' a. Otelin garajına atmışlar bombaları, güvenlikçi Cengiz bir sürü parça toplamış, atmış.. Sabah Hulusi arıyor; Ayşe, gözüm sular içinde kaldı, genzim yanıyor. Etkisi halen devam ediyor diye. Noldu yani, püskürttün, attın bombayı ? Patlak lastik daha tutarı. Orasını kapa sustur, burasını engelle... İçte çok gaz birikti çook !

9 Mart, saat 19:45
Yahu ABD' de de bile ölü sayısı 21 olmuş. Bizde Korona' nın ko' sunun bile olmaması, hiç kimsenin yakalanmayıp ölmemesi nasıl bişeydir ? bu na kim inanır...

10 Mart, 18:40 ·
Ve patladı, okulların kapatılması gündemde. Kamu personeli yurt dışına gerekmedikçe çıkmasın. Kendinizin içine kapanın izole olun, Evinizde yaşayın ! Korona olmasam bile bu süre sonunda akıl sağlığım pek yerinde olmayacaktır.
Evde 3 oda ve 3 kişi var, her birimiz ayrı odalarda. Kavga gürültü olmasın diye, su ve tuz bakliyat (neden bakliyat anlamadım TC Ayşe) takviyesi yapsak diye düşünürken.. Hulusi, Haydar efendiyi çağırıyor.. Saygı apt Korona genelgesini bildiriyor;
Kolonya var mı, hep sür...
Çamaşır suyu ile günde 2 kere apartmanı sil.. 
Kapı kollarını düğmeleri.. 
Sarılma, tokalaşma... Camiye her dakika gitme. 

Der demez, Haydar efendi el kol sallamaya başlıyor.
Yook be yaaa.. Bizim buralara uğramaz o... 
Bunları yaparsam camiye gitmesem birbirimizi yeriz sonra... 
Yok bize bi şeycik olmaz, olmaz beya 

diyip söylene söylene gidiyor. Biz medeni bir ülke değiliz, kedi gibi pisliği örtmeye çalışırız yok sayarız. Karantinaya da uyamayız...

11 Mart, 08:31
Bizim evin Korona virüs halleri. Dalgaya da vurmak lazım.
Sabah kahvaltı sofrası; Çok sempatik bir Prof anlatıyor.
Elinizi oranıza buranıza sürmeyin mendile hapşırın..

Bak diyor Hulusi,
bak Fahriye, Sana anlatıyor. 

Prof devam ediyor: bu virüsün yarasalar dan geçtiği düşünülmekte.
Hayvanlardan bulaşır mı evcillerden ?

diye soruyor biri..
Prof diyor ki: biz kedi ve köpeklerle iç içeyiz ama, pek tabii bulaşır..
Hulusi dönüyor Fahriye' ye
Kedileri öpme onlarla oynama

der demez Fahriye bir hışım sofradan kalkıyor,
Bana bakın sizin Yarasanix olurum görürsünüz gününüzü Yeterrr !

diye bağırmaya başlıyor.. Ve Allah' a emanet metro yolculuğu yaparak okula gidiyor şimdi...













11 Mart, saat 16:00 
Uzmanlara göre Korona sıradan bir grip virüsünden daha tehlikeli değil, bu kadar korkuya yer yok. Ama tüm dünyanın korkmasını istiyorlar gibi bir gerilim ve panik oluşturuluyor. Amacın ne olduğu zamanla çıkacak. Dr. Hamit Hancı

Şöyle bir yorum da var. (alıntı)
Bence ne çıkacağı ortada, sanal para çıkıcak...
Tabi ki kısa süre sonra yeni sanal para ismi gündeme gelicek ve kimse anlamadan hepimiz otomatikmen elektronik paraya dönmüş olucaz. Ayrıca sanırım bu hastalık ırk seçiyo olabilir. Cinin etrafinda kaç binlerce Türk var, bi tanesi dahi hasta olmuyo, ölüm yok...
Türkiye ye gelme ihtimali de yok demiyorum, imkansiz diyebilirim...

14 Mart, saat 11:30
Evet.. Bir cumartesi öğlesinde etraf oldukça boş gibi.
Haydar efendi koridorları yıkıyor.
Aman diyorum aman. Dikkatli ol, kolonya sür. Camiye gitme...

Nereye gidiyom ki yahu diyor.. 150 kişiden 75' i yok. Kimse gelmiyor, ben de gitmiyyom aha.. Diyor...

Akşam bana Gülen;
Anne yarım gün alışveriş izni olucakmış böyle bir söylenti var. 

dedi...
Yok ya artık

dedim.. Bugün tünele kadar yürüyelim, Cihangir' e uğrayıp gelelim dedik. Yollar tabi ki boş nispeten. Üstelik Arap makulesi de deliklerine girmiş herhalde.

Cihangir' de nefret bir tuhafiyeci var. Adını bilmem. Hacı diye tarif ederim herkes anlar.
Bakıyım yeni bir ip var mı

dedim.. Hacı yok oğlu seslendi buyurun diye. Dedim malum evdeyiz yeni ipler var mı bakıyım.
Niye evdesin ablacım? 

dedi..
Ee karantina' dayız ya dedim.
Ooo pek erken girmişsin o psikolojiye. 
Evelallah iman gücümüzle hiç bi şeycik olmaz bize 

demez mi ? İman gücümüz kas gücümüz, Gen gücümüz... Derken eve geldim TV açık; Duydum ki AVM ler yarım gün açık olması gündemdeymiş...

İtalyan psikolog Morelli’nin yazısınin cevirisi:

İnanıyorum ki evren, kuralları tepetaklak geldiğinde, bunları düzeltmenin bir yolunu bulur.
Birçok anomaliyi ve paradoksu yaşadığımız bu günler düşündürücü...
Küresel ısınmanın çevreye yarattığı zararların endişe verici boyutlara ulaştığı, Çin ve onu takip eden birçok ülkenin bloke olmak zorunda kaldığı bir dönemde, ekonomi yerle bir olurken hava kirliliği önemli oranda azalmakta; hava düzelmekte, maske kullanmak zorunda kalırken aslında daha temiz bir nefes almaktayız.

Dışlayıcı politikaların ve ideolojilerin, tarihimizdeki aşağılık bir dönemi anımsatarak tüm dünyada artmaya başladığı bu tarihi noktada, bir virüs gelir ve bizi dışlanan, tecrit edilen, sınırlarda bloke edilen ve hastalık taşıyan yapar. Hiçbir suçumuz olmasa da. Beyaz, batılı ve business class yolcusu olsak da.
Üretime ve tüketime dayalı bir toplumda, günde 14 saat ne olduğu belli olmayan bir amacın peşinde, Cumartesimiz, Pazarımız, takvimde kırmızı ile belirtilmiş tatillerimiz olmadan koşarken, bir anda DUR karşımıza çıkar. Evde, günlerce, dururuz. Karşılık ya da para ile ölçmeye alıştığımız, gerçek değerini hatırlamadığımız ‘zaman’ ile hesaplaşmamız başlar. Hala onunla neler yapabileceğimizi hatırlıyor muyuz?

Çocuklarımızı büyütmeyi, öyle gerektiği için, başka kişilere, kurumlara devrettiğimiz bir dönemde virüs okulları kapatır, bizi alternatifler yaratmaya, anne ve babayı tekrar çocukları ile birlikteliğe zorlar. Tekrar aile olmaya mecbur bırakır.
İlişkilerin, iletişimin, sosyalleşmenin virtüel dünyanın sosyal medyasında gerçekleşerek, bizi yakın olduğumuza dair bir yanılsamaya ittiği bu dönemde virüs bizden gerçek yakınlığı çalar: kimse birbirine dokunamaz, öpemez, sarılamaz; birbirine uzak ve dokunamamanın soğukluğunda kalırız. Bunların anlamını ve önemini ne kadar göz ardı ettik?

Herkesin kendi bahçesini düşünmesinin kural olduğu bu dönemde virüs bize açık bir mesaj yollar: tek çıkış yolu aitlik duygusu, topluluk bilinci, başkasını düşünmek, kendinden daha büyük bir şeyi korumak ve onun tarafından korunmak. Paylaşılan sorumluluk, attığın adımın sadece kendi kaderini değil etrafında olanların kaderini de belirlemesi; ve senin kaderinin de onlara bağlı olması.

Öyleyse cadı avını, kimin suçlu olduğunu, sebebini düşünmeyi bırakır, onun yerine kendimize bundan neler öğrenebileceğimizi sorarsak, öğrenecek ve yapacak çok şeyimiz olduğuna inanıyorum.
Çünkü belli ki evrene ve onun kurallarına borcumuz çok ve bize bunu bir virüs bedelini ödeterek hatırlatıyor.

İtalyan Psikolog, F. Morelli

24 Mart, saat 11:30
Tanrı hey dedi heyyy insanoğlu.. Kendine gel... Varlığının kıymetini bilmekten çook uzaklaştın.. Sana verdiğim nimetlerin değerini unuttun.. Özgürlüğünün farkına varamadın.. Al sana bir virüs göndereyim de.. Yada bu virüsü yaratmalarına izin vereyim de gününü gör... 2. Hafta.. Arada kaçamaklar yapsakta.. Herşey dondu.. Sevdiklerimizi her an görebilme dokunabilmek özgürlüğümüz artık yok.. Bunun süreside yok.... Derin nefes aldım.. Hay Allah ne güzel yaşayıp gidiyorduk işte cümlesi döküldü dudaklarımdan.. 2 hafta öncesinde bu cümleyi kurmamıştım işte.. Ottan boktan nice şeyi kafama takıp dönenip durmuştum.. Sonra oturup bu satırları yazdım.
Paylaş

28 Ocak 2019

Kalemi güzel




Kalemi Güzel Arkadaşım  

Dün Gülen'lere gittik.. Hayatı birebir anında yaşayan toplum reflexlerini anında hisseden gençler onlar. Belki de çalıştıkları platform yüzünden. Benim gibi sırça köşküne sığınmış değiller. Tv de Kazakistan... Binlerce ölü ve ziyan. Yakında gelecek bir film gibi... İçimi çok korku ve kasvet kapladı  umutsuzlukları karşısında.. Ayrımcılık şaha kalktı sanki hedef gösteriliyor. Beyaz Türkler, Onların beslediği köpekler. Haram kazancı olan Tüsiatcılar.. Neredeyse bankada mevduatı olup faiz alanlar. çıkın hadi sıkıysa sokağa diyor yahu.. 15 temmuz gibi süreriz sizi. Kimi nereye sürüyosun? Vatanımızı a... sevicilere mi bırakıcaz? Gitseler ne olacak.. Her bir organının en küçük hücresi bozulmuş devletin kurtuluşu mümkün mü?  
ASA, 7 Ocak 2022

Poşet darbesi
Önce poşet darbesi oldu; 25 kuruş gözümüze dev gibi gözüktü, ip file filan örmeye kalktık.
Annem eski sandığını açıp fermuarlı pazar torbasını gözüme soktu;
eee dedi
Her gün giyercik bir gün kıçı açık denir buna dedi..

Pek alıştınız bolluğa dedi, 2. Dünya savaşında genç olan bir nesildi onlar.
Şeker yerine kara üzüm kullanmışlardı. Yokluk nedir? Bilmişlerdi. Bizim nesil bu hikayelerle büyüdü.

Kızım ince soy kabukları kocanı iflas ettirirsin sen nidaları ile...
Almanların ziyan olmasın diye haşlanmış patates yedikleri uyarıları ile...

Ama tabi ne yazık ki biz çocuklarımıza bu kadar etkili olamadık, hiç yokluk görmediler.
Gaz kuyrukları sıkıntısını yine babalarımız halletmişti bu arada...
İsrafı biz de öğrendik, siyah beyaz dünyadan renkli dünyaya... Kredi kartlarına pek kolay alıştık,  alıştırdık...

ee şimdi bak; adam üreticiden tüketiciye diye beyaz torbalar bastırmış. Enflasyonla top yekün mücadele yazıyor ayrıca...
Meydana yine getirmiş arabayı. Haydar efendi her kata uğruyor.

ister misiniz siz de ? alıyım mı size de diye... Yakaladım Haydar efendiyi. Bakıyım şu torbalara dedim. Kıpkırmızi domatesler, ufak taze patatesler ve normal ebatta soğanlar... Soğanı elledim,  kuru. Bence bu soğanlar depoda bekletilenlerden... Bir tiyatro piyesindeyiz... Ülkemizin değerini bilmedik ve bir siyasetçi çıkartamadık içimizden...
Bu molozlara mahkum olduk.
ASA, 13 Şubat 2019

Bankamatik 
Bugün bankamatiğe para yatırmak üzere yaklaştım, stresliyim...
Yanlış yapmıyım diye tetikteyim; işleme başladım, arkamda sesler.

Deliricem, kadınlar vır vır da vır vır... Hafta sonundaki menüyü anlatıyor, levrek yanında karides, annesi şunu demiş bunu demiş...
Ben iban nosunu yazmakla meşgulüm, üflüyor kadın ve parayı geri alın teknik arıza dedi makina. Haydi yeni baştan; hala konuşuyor ve ben ter içindeyim...En sonunda, noldu teyze yapamadın mı? demez mi! Bir hışım döndüm ki 35 yaşlarında, teyze değil a.b.l.a bir kere diye tısladım. Kadın şaşaladı, ne? ne dediniz? teyze, ay pardon abla...filan kekelemeye başladı.

O kadar car car konuştunuz ki makine bile sapıttı, alın sizin olsun diye söylenip yürüdüm, diyeceğim şu, görgü nezaket adap...

Ne dersen artık, hepsi yok olmuş... Ulen ben senin nerden teyzen oluyorum hanım? diye bir laf var. Erkeklere dayı, amca, hacı, dede...Hiçte öyle teyze liği kabul edemicem doğrusu.
ASA, 5 Şubat 2019

Hayat bu; zaman gelir her şey bir anda son bulur.
Hayat bu....diye devam eden Seneca doğru demiş. Şu sıra ani ölümler kol geziyor.. her ölüm erkendir.. her ömür kısadır aslında.. Hulusi (eşi) 98 yaşında kaybettiğinde tüh demişti; annem 100 yaşını göremedi.
Geçen hafta teyze oğlu göç etti amansız bir mücadeleden sonra, bildiğimiz hatta süre bile biçilen bir durumdu yinede konduramadık, kahrolduk. Dün akşam dostlarla önceden verilmiş sözümüzü yerine getirdik eve geldik, bir mesaj; yanlış görüyorum heralde dedim, olamaz, nasıl yani? daha birkaç gün önce resimlerini gördüğüm arkadaşımın eşi. Pıt, bir anda, gitmiş. Belki de yarın ne yemek yapsam? diye konuşuyorlardı. Belki de güzeller güzeli torununa ders gösteriyordu, kim bilir? Bir göz açıp kapama mesafesinde bu iş. Ne boş ... Hırslarımız dargınlıklarımız sevinçlerimiz, şu an mutluysak ne ala... Öncekileri sonrakileri sal gitsin...
ASA, 16 Ocak 2019, 08:03

Yılbaşı Sofraları...
4 kişilik bir aileydik ama yılbaşı soframız pek kalabalık olurdu. Sonra 5 olduk, daha sonra birer birer azaldık. Saadet teyzem, Hetetim... Her yılbaşı; ahhh derdi bu sefer ağır ağır yicem o kadar uğraşıyoruz, hop diye bitiyor, ama hiç beceremezdi.
Babam mutlaka Cihangir' in kalantor mezecisi Raci' den peynirlerini, şarküterisini alır, içki stoklarını kontrol eder ve mutlaka Karakedi plakçısından Darvaş ve Çiganlar Albümünü alarak ortama ayak uydururdu. 5 kişi olunca sofra devir teslimi oldu ve 1990 da ilk yılbaşı soframı kurdum: babam evime geldi, elinde stoklarından çıkarttığı bir şişe ve bir başka sarılmış şişeyle. Hulusi'yi (eşi) çekti kenara, bak dedi bu şişeyi sakla büfenin şu tarafına koy, arada Raciye git paran oldukça, sevdiğiniz içkilerden al sakla, stokla... Ah babam, o yılbaşı ondan tam not aldım, fazla şey yapmış demiş anneme, ama becermiş demiş. Sonraki yılbaşına yetişemedi, ama yılbaşı sofraları oldu, çok artmalar çok çok eksilmeler oldu, bu sene de bir eksildik, babane dedesiz çıkıcak bize. Şimdi, Gürses (damat) acaba Gülen (kızı) falan beraber kutlayabilir miyiz? diye fikrimi sormuş. Ahhh dedim Gürses, kuralları bozmayalım bir sürü yılbaşılar yaşarız kısmetse. Yani çocuklar büyüyor, eksiliyoruz o nedenle çoğalma zamanı yaklaşıyor... Nice Yılbaşı Sofraları Hazırlamak Kısmet Etsin.
ASA, 30 Aralık 2013, Taksim

Dün akşam bir partiye gittik..
Savaş apt yılbaşı partisi, 3 noya, annem bile gitti;
Yeni kiracılara anlatıyor, ben buraya gelin geldim 1955. 1950 de kayın valdem almış, babaannem elinde çantası efeler gibi 2 çocuğu ile Adapazarı' ndan gelir, bir köşk satılıyor. Rivayete göre bir adam bu köşkü yaptırır, 4 katlı, dayar döşer. Hanımı da pek güzeldir, adam seyahate gider dönüşte yatakta bir başkası vardır! Şapkasını takar başına ve gider kaybolur, hanım da artık ne hale düşer bilinmez ve Savaş apt nin hikayesi başlar.
1 numarada Miss Kopinçer, bir sahne; siyah kadife ufak bir şapka, bukleli saçlar kısa, kırmızı bordomsu bir uzun kadife pardesü, ya da sabahlık ya da uzun ev elbisesi. Sonrasında bir sürü kiracı en sonda babaanneler ve şimdi tatlı Deniz hocamız.
2 noda Prof. Nüsret Kürkçüoğlu, seneler senesi. Sonra ben, şimdi bir dizi oyuncusu ve kabare şarkıcısı Melike.
3 no, Mösyö Mahak, Madam Mahak...Beyaz Rus..Volga nehrinin buzları üstünde dans etmiş bir asilzade. İlginçtir başında gümüş gri şifon bir türbanı vardı ve ressamdı, şimdi şeker aile, partiyi düzenleyen...
4 no Madam Klamantin; gizemli aile, Suriye mi Filistin mi, israil mi? karışık. Islıkla haberleşirlerdi, sonra ben..
5 no Mösyö Foyce, İtalyan bir aile; Banco di Roma' nın müdürü, anneleri de vardı, yaşlı... Balkonda bir çam ağacı bulunurdu, tuttururdum öksürük şurubumu o çam ağacının altında içicem diye... sonra 6 ve 7 nolar ailenin... ne güzel bir mozaikmiş esasında, Türkiyem gibi...
insanlar gider evler kalır, birkaç eşya kalır, hatırlayabildiğin bir de birkaç anı....

ASA, 28 Aralık 2018, 10:18


Musluktan akan Su
Sabahın köründe uyanıp bir haber okudum; kadının teki musluğu açmış burnunu temizlemiş, sonra burnunda bir yara çıkmış, dr.a gitmiş.
Antibiyotik tedavisi filan durum kötüye gitmiş, kadının hareketleri bozulmuş, beyin ameliyatı demişler... Beyni açılınca dr.lar şok; kadının beyninin  yarısı pelte gibi, amipler tarafından sarılmış ve yenmiş...ve kadın ölmüş, musluktan akan suyla burnunu temizlediği için.

Bunu Hulusi' ye anlattım, dinledi ve büyük bir gürültüyle muslukta burnunu temizledi. Ardından televizyonda hayalet avcılarını açtı. Orda da musluktan pembe bir sıvı aktı ve bebeği yedi...
Bugün ben musluğu elleyemiyeceğım sanırım.

ASA, 12 Aralık 2018

Türkçe, anadilim
Zaten sinirli uyanmıştım.
Zaten şakır şakır yağmur yağıyor, nefret bir durum yani.
Şemsiyemin de kenarı bir tuhaf olmuş...
İstiklalin başında yine bir dükkan peydahlanmış; adı by fox çanta, mış meğerse. Önüne sereserpe şemsiyeler, aa dedim rengi de pek güzel, kaç para? diye sordum yanında duran salağa.
Tiventi lira dedi! Noluyo diye baktım salağa, salak oğlu salağa...
Ne bu? Ben Türküm, Türkçe konuş dedim.
Şaşaladı... Abla Türkce bittiii, bitti, demez mi ? İyice köpürdüm, Türkçe konuşulmayan dükkandan ben de almam, dedim. Sanki umurundaydı onun da....
Neyse söylenmem ve hırsım yatışmadan Demirören'e daldım, çanta ve şemsiyemi o aletin deliğinden soktum, kendim geçerken makina bipledi. Güvenlik görevlisine noluyo? diye bakış fırlatmamla okey okey sesi ile karşılaşmam bir oldu. Ve çıldırmıştım, nerdeyse zıplayacaktım görevlinin üstüne...
Ne okeyi dedim, ne okeyi, Türkçe konuş, Türkçeee diye bağırdım.
Arkamdaki bey sakin olun hanımefendi, yapacak bir şey yok ne yazık ki, dedi. Bende nihayet düzgün bir Türkçe duymanın mutluluğu ile uzaklaştım...
Tepkimizi belirtmeliyiz bence bunlara..

ASA, 19 Kasım 2018

Nedense... Kafam hafiften dumanlanınca.
O muhteşem yaz sofraları takılıyor aklıma. Çok özlüyorum çok, çok gençmisiz işte, çocuklar da çok küçükmüş elimizdelermiş henüz.
Teyzemin evine geçmişiz, karınca kararınca yaptırmışız...
Eski misafir ağırlanmayan çocuksuz ev olmaktan kurtulmuş, yaşayan ev olmuş, cumartesi günleri komün ev olmuş. Eline  bişey alan soluğu orada almış. Ahh eski çocukluk arkadaşım...
Çok özlüyorum çok, gözüm doluyor, midye dolma yapışımızı kabak kızartmalarımızı çok özlüyorum. Rakı şişelerinin boşalmasını, sabah güneşinin doğuşunu, sofrayı beraber toplayışımızı,
Hulusi'nin uyumasını uyanıp Hala mı devam ediyorsunuz? deyişini...

ASA, 1 Şubat 2014

Mercan balığının getirdikleri
Balık pazarındaki balıkçım,
Vaaayyy ablam gelmiş sana bişey vericem bugün, sen hiç mercan yedin mi?
diye seslendi. Baktım tezgahta mercan balıkları. Amanın o ne güzel renkler veeee Kumburgaz'ın maviliklerine gittim hemen oracıkta, yıl... çocukluğum....
yan taraf Marin' in havuzunun olduğu kısım boş, çamaşır asıyoruz oraya, bekçi ev kümes o tarafta ve ayva ağaçları. annemin vişnesi...
Cumartesi günü babam inmezdi İstanbul'a....ama yine erken kalkar, çay bardağı ile acı kahvesini içerdi ve bir motor sesi duyardım yattığım yerden; Topal gelirdi, Topal balıkçı. Adı yok, iskelet gibi, beyaz saçlı, mavi gözlü...
Hetet de mavi gözlüydü, bir gün fazla pazarlık ettiği için Topal
Seni gidi çakır senii
demiş, hep bunu söylerdi Hetet...
Topal elinde tepsiler ayağında lastik çizmeler gelirdi kumdan. Tepsilerde tekirler dizi dizi, tepsilerde mercanlar dizi dizi, tepsilerde dil balıkları dizi dizi...
Topal sevmezdi balkonda kadınları, ondan hep çok erken saatleri seçerdi. Annem Hetet teyzem pazarlık ederdi hep; 3 kuruş inse zafer kazanmış olurlardı, babamsa sessizce alır, sağlığı konusunda iki çift laf eder, sırtını sıvazlar yolcu ederdi. Topal ne oldun acaba? çok yaşlanmışındır, ismin neydi Topal senin? niye topal olmuştun?
Şimdi balıkçı Cemil,
sana anlatsam Topalı
dedim sustum. Cemil konuşup duruyodu kendi kendine,
Balık yok ablam yok.....
Kim alır 150 ye kalkanı?
Hamsi bile 15 lira 
Aciip bişey bu ablaa...

ASA, 1 Şubat 2014

Yelkenlisi  beyaz kırmızı...Yaşı belli olmayan, çocukluğum gençliğimde bir kaptan...
Kumburgaz camisinin yanından kalkıp Almanya otobüsüne binen, gençliğini sömürten, tek sermayesi o yelkenli olan adam...
Marinin iskelesine ya da bizim önümüze yanaştırırdı, ağustos sonu eylül başı, bakar, ıslık çalar, arada konuşur. Bir bindiremedim seni şu yelkenliye derdi.
Bohçacı kadından aldığım rahibe işi dantelleri görünce; oyyyy şimdi sen bunları örteceğin masa da istersin diye söylenmişti...
En son herhalde 10 yıl önce gördüm, Gülen' le kumda yürürken yine bizim önümüzde...Küçük ASA bu dedi Gülen'e...
Yelkenliyi kırdım parçaladım ömrümü yemişti, zaten de gezdirecek kimsede yoktu dedi ve gitti... Yok, belki öldü belki çok yaşlandı. Belki de anlattığı genç şekerci kızla...
Yelkenliiiii neleri hatırlattın bana bir eylül günü...


Paylaş

25 Ocak 2019

Abimin ardından..


Bu benim yazım değil, yakın bir arkadaşımın acılı sözcükleri;
Aramızda sadece iki buçuk yaş vardı ve biz altı çocuklu bir memur ailesinin çok şeyi paylaşan çocukları olarak büyüdük, acıyı sevgiyi, sevinci. Aslında birbirinden oldukça farklı iki kardeş olmamıza rağmen paylaşmak en çok sevdiğimiz şeydi.

O ailenin medarı iftiharı efendi ciddi çocuğu, ben haylaz yüz karası. O otorite ben isyankar, o Fenerbahçe' li ben Galatasaray' lı. O gelenekleri koruyan değer veren, ben ise yeniliklere açık değişimci. O yüzden o aile mesleği olan hukukçuluğu seçti hakim oldu, ben mühendis. Boyum onun boyunu geçene kadar onun kıyafetlerinin dönüşümünü giyindim yıllarca, o yüzden o üstüne başına itina eden tertemiz giyinen, bense pasaklı ilk giydiğim gün paramparça, özensiz. Sık sık kavga ederdik benim isyanlarımdan, ama hep ona özendim aynı ilkokula gittik, O İEL lisesini kazandı ben de onun peşinden İEL' ye gittim, ikimiz de yatılı okuduk. O liseyi Klodfarer kahvesinde okudu bense bizi ziyarete gelen babama ilk yalanlarımı bahane üretmek onu korumak üzere söyledim. O da benim lisede büyüklerden dayak yememi engelledi. Büyüdükçe o olgunlaştı ben çocuklaştım. O daha doğru seçimler yaptı. Üniversitede tanıştığı eşi İpek belki de hayatındaki ilk kız arkadaşıydı ve onunla evlendi. Ömür boyu ona büyük bir aşk ve sadakat ile bağlı kaldı, ben de onun bu doğru seçiminin peşinden gittim ve eşinin kardeşiyle evlendim. İki kardeş olmanın dışında iki bacanak da olmuştuk.

İki çocuğu oldu benim de iki çocuğum oldu. Çocuklarımız okulda sorulan teyze'nin eşine ne denir sorularını Amca diye cevaplamanın dışında başka hata yapmadan başarıyla okullarını bitirdiler. Onun çocukları evlendi, benimkiler bekar. O torun sahibi oldu, ben olamadım henüz.
Üniversite bitene kadar aynı odayı zaman zaman da aynı yatağı paylaşmıştık, sonra o seçtiği meslek hakimlik yüzünden evden uzaklaştı. Hayatının önemli bir kısmını Anadolunun muhtelif şehirlerinde geçirdi. Mardin, Tunceli, Denizli, Edremit. Babamın vefatından sonra İstanbul'a atandı adliyelerin fetöleşmeye başladığı dönemde erken emekli olarak çok ama çok sevdiği mesleğini bıraktı, oysa Hakim olmak için çok çalışmış çok mücadele vermişti. Çok sevdiği gece gündüz, cumartesi pazar evde bile dava dosyaları okuyarak itina ile kararlar verdiği meslek aşkı emekli olmak zorunda kaldıktan sonra sağlığını ciddi etkiledi, adliye camiasında olanları gördükçe içi içini yiyor hukuksuzluklara isyan ediyordu. Bütün bu olumsuzluklar onu en aktif olacağı dönemde bu uğursuz günlere getirdi.

O gitti, benim de bir yanım gitti, ciğerim söküldü, nefesim gitti.
İçimde ne varsa insanlıktan yana, adaletten yana, önce babadan sonra ondan miras kaldı.
Seni çok özleyeceğim canım ağabeyim. Işıklar içinde uyu.

19 Ocak 2019 20:12 MFT
Paylaş

13 Ocak 2019

Rumlar ve Türkler


Wisconson da yaşayan Yugoslav göçmeni bir ailenin oğlu ve lisede eğitimini sürdüren Türk asıllı Emre'nin görüşlerinin verdiği ilham üzerine kaleme almaya başladım. Anlaşılan bu genç bizim gibi Tarih meraklısı... Diğer taraftan genç beyinlerin üretimi ilgi alanıma giriyor diyelim.

Şöyle bir ortam hayal edelim; Kıbrıs sorunu, Makedonya sorunu ve Ege kıta sahanlığı, Batı Trakya, Kosova-Sırbistan, Ege adaları, Konstantinapolis, Yunan ekonomisi gibi sorunların olmadığını düşünelim. Bu nasıl olası olabilir? Bir konfederasyonla gerçekleşebilir şeklinde yanıtlayabilirim. Türkiye, Yunanistan, Makedonya ve Kosova...Hakim güçlerin istemeyeceğini biliyorum. Öncelikle bunun bir ekonomik zorunluluk olduğunu görmekte fayda var yani ölçek perspektifi diyorum:

Muhtelif büyüklükler (CIA 2017)
Ülke Yunanistan Makedonya Türkiye Kosova Kıbrıs Toplam
Alan km2 131,957 25,713 783,562 10,887 9,251 961,370
Nüfus 10,762 2,119 81,257 1,908 1,237 97,283
GSMH ppp 299,3 31,03 2.186,0 19,6 31,78 2.568,0
GSMH, mi$ 200,7 11,37 851,5 7,09 21,7 1.092,4


ABD, AB, Çin ve Hindistan gibi ulusal olmaktan ziyade çoklu etnisite ve din özelliği taşıyan devlet ya birlikler ölçek konusunda önemli bir avantajı kullanıyorlar. Açıkçası refahı ve yaşam kalitesini arttırmanın yolu buradan geçiyor. Kültürün ortak özelliklerinin oldukça yoğun olduğu bölgenin daha organize olabileceği yeni konumlandırmayı önemsiyorum.

Bakalım genç arkadaşımız neler paylaşıyor bizlerle? DNA testimi yaptırdıktan sonra mevcut kimliğimi değiştirmeyeceğimi tekrar düşündüm. Emre kardeşimde kimliğini DNA ya göre değiştirmeyeceğini söylüyor. İşin DNA tarafı çok önemli değil bence. Daha çok hümanizma tarafındayım, Makedon, Helen, Türk ya da Rum olmanın peşinde koşmak doğru olmaz. Neticede insanız, kardeşiz yani...

Yani… Önce bir Türk tanımlayalım. Türk nedir? Orijinal Türkler, 1000 yıl boyunca Anadolu’ya gelen göçebe Türkmen kabileleriydi. Nüfusu, yerlileri ezecek kadar çok değildi ve yerel halk üzerinde aktif bir soykırım yapmıyorlardı. Türkler durumu sistemi yavaş yavaş devraldıkça, yerlileri özümsemişler, dil ve geleneklerini benimsemişlerdir. Bu, Yunan ve Türklerin dinle eş anlamlı görüldüğü zamanlardı. Eğer bir Müslümansanız, Türk olarak kabul edilirdiniz, Ortodoks olanlarsa, Rum (Yunanca). İnsanlar bir kimlik işareti olarak dinlerine akın etmeye başladı.

Önemli olan birinin kendini düşündüğü şey. Sanırım hem Rumlar hem de Türkler eşit derecede anlayabiliyorlar :)

Varsayımsal olarak konuşursak, eğer bir Türkleşmiş Yunanlıysam, tartışmalar için diyelim ki, bu ne anlama geliyor? Hiçbir şey değil. Yunan kültürünü çok seviyorum ama DNA testi yaptırıp Yunanlarla ilgili olduğumu öğrenirsem kendimi Yunan olarak kabul etmeyeceğimi söylediğim için üzgünüm. Yunanca hem etnik köken hem de dini bir kültürdür. Türkçe' ye benzer bu anlamda. Yunanlılar Ortodoks. Yunanlılarla kültürel ve dini açıdan konuşacak hiçbir şeyim yok… Bir DNA testi yaptırırsam, Yunan olduğumu bulmak güzel olurdu. (Yazarın notu- myheritage.com un database ne göre Türkiye ve Sırbistan nüfusunun % 20 si Bulgaristan' ın % 62 si Yunanistanlı)


1910’ larda Anadolu’nun etnik yapısını görüyoruz. Dikkat ederseniz o zaman Anadolu’da bir sürü Yunan var. Meydana gelen soykırımlara girmeyeceğim, Evet, I. Dünya Savaşı sonrası Türkler ve Yunanlılar tarafından işlenen suçlar oldu, ama bu eldeki sorunun bir parçası değil. Temel olarak, bunun gösterdiği şey, Yunanlılar ve Türklerin 20. yüzyıldan önce uzun yıllar yan yana yaşadıklarıdır. Roket bilim adamının halklarımızın muhtemelen 1000' li ve 1924 yılları arasında 900 yıl yan yana yaşayan bir zaman geçirdikleri sonucuna varması gerekmiyor. Orijinal Türk kabileleri özelliği olarak Asya' lıydı, ancak günümüz Türkiye'den gelen Türkler Avrupa / Orta Doğu / Asya'ya bakıyorlar. Biz bir ergime potasındayız.


Bu başka bir resim. Yunanlılar sarı, Türkler yeşil gösterilmiş. Şuna bir bakın ve ergime potası hakkında konuşalım?


O zaman Girit Türkleri var ki bunlar başlangıçta Girit' in Helenik Krallığın kontrolü altına girmesinden kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu' na göç eden büyük bir Yunanca konuşan Müslüman azınlıktı. Daha önce göç eden Giritlilerle birlikte, Yunanca konuşulan diğer birçok Müslüman topluluk, Greko-Türk Savaşı' ndan sonra (1924 mübadelesi) yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetine sürüldü.

Bugün Ege kıyılarındaki çeşitli yerleşim yerlerinde yaşlı Grekofon Girit Müslümanları hala Girit Rumcası konuşmaktadır. Girit Grekofon Müslümanların genç nesiller arasında bir kısmı Yunanca bilmektedir. Genellikle Müslüman Girit topluluğunun üyeleri, konuştukları dilin Yunanca olduğundan habersiz.

Karamanlı Türkçesinde, eski Rum Ortodoks kilisesi Agia Eleni kilisesinin Konya yakınlarındaki Sille'deki girişinde bir yazıt.

Kapak tarafında, Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanları olan Karamanlılar vardı! Bu insanlar, Pontik ve Ege Yunanlarıyla birlikte, Yunan-Türk Savaşı' ndan sonra Yunanistan'a sürgün edildi. Türkleşmiş Yunanlılar olabilirdi, ama ne olursa olsun, Türkçe konuşuyorlar. Bu sadece halklarımızın fena halde karışmış olduğunu gösterir.

Sorunuzu cevaplamak için, Türkler Türkleşmiş Yunanlılar mı? Bazılarımız öyle! Ama tahmin et ne oldu? Bazı Yunanlılar da Hellenleşmiş Türklerdir!

Ayrıca, bu yazıyı bitirmeden önce, bugünlerde hala Türkiye'de Yunanlılar ve Yunanistan'da Türkler olduğunu söylemek isterim. Bununla birlikte, zamanla, bu halklar büyük ölçüde kendi ülkelerine asimile edilmiştir. Yani, onlara isimlerini sormazsan hangisinin hangisi olduğunu bilemezsin.

Ve nihayet, uydudan Yunanistan ve Türkiye ye bakarsanız, eğer yakından bakarsanız sınır yoktur… Sınırlar insan yapımıdır. Beni bir hümanist olarak düşünün… ama açıkçası, hepimiz kültürel bağlarımızdan kopup, insanlığın iyileştirilmesi için bir araya gelebilseydik istiyorum. Hepimiz tek bir gezegende yaşıyoruz, birlikte paylaşalım ve içinde yaşadığımız engin evrende durumumuzdan en iyisini yapalım. Savaşa gerek yok ve sinirlenmeye gerek yok.

Bu da, Öfkeyle tutuşmak, zehir içmek ve diğer kişinin ölmesini beklemek gibi derken en iyisini söyledi.

Atalarının geçmiş suçları ya da savaşları için birine ya da insanlara kızmak ne kadar karanlık gözükse de, tarihi değiştirmez. Yaşamak, Yunan olmaktan gurur duymak ve Türk olmaktan gurur duymak. Her iki halk da benzersiz, özel ve halklarını seven ülkeler var. Barış ve harika bir 21. Yüzyıl için umut!

Emre Driton Yavuzoğlu' dan alıntı içerir.


Paylaş
Categories

19 Kasım 2018

Bu Dönemi Yazacaklar










Türkiye enteresan zamanlar yaşıyor. Bu geçecek ve yeni insanlar gelecektir! Muhakkak gelecek nesil ve zamanlar bugün yapılanların etkilerini taşıyacaktır. Elbette bugünlerin tarihini yazmak üzere tekrar tekrar incelenecek ve araştırılacak, bütün belge, bilgi ve tanık anlatımları ile bu dönem gözden geçirilecektir.

Hukuk dışı uygulamalar, parti ve cemaat yargısı ve bunların verdiği mahkumiyet kararları en başta gelecek sanırım! Balyoz, Ergenekon, Casusluk başta olmak üzere planlanan  kumpas davaları ile insanların nasıl perişan edildiği anlatılacaktır.

Fetö terör örgütünün Türk devleti ve Ordusunun içinde nasıl örgütlendiği ve siyasetin bunu ne şekilde desteklediği yazılacaktır... Dolayısıyla emperyalist güçlerle işbirlik içinde çalışanlar ortaya çıkacaktır.

Demokrasinin güvenlik vanası olarak görülen medyanın nasıl bu özelliğini kaybederek dünyanın en fazla yalan ve yanlış haber üreten medya topluluğu durumuna geldiği ayrıntıları ile incelenecektir.

Uygulanan ekonomik politikalarla halkın borçlandırıldığı, yoksullaştırıldığı ve işsiz bırakıldığı anlatılacaktır. Ülkemizin eşsiz topraklarında tarım ve hayvancılığın bitirilme macerası açıkça yazılacaktır...

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkarılan dev kuruluşların özelleştirme başlığı arkasına gizleyerek nasıl üç kuruşa elden çıkarıldığı da yazılacaktır. Güzel şehirlerimizin nasıl beton cehennemine dönüştüğü tüm açıklığı ile anlaşılacaktır.

Göçlerle demografik yapının değiştiği ve ülke sahiplerinin elinden nasıl alındığı yazılacaktır! Siyasetin aynı odakların kontrolünde bataklığa iktidar ve muhalefetle birlikte sokulduğu anlatılacaktır.

Toprakların yabancılara kolayca satıldığı, madenlerin küresel güçlere kaptırıldığı anlatılacaktır! Ege'deki adaların işgaline nasıl sessiz kalındığı yazılacaktır.










Tarih bugünleri mutlaka yazacaktır. Ama nasıl? Dileğim yukarıdaki paylaştığımız gerçekler yönünde yazılsın.
Paylaş

20 Eylül 2018

Goralı















Goralı’yı İcat Eden Ailenin Hikayesi
Kosova’dan Ankara'ya göç ederek gelen Goralı ailesi, öncelikle burada ufak bir dükkan açar. Tarihler 1945’i gösterirken dükkanları, sattıkları porsiyon sosisleriyle Ankaralıların sık sık uğradıkları bir lezzet noktası haline gelir. O tarihte porsiyon sosis kullanılmasının nedeni ekmeğin karne ile verilmesinden ileri gelir.
Takvimler 1950’ye geldiğinde tabakta satılan porsiyon sosis, sandviç ekmeklerinin içine girer ve özgün bir yapı kazanır. Müşteri memnuniyetinin geldiği nokta Goralı ailesinin o günden bugüne uzanan mutfak macerasının temellerini oluşturacaktır.
Devamı
Paylaş

08 Temmuz 2018

Haticenin makinası














Babamın babannesi olan Hatice Duygu, Dolköy' lü Aloş Ağa' nın eşidir ve Kastelli sülalesine mensuptur.

Selanik' de dünyaya gelen ve varlıklı bir ailenin kızı olan Hatice ninemize babası, çeyiz olarak bir dikiş makinası vermiş. Zamanın koşullarında büyük ihtimal sadece terzilerde olan bu yeni buluş onun evinde olacak, çocuklarına ve eşine esbaplar dikecektir. Mübadele zamanı öküz arabaları ile ayrılmak zorunda kaldıklarında, memleketten bir sandık ile göçmek durumunda kalır, yanına dikiş makinasını da almış mıdır? kim bilir...

Torunlarına biraz dokunaklı bir hikaye anlatmış Hatice nine; savaşların kızışmaya başladığı dönemde Rumlar gelir, hayvanlarına zarar verirlermiş. Onlara da biraz bağırıp çağırarak hindileri yakalayıp tuvalette boğmuşlar bir defasında mesela.

Şu dünyada bütün kötülüklerin anası cehalet, onun yaptıramayacağı zalimlik yoktur. Ve cehaletin ilmiği önce masumların boynuna geçer. Burada verilmek istenen bazı açık mesajlar var aslında; birincisi ben istersem bunu yapabilirim, ikincisi ben eğer istersem bunu sana da yapabilirim ve en önemli üçüncüsü buradan gidin artık !

Ne acı, ne kadar zorlarına gitti kim bilir? O da buraya ait değil mi ki? Ne demek kovulmak?

Hatice nine ye gelince; kendisinden marifeti, temizliği, otoriterliği ile söz edilmektedir. Köyde düğün dernek olduğunda hep beraber toplanılır börekler açılırmış, ama ondan çekinirlermiş, pek cesaret edemezlermiş yanında oturup kolları sıvamaya...

Yemeklerinin tariflerini devlet sırrı gibi saklar, anlatmaz geçiştirir ya da eksik söylermiş...

Evin köpeklerine bile ayrı ekmek pişirilirmiş mesela, herşey fazlasıyla programlı.

Çok güzel peynir yaparmış, kesilen koyunun iç organları ve etleri sıyrılır, içi iyice sabunlanıp temizlenirmiş. Hatice ninem ayrı bir yerde muhafaza ettiği tam techizat malzemeleriyle koyunun içinde peynir mayalarmış, deri loru yaparmış.

O zamanlar fincandı, kahveydi köyde pek bulunmazmış. Muhtar efendi misafir ağırlayacağı zaman Hatice Nineye haber verirmiş. O da kapaklı fincanlarıyla kahve pişirir, tepsiyle muhtara teslim eder, gelen misafire ikram edilirmiş. Aynı şekilde köye gelen önemli misafirler için yemek de pişirirmiş.

Gala Gölü' nün balığını çok severmiş. Memlekette balıkları canlı tutardık, balları eşekle taşırdık, mısırlar bile başkaydı orada, sapsarıydı dermiş...

Sarı dedim de evleri sarı tahta döşeliymiş Selanikli, Langazalı Hatice hanımların,
Ruhları şad olsun.

Kişilerin hikayelerine yer verdiğimiz bu mecrada okuduklarımız için yorum yapmak da çok önemli, çünkü burada onları anmak demek, aynı zamanda onları anlamaya çalışmak demek.

Bu insanlar bazı hakaretlere, bazı zalimliklere sessiz kalmış maalesef. Karşılıklı olan bir durumdur tabi. Dün komşuydular, kardaştılar. Belki bir süre önce Türklerin evindeki hanım bir yemek yaptı ve Rum komşusu sever diye çocukla yolladı, belki genç kız iken birlikte ip çevirdiler, aynı çeşmeden su doldurdular, birlikte kıkırdadılar sevdikleri oğlanlara bakarken, aynı örneği çıkardılar yazmalarına...

Peki ya bunu kim, neden yaptı? Boşuna başlık atılmadı mübadele belgesellerine işte; Kim ayırdı bizi? diye. Bu insanların yaşanmışlıkları, paylaşılmışlıkları, akrabalıkları var birbirine. Onlarda da belki çok dramatik hikayeler var. Ninelerinden, dedelerinden neler dinlediler kim bilir...

Muhacir denildiğinde akla pek çok şey gelebilir elbet ama o kadar gözdağı alıp, geleceğe dair bir belirsizlik yaşamaları kaygılı hale getirmiş onları. Benim zihnimde beliren biraz ürkek, buruk bir insan modeli var nedense muhacirler için. Bizler Mustafa Kemal gibi cengaver bir yiğidin hemşerileriyiz aslında, ama kavga sevmeyiz, barış severiz, neşeliyiz, sempatik ve sıcak kanlı insanlarız. Velhasıl tüm bunların genetik bir aktarım olduğunu düşünüyorum. Atalarımız belki neleri var ise Yunanistan' da bırakıp geldiler ama oradaki hisleri bizlere aktarıp duygusal bir miras bıraktılar sanırım.

Yenel Duygu Sürek
Paylaş

20 Mart 2018

Odesa' lı bir kız















İyi günler.
Size de

Ben bir bildiriciyim, Türkiye’den. Sizi tanıyabilir miyim?
Mariia Chernkbrovkina. Odessa doğumluyum, 24 yaşındayım, beş yıldır da Kiev’de Pazarlama Tasarımı yapan GNF-Avusturya işletmesinde çalışıyorum.

1,68 boyunda, beyaz tenli, açık çağla gözlü, tabak yüzlü, eğitimli, cana yakın, konuşkan, gözleriyle sorgulayan, özgüvenli bir genç kız. Ona Kiev adının nerden geldiğini sordum, bilmiyordu. Ona kenti kuran Hazarların, Türkçe olarak Kıyı Ev den bu adı türettiklerini anlatınca şaşırdı.
Gerçekten, Kiev, Dinyaper kıyısındaki evlerin toplanmasından oluşmuş bir kent.

Ona Kırım ın anlamını sordum. Bilmiyordu. Türkçe’de Kırım’ın felaket anlamına geldiğini bildirdim. Şaşırdı. Bu ülkenin bir dönem, Moldavya’dan, Gürcistan’a dek Hazar Türklerinin elinde olduğunu, Hazar Türkleri nasıl yınançsız-inançsız iken, Museviliği aldıklarını, Türkçe olan Runik yazıyı bırakıp, İbranice yazmaya başladıklarını, adlarını Türkçe’den nasıl Musevi adlarına çevirdiklerini anlattım.

Bugün Türkiye’de de biz aynı yanlışı yapıyoruz. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce yalnız Yaratan’a yınanan-inanan, dinsiz bir toplumdu. Sonra Araplar kılıçla Türkleri İslam yaptılar. Bununla kalmayıp, adlarımızı Mustafa, Ahmet, Salih, Mukaddes, Elif, Ayşe gibi Arap adları aldık. Türk tamgasını-alfabesini bırakıp Arapça tamgayla yazmaya, onlar gibi giyinip, onların yaşantısına uygun yaşamaya başladık. İslamın bayrakçılığını yaparak biz de kılıç zoruyla başka toplumları İslamlaştırdık. Her gittiğimiz yere camiler kondurduk. İslam adına Hıristiyanlarla savaşa tutuştuk; öldürdük, öldürüldük. Aldığımız ülkeleri vergiye bağladık, ellerindeki edinçleri, güzel kızlarını, genç oğlanlarını aldık, İstanbul’a getirdik. Arapları ordu görevi vermedik. Onlar için Türkler savaştı. Savaşlarda Türk’ün neredeyse soyu kurudu. Zorla İslam’a dönüştürdüğümüz toplumlar Haç için Mekke’ye gittiler. Onların bıraktıkları parayla Araplar zenginleşti. Araplar bize başkaldırmasın diye onlara iş değil, altın verdik. Sonunda Araplar Hıristiyanlarla birleşip bize karşı savaştılar. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı. 1923’de kalan Türklerle bu kez Türkiye Cumhuriyetini kurduk. Arap tamgasını atıp, birçok ulusun kullandığı Latin tamgasını aldık. Kadınları özgürleştirdik, okuttuk, erkeğe eşitledik. Devletin dini olmaz, toplumun yınançı-inancı olur diyerek, bilimgüder-laik bir devlet kurduk. Böylece kurtulduk.   
Peki Hazarlara ne oldu?


6. Yüzyılda tarih sahnesine çıkan Ruslar gelişince, Hazarları kendi ülkeleri olan Ukrayna’dan kovdular. Kimisi saklandı, kaldı, kimisi Batı Avrupa’ya, kimisi Anadolu’ya göç etti. Hazarlar takı, el işleri, esnaflık, tecim, akça-finans, çetele-hesap, yatırım işlerinde çok iyiydiler. Gittikleri, Almanya, Hollanda, Macaristan, Polonya, Romanya, Çek, Slovakya, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde tecimi, kıskılı-ekonomiyi, bilimi yönetimleri altına aldılar. Ancak adları İbranice, yazıları da İbranice olunca öz kimlikleri olan Türklükten uzaklaştılar. Yabancılar onlara Yahudi diye adlandırdı. Oysa onlar Arami soyundan değil Turan soyundandı. Bu dil ile din değiştirme onlara pahalıya çıktı. Hitler, tüm Avrupa’daki Hazarları, Yahudi diye fırınladı. İçlerindeki bilimcilerin bir kısmı Atatürk’çe Türkiye’ye alınırken, diğerleri Amerika’ya sığındı.
Demek ki dil ile din bu denli önemli. Siz Türklerle, Hazarların yazgısını çizmiş.

Sen dine yınanıyor-inanıyor musun?
Nasıl yınanırım? Kendine Tanrının elçisi diyen her kişi düzenbazdır. Yaratan Tanrıysa, o herşeye egemen ise, elçinin, komisyoncunun ne işi var? Özetle ben dinsizim. Bağımsızlık Meydanında okudunuz; Özgürlük bizim dinimizdir


Bu söz beni çok etkiledi. Bak sen bir Hazarlı olabilirsin?
O niye ki?

Genlerine işlemiş. Hem de Odessalısın.
Bizim Odessa’nın çoğu Musevidir. Şimdi anlıyorum ki onlar Hazar Türklerinin kalıntısı. Benim adım da bir Musevi adı.

Senin evgilinde mi Musevi?
Yok! Ancak bizim Odessa’da derler ki; Eğer Odessalı isen kesin bir Musevi bulaşığı vardır

Ha ha ha! Bu doğru mu?
Evet..Ha ha ha.

Bence…Madem ki siz de portakal devrimi yaptınız, neden Türkler gibi Kiril tamgasını değiştirmiyorsunuz?
Bilmem. Hiç düşünmemiştim. Bu size çok güçlük çıkarıyor değil mi?

Mariia, insanoğlunun iki düşmanı vardır; biri din, biri dil. Bu ikisi toplumları böler, savaştırır, ölüm getirir. Oysa amacımız birbirimizi anlamakta, iletişimden geçer. O nedenle önce ayni tamga, daha sonra da bir dili konuşmak zorundayız. Düşünebiliyor musun? Ben 5 gün Ukrayna’da kaldım, neredeyse hiç birinizle konuşamadan, sizi anlamadan, siz beni anlamadan ülkeme dönüyorum. Bir ülkeyi gezmek, oradaki yapıları, doğayı görmekten öte, toplumuyla konuşup anlaşmaktır. Buna engel ne? Dil. Dilin, tamganın tutuculuğu olmaz. Bu bağnazlığı atmak gereklidir.
Doğrusun da nasıl çözülür bilmem!

Size de bir Atatürk gerek.
Ha ha ha.

Ayrıca, beş gün kaldım, hiç Ukrayna şarkısı dinleyemedim. Neden? Siz öz kimliğinizden utanıyor musunuz?
Batılaşma akımının sonucu.

Eğer ekininizi yitirseniz Ukraynalı da kalmaz.
Gençler böyle bir akımın içinde.

Portakal devriminden sonra, neden Rusların yaptığı o göz kamaştıran anıtları, yontuları yıktınız?
Onlar bizi Rusya’yı, komünizmi anımsatıyor. Biz onları ebediyen silmek istiyoruz.

Ancak onlar sizin ötkeninizin-tarihinizin bir parçası. Bu tıpkı Sırpların, Yunan ile Bulgarların Osmanlıdan sonra camileri, medreseleri, köprüleri yıkması gibi bir şey. Bunlar ortak ötken. Bak, yıkamadıklarınızdan Anayurt (Motherland) anıtı, günümüzde en çok ziyaret edilen yer.
Biz hiçbir anıtın, Rusya’yı anımsatmasına katlanamayız. Bize acı veriyor. Duygularımı anlatamam.

Ukraynalılar mutlu mu?
Değiller. Herkes yakınıyor.

Neden?
Geçim derdi. Ortalama işçi aylığı 3000 Griva (120 dolar). Genel olarak yüksek eğitimlilerin ise 15 000 Griva (600 dolar). Ben bir yabancı işletmede pazarlama tasarlayıcısı olarak çalışıyorum, 25 000 Griva (1000 dolar) alıyorum. Bunun 700 Griva’sı kiraya gidiyor. Bana yetiyor. Ancak para biriktiremiyorum. Kıskılın-ekonominin düzelmesini bekliyoruz. Biz de AB’nin bir parçası olmak dileğindeyiz.

Bizde de aşağı yukarı size benzer. Ancak, yaşam Ukrayna’da daha ucuz.
Biz Türkiye deyince, 5 yıldızlı oteller, sıcak deniz aklımıza gelir. Otellere gideriz, Türkiye’yi görmeden, bilmeden döneriz.

Gel bir gün, gez. Çok seversin.
Bakalım. Biz Ukraynalıları nasıl tanıyorsunuz?

Türkiye’deki genel kanı aşk ülkesi. Ancak buraya gelince izlenimim değişti. Ukraynalı kızlar; duygusal, masum, eğitimli, davranış bütünlüğü olan kişiler.
Bu doğrudur. Bizde eğitim kurumları oldukça gelişmiştir. Bilimsel çalışmalar Ukrayna’da sürekli kılavuzumuzdur. Özellikle bilimtey-üniversite eğitimi çok iyidir.

Ulusal amacınız nedir?
Rusya güdümünden kurtulup, batıya açılmak. Batının bir parçası olmak.

Senin ereğin nedir?
İşimde yükselmek. En iyisi olmak. Bulunduğum bölümü yönetmek.

İşini seviyor musun?
Çok?

Erkek arkadaşın var mı?
Yok. Önce işimde yükselmek istiyorum.

Nasıl biriyle evlenmek istiyorsun?
Yüksek eğitimli, okuyan, kadını anlayan, ince ruhlu, kibar, uzun boylu.

Mariia sen sağol. Bil ki, bir gün böyle bir delikanlı önüne çıkacaktır. Sana başarılı bir yaşam dilerim.
Sizinle görüştüğüme çok sevindim.
Ben de.

Ona T-yi, anlamını öğretmiştim. T’lerimiz açtık. Birbirimize sarıldık. Yanaklarından öptüm.

Hoşça kal.
Sevgiyle kal.

O, gitti. Duyguları ile düşünceleri kaldı.

20 Mart 2018, Kiev Ahmet Ercan hocamızdan alıntıdır.
Paylaş

07 Mart 2018

Köv ekmeği














Ateş tuğlası ve kerpiçten mamur ekmek fırınlarında pişirilir köy ekmeği.
Bizim ağzımızda köv ekmeği oluverir.
y ile değişimi pek bilindik bir dil özelliği olmamakla birlikte yakışır ağızlara.
80’li yıllarda hemen herkes aynı yolla tedarik ederdi ekmeğini.
Fırın esnafları çoğaldıkça köv ekmeği yerini çarşı ekmeğine bıraktı.
O zamanlar çarşı ekmeği lüks sayılabilirdi.
Farklı bir lezzetti en azından.
Hele tahin helvasıyla çok yakışırlardı birbirlerine.
Zamanla köv ekmeğine galip geldi.

Ama bu mağlubiyet, bu köylüye onurundan ve tadından bir şey kaybettirmedi.
Tabii zaman geçtikçe köv ekmeğinin lezzeti aranır oldu.
Fabrikasyon imalatlar yavan gelmeye başladı damağımıza. Şimdilerde köylü teyzelerin, kaçak sigara gibi tezgâh altlarında sakladıkları somunlar, zabıtayı nasıl atlatırız derdinde.
Fırın genellikle evin inşası sırasında, hanımlar tarafından ısrarla talep edilirdi.
Bahçeye özellikle de bodruma yakın yerlere yapılırdı.
Aslına bakarsanız pek tertipli görüntüler değildir.
Yani mimari estetikten uzak, derme çatma kuruluklardır.
Bu yönüyle pek hoşuma gitmese de yaydığı koku, estetik kaygısını unutturacak cinstendir.
Hanımlar, akşamdan leğenin başına oturup hamur yoğururdu.
Yarın ekmek yapacağım, dedikleri vakit, başka iş çıkarmayın, çünkü bütün günümü bu telaşlı işe ayıracağım, demek isterlerdi.
Ekşi maya ile tutulan hamur, sabah tekrardan bi yoğrulurdu.
Kollar dirseklere kadar sıvanır, eller yumruk olur ve hamurun altı üstüne getirilirdi.
Sonra bir süre demlenmeye bırakılırdı.
Göz kararı kıvamına kanaat getirildiği vakit birer somunluk hamurlar, minete (ekmekleri taşımak için kullanılan, yatay dolap raflarına benzeyen ahşap gözlü taşıma gereci) konurdu.
Yapışmasın diye altına sofra bezi döşenir, un serpilir ve hamur, kundak gibi sarılırdı.

Fırının hazırlıkları devam ederdi diğer taraftan. Sıcaklığından emin oluncaya kadar ateş yakılırdı içinde.
Bu ateş, pırnal çalısından tutuşmalıydı.
Maki tesirli iklimlerin bodur çalısı pırnal, is bırakmaması ve bu civarda bol olması hasebiyle tercih sebebiydi.
(Ayrıca ormancıların bu kaçak kesime göz yumması da etken midir bilmiyorum.)
Pırnalın hem maliyeti düşük hem de kalorisi yüksekti.
Hatta çok zaman pırnal köklerinin kışın kömür niyetine yakıldığına da şahitlik etmişizdir.
Bu çalıları kesmek ve köklerini çıkarmak öyle kolay bir iş değildi. Kazma, kama ve balyozla çıkartılabilirdi. Bir nevi kömür çıkarmak gibi.
Zaten kömüre alternatif yakıttı garibanın maşingasında.
Pırnalı kestiniz, kökünü çıkardınız.
Ne ile götüreceksiniz.
Tabi ki iki tekerlekli demir profillerden yapılmış pırnal arabasıyla.
















Çan’a bahar geldi minim
Karşıyaka kadınları
Sırtlanmışlar pırnalları
Bi dilim köy ekmeği
Bir tepsi basma börek
Salçayı söylemicem
Bir de kız güzeli gelincikler
At arabası mantığı ile yapılmış bir araçtı; pırnal arabası.
Önünde çekmek ve yönlendirmek için T şeklinde ilkel direksiyonu bulunurdu.
Önden çekerdi.
Düzde giderdi gitmesine ya, Erenler Tepesi’nden yokuş aşağı inerken sürücüsünü önüne kattığı zaman, kazaya büsbütün davetiyeydi.
Çok tehlikeliydi.
Bu icadın mucidi bu araca fren takmayı unutmuş.
Durdurmak tamamen iman gücüne bağlı.
Evin reisi direksiyonda.
Arkasından refakat eden ve aksi bir durumda ilk yardıma hazır kişi de evin hanımı.
Kömürde göçük, pırnalda da her daim arabanın altında kalma tehlikesi vardır.
Pırnal, sağ salim getirilirse, bu meşakkatten sonra ancak ateşe verilir zaten.
Ateş hazırsa; şimdi közlerini, köse dediğimiz uzun demirin ucundaki üçgen saçla, fırının ağzına çekip içerdeki sıcaklığı muhafaza etmeli. Eski kumaşlardan yapılmış fırın süpürgesini ıslatarak içerdeki külleri temizlemeli ve ahşap küreğe minetten aldığımız hamurları koyup fırına sürmeli.
Bir tepsilik yer muhakkak bırakmak lazım fırında.
Basma börek için.
Bu böreğin iki güzel yanı vardır.
Birincisi kimsenin hayır diyemeyeceği bir lezzettir.
İkincisi bütün gün ekmek telaşıyla uğraşan evin hanımı, yemek yapmaya büyük olasılıkla yetişemediğinden bu kozunu sürerdi siniye.
Ekstradan yine fırında közlenmiş biber ve patlıcan söğürmesi katık edilirdi böreğe.
Sonuçta herkes mutlu kalkardı sofradan.

Bu ateş sadece bir fırınlık ekmek için yakılmazdı.
Aynı ateş birkaç hanenin daha ekmek ihtiyacını da görürdü. Hanımlar için bir başka sıkıntı da ekmeğin piştikten sonra beğeniye sunulmasıydı.
Şayet ekmek atan gelinse zaten yaranma şansı olmazdı kayınvalideye.
Hanımlığın karnesinde pekiyi olması gereken en önemli dersti köv ekmeği.
Komşular ve çocuklar için halka veya goda pişirilirdi.
Herkes hissesine düşen mutluluğu paylaşırdı.
En kıymetli yeri kıyısıydı ekmeğin.
Anamın paşası olduğum için orayı hep ben yerdim.
Ezelden iki âşık köv ekmeği ile tereyağ; kavuşmayı bekliyor. Tereyağ kendini ekmeğin kollarına bırakıyor.
Ve bu aşk da mutlulukla sona eriyordu.

Fazıl Sayın
Paylaş

20 Kasım 2017

Ağlatan Naim yazısı














Bulgaristan Göçmeni Boğaziçili Profesörden Ağlatan Naim Süleymanoğlu Yazısı

Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yapan, Moleküler Biyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Nesrin Özören, okulun forumunda paylaştığı bir yazıda, Naim Süleymoğlu’nun ardından, okuyanlara duygusal anlar yaşattı.

Göçmen psikolojisini ve ailemizin geçmişte başından geçenleri şimdinin gençlerine daha iyi aktarabilmek adına paylaşmak istiyorum. Bugünlerde yurdu terk etmeyi düşünen ya da icra edenlere ithaf olunur.

İşte Özören’ in o çarpıcı yazısı:
Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nun anısına…

Bugün çok büyük bir adamı, Koca Türk Naim Süleymanoğlu’nu uğurlarken, kendi hayatıma düşen izinden bahsederek, tüm Bulgaristan Türkleri için nasıl bir özgürlük ve umut meşalesi olduğunu hissettirmeye çalışacağım.

Naim’in bana öğrettiği ders şöyleydi: çok başarılı olursam Bulgaristan’dan kaçabilirdim! Bu yüzden gazeteci olup yurt dışına çıkabilmek için İngilizce öğrenmeye karar vermiş ve Silistre yabancı diller lisesi Ivan Vazov’u kazanmıştım.

Şimdiki yıllarda bu kaçma isteği anlaşılamıyor, çünkü demir perde çöktü, ancak o yıllarda Bulgaristan dışına çıkmak için sporcu, sanatçı veya gazeteci olmak gerekiyordu. Ben de uzun koşu denedim – 1500 m’de bayağı iyiydim aslında. Lisenin başlarında Silistre’de il 4’cüsü olmuştum. Ormanlık alanda iki rakibim virajı koşmak yerine kısa yoldan önüme geçmişti, kimse görmedi. Böylece il 2’cisi olamadım, maalesef kameralar yoktu ispat için, antrenörler de bana inanmamıştı, uydurduğumu düşündüler. Daha sonra bir kaç ay hızlı yürüyüş denedim ve sonrasında da okula odaklandım. Bu konuda da biraz başarılı oldum, önce vatanıma kavuşmam lazımdı…

Türkiye’ ye Göç etmek istiyorduk

1985 yılında Nesrin Salimova Hasanova olan adım zorla Nadejda Strahilova Handjiyeva olarak değiştirilmişti ve hepimiz ağır bir depresyona girmiştik. Milyonlarca Türk dilekçe kampanyasına katıldı, hepimiz Türkiye’ye göç etmek istiyorduk. Bu insanların hepsi işinden atıldı. Babam da muteber bir tütün eksperi işinden oldu ve beton bordür dökme işini bulabildi aylar sonrasında.

Çıkış yolları yoktu, sınırlar kapalıydı. Rüyamda hiç görmediğim eşsiz güzellikte Boğaz kenarında dolaşıyordum. Bu arada kendi adıma yetişkinlere çok kızgındım-neden başkaldırmıyorlardı, çok korkaktılar.

Buna çözüm olarak Mustafa Kemal Atatürk adında bir gençlik örgütü kurmaya teşebbüs ettim, 7 sınıftaydım. Okuduğum kitaplardan İkinci Dünya Savaşında Nazi’lere karşı savaş veren Rus direnişçilere özenmiştim, onlar da benim yaşlarımda insanlardı sonuçta. Daha sonra herhangi bir faaliyet yapamadan bu örgüt fikri çöktü, fakat tüzük defterim polis tarafından bulunmuştu.

















Babam Türklere yapılan zulümlere Şiirleriyle cevap veriyordu

Babamın şiirlerini aramaya gelen polisler odamda tüzük defterimi görünce el koymuştu. Babam etrafta olan haksızlıklara ve Türklere yapılan zulümlere şiirleriyle cevap veriyordu ve bunları aile meclislerinde okuyordu. Dedem Hasan ise Osmanlı zamanında (1910-1915 arasında) Kırcaali bölgesinde doğmuş bir adam olarak hiçbir zaman kıyafetini değiştirmedi ve belinde kuşak/bıçak, kafasında sarığıyla ‘deli’ Hasan muamelesi görerek ve herkesi şaşırtarak yaşadı ölümüne kadar. Soğuk Deliorman kışlarında annem gelen misafirlere zengin sofralar kurardı. Dedem deli Hasan’dan Plevne savaşının anısına ‘Osman Paşa’ marşı rica ederdi misafirlerimiz, o da seve seve söylerdi; tüm çocuklar korkudan ağlardık. O marş söyledikçe biz kanatlanır, sanki başka bir özgür diyara göçerdik hep beraber. Bu diyarda Türkler şerefli ve kahramandı, Osman Paşa gibi. Dedem de babam da korkusuzdular, bu özellik bize de geçmişti.

Babamın şiirlerini birisi ihbar etmişti ve polis eve aramaya gelmişti. Defterimi okuyan polisler önce kardeşim ve beni sorguladılar, ifademizi yazdırıp bıraktılar, yaşımız küçüktü. Daha sonra bütün sınıf önünde örgüt Yeminimiz okundu ve ben Bulgaristan’daki tüm liselerden kovulmuştum, 9 sınıfta. Yeminimizde baskıcı Bulgar’a karşı savaş edeceğimize yemin ediyorduk. Gazeteci olmam ve kaçmam da imkânsız hale gelmişti.

Aynı yıl veya önceki yıl Naim Süleymanoğlu Türkiye’ye kaçmış ve tüm dünyaya olanları anlatmıştı, bu hepimize bir umut ışığı olmuştu. Büyük Türkiye tabii ki bizi orada yalnız bırakmayacaktı!

Silistre’ den Bize Vatan olamamıştı

Babamın önerisiyle İngilizce bir metin hazırladık – başımıza gelenleri ve yurt dışına, Türkiye’ye çıkmak istediğimizi anlattık. Babam bunları turistik yerlerdeki diplomatlara ulaştırmaya çalışmıştı, geleceğimiz yoktu Deliorman’da, Silistre’den bize vatan olamamıştı.

Daha sonra, gene Türkiye’ye taşınma dilekçesi vermiştik, ancak bir cevap gelmiyordu, sonra da 1989 Mayıs’ta bize cevap geldi, 2 gün içinde ülkeyi terk etmeliydik – bize Avusturya vizesi çıkmıştı, trenle iki gün sonunda toplam 4 bavul ve 250 dolar (daha fazlasına izin yoktu) dört kişi Viyana’ya vardık. Türkiye konsolosluğunu bulduk ve orada Türkiye’ye ailecek iltica ettik. Babama bazı hademeler ve görevliler Avusturya vatandaşlığı teklif etmiş, o da ret etmişti! Naim Süleymanoğlu’na Amerika 2 kere vatandaşlık teklif etmiş, 10 milyon dolar teklif etmiş – ret etmiş. Naim bizim için bir örnek, yanan bir vatan sevdası oldu!

Tüm hatıralar canlandı bugün.. Eskiden anlatmazdım bunları, ancak susmanın hata olduğunu anladım çok yakında. Geçen yıl bir yeğenim, Türkiye vatandaşlığından çıkıp yabancı uyruklu üniversite sınavına girip, tekrar vatandaş olabileceğini (lisede rehber öğretmeninin tavsiyesi olduğunu) söyleyince kalp krizi geçirecektim! Nasıl yani, oturup çalışmak yerine- vatandaşlıktan çıkma planı? Tüm devrelerim alt-üst oldu. Hür vatanda yetişen nesillerimiz nasıl bu kadar kolay “satabiliyorlar” bu ülkeyi, bu toprağı zehirleyen bu zihniyeti yok etmeliyiz!

Naim Süleymanoğlu Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi

Neden sustuğumuza gelince, yukarıda anlattıklarım Bulgaristan’da şehit ve gazi olanların fedakarlığı yanında bir hiç sayılır, anlatılmaya değmez aslında. Biz kurtulduk ve hür bir şekilde yaşıyoruz, çok şükür. Direniş yapan sadece bizler değildik. Mesela, Deliorman bölgesi köylerinden cesur bir grup tank kaçırmaya çalışmış, bazı patlayıcıları askeriyeden kaçırmış, daha sonra da turist kaçırmışlardı dikkat çekmek için. Bazısı şehit edildi, bazısı Belene’de çürüdü. Bazı cengaver ‘deli’ Türkler yürüyüşlerde can verdi hem Kırcaali, ve Naim’in şehri Mestanlı’da, hem de Deliorman’da. Bu yiğitlerden özür dileyerek kendi serüvenimi anlatıyorum.

Naim Süleymanoğlu da Naum Şalamanov olmayı kabul etmedi, bizler de etmedik. Lütfen, bunu hatırlayarak bizlere ‘Bulgar’ demeyiniz, evet size çok garip gelebilir ancak bizim için Türk olmak ayrıca önemli, en temiz vatansever haliyle!

Son söz olarak, Bulgaristan’a kızgın değilim, sosyalist rejimin pek çok kazanımları da oldu benim için – mesela Türkçeyi anamdan, Bulgarca, Rusça ve İngilizceyi onlardan öğrendim. Matematik, fizik, kimya ve edebiyat temellerimi oradaki hocalarıma borçluyum, sağ olsunlar. Her şeyin ötesinde çok çalışmayı ve disiplinli olmayı da orada öğrendim. Bulgaristan’ı affettim çoktan, orada halen toprağımız ve akrabalarımız var. Onlarsız bir parçam yok sayılır.

Sevgiler,

Nesrin Mücahitsüleymanoğlu Özören
Paylaş

15 Kasım 2017

Kırım göçleri

















Tatarlar doğrudan deniz yoluyla Türkiye’ye, günümüzde Romanya ve Bulgaristan topraklarında kalan Dobruca’ya gittiler. Bazıları Dobruca’da kaldı, çoğu oradan da  Türkiye’ye göç etti. 

İstanbul Karayları İspanya’dan gelen Sefarad'lardan önce Bizans zamanında gelmişler, her zaman diğerlerinden ayrı yaşamışlar, dini ve sosyal yönden Yahudi toplumuna katılmamışlardır. 1783 de Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi üzerine İstanbul’a bir Karay göçü olmuştu fakat sayıları ancak yüzleri geçmemiş ve günümüzde ise ancak 30-40 kişilik bir gruba dönüşmüştür. 

Karaylık, Yahudilikten kaynaklanan ve hahamlık geleneğinin, özellikle Mişna ve Talmud’da derlenen sözlü yasanın bağlayıcı niteliğine itiraz ederek, yalnızca yazılı yasa olan Tora’nın buyruğunu kabul eden ve 8. yüzyılda  Babil’de din adamlarıyla yaşadığı siyasal bir çelişme ve dışlanmadan ötürü Sefer-a Mizvot’un yazarı Anan Ben David’in başlattığı bir akımdır.

Bu akım, bu dönemde Irak, İran ve Filistin Yahudileri  arasında süratle yayıldı ve İstanbul yolu ile Avrupa’ya geçti. Karayların dinsel uygulamaları sadece Tora’dan esinlenir. Karaylar Talmud’dan türeyen Alaha’yı (şeriatı) tanımazlar. Örneğin Tora sonrası döneme ait Hanuka Bayramını kutlamazlar, Rabanut’un (din bilgelerinin) tefilin, mezuza, evlenme, boşanma ile ilgili emirlerini uygulamazlar. Ayrıca Rabanut dini takvimiyle farklılıklar müşahede edilir, bayramlarda farklılıklar vardır; Roş Aşana’da Şofar çalınmaz. Sukot’ta dört çeşit bitki uygulaması yoktur. Karayların sinagoglarında sandalye yoktur ve içeriye girmeden ayakkabılar çıkartılır. Sinagogları da David’in bir mezmuruna istinaden yer altındadır.

Hazarların bir kolu  ve bir Türk  boyu olan Karaim  ve Karaitler, Uzlar ve Kıpçakların önünden kaçan Peçenek saldırıları karşısında Kırım’a yerleştiler ve 8. yüzyılda Hazarların resmi dini Yahudilik olunca, Yahudilerin Talmud’u reddeden Karay mezhebini benimseyerek, kendilerine Karaylar adını yakıştırdılar. 1016’da başlayan Rus baskısı nedeniyle Litvanya ve Polonya ovalarına göçtüler. Kırım’da kalan Karaylarla Talmud’u benimseyen Kırımçaklar, yakın tarihlere kadar beraberce yaşadılar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk kökenli Yahudilerin Sibirya’ya sürülüp sürülmediği belli değil. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da İstanbul’a da bir kısım Kırım Yahudi’sinin göç ettiği bilinmekte. Kaldı ki Galante, değişik isimli sinagogları; Kırım’dan göç eden ve Türkçe konuşan Karaylar ile Bizans’tan beri aynı topraklarda yaşamlarını sürdüren ve Rumca konuşan Karayları ayrı ayrı sinagoglara devam etmeleri ihtimaline bağlar.

1172’de İstanbul’u ziyaret eden ünlü seyyah Tudelalı Benjamen, bu kentte 500 kadar Karay’ın yaşadığını yazar. Fatih Vakfiyelerinden anlaşılacağı gibi, Karayların yerleşim yeri Balıkpazarı, Balat, Edirnekapı ve Galata yani Karaköy idi. Bir iddiaya göre bu semtin adı ‘Karay Köyü’ idi.

İstanbul Karayları İspanya’dan gelen Yahudilerden önce Bizans zamanında intikal etmişler, her zaman diğerlerinden ayrı yaşamışlar, dini ve sosyal yönden Yahudi toplumuna katılmamışlardı.
Karaylar 19. yüzyılın sonlarına dek devlet tarafından ayrıca bir cemaat  olarak görülmüyor ve  Hahambaşılık bünyesinde mütalaa ediliyordu.

İstanbul’a Karay Göçü
Aslında Karaylar kendilerini Semitik kökenli değil, Türk Yahudi’si olarak tanımlarlar. Rumca konuşanları da vardır. Ayrıca ‘İlya’ gibi Rus çağrışımı olan isimleri de taşırlar. Karaylar ile Hahambaşılığın dinsel itikadına bağlı Yahudiler arasındaki evliliklerin  dinen icra edilmesi geçmişte olduğu gibi halen mümkün olmamakta ve sorunlar yaratmakta. İspanya Yahudilerinden Yosef Caro’nun 16. yüzyılda İstanbul’da derlediği Rabinik Yahudi dinsel kodeksi olan Şulhan Aruh’ta kabul edildiği gibi (Even Haezer:37) Karayların diğer Yahudilerle evlenmesi onaylanmamakta.

Hazar Türkleri
Ender rastlanan bir diğer Yahudi soyu da Hazar Türk kökenlilerdir...

Hazarların soyu
Yahudi Hazar Kralı Joseph, Endülüslü Hasdai’ye yazdığı mektupta, Hazarların Yafet’in torunu ve tüm Türklerin atası kabul edilen Togarma’nın yedinci oğlu  olan Kozar’ın soyundan geldiğini anlatır.

Dağılan Hazarlar nerelere yerleşti?
Hazarlar, Araplarla yaptıkları savaşlar sayesinde Arapların Avrupa’yı istila etmesine imkân vermeyerek dünya tarihini değiştirdiler...

Hazarlar kimliklerini kaybetmişler fakat diğer Doğu Avrupa Yahudileriyle kolayca kaynaşarak, Yahudi kimliklerini korumuşlardır. Özet olarak Hazarlar, Yahudi tarihinin en önemli bir bölümüdür ve bu mirası sahiplenmek özelikle Aşkenaz Yahudilerinin sorumluluğundadır.

Devamı

Paylaş

08 Kasım 2017

Çan düğünü, aying














Kendinizden bir şeyler bulacaksınız...
İşte ayingler
Ayıng… Aying…
Kelimenin aslı ahenk yani kastedilen, eğlencenin ahenkli oluşudur.
Eğlence ya da iğlence.
İğlenmek aynı zamanda muhatabını ciddiye almamak, dalga geçmek manalarına da gelir.
Bir iddiaya göre aying; ayin’den de gelebilir.
Bunu filologlara havale ediyorum.

Düğün dramatik bir eğlencedir.
İçinde mutlulukla beraber kederi de barındırır.
Yeni yuva heyecanı ve mutluluğu; yuvadan uçmanın elemiyle çok zaman düğüm olur gelinlerin boğazına.
Gerçi hem ağlarım hem giderim derler…
Çok da ciddiye almaya gelmez o gözyaşlarını…
Yoksa tohuma kaçma ihtimali de var kızlarımızın.
Kapıdan çıkmak varken kapıda kalmayı kimse istemez herhalde.
Mahallenin iğlencesi olmak düşman başına…

Aylar öncesinden, günü belirlenen ayıngın iki önemli ayrıntısı vardı.
Birincisi saz ekibinden tarih almak; ikincisi davetiye.
Davetiye yakın zamana kadar ambalajlı şekerdi.
Sağdıçlar için mendil...
Gariptir, bu davetin adı okumaktır.
Seni okudular mı gız? 
Ben onları hem sünnete hem hatime okuduydum, onla beni okumamışlar… 
Gibi pencerelerden zaman zaman seslerin yükselme ihtimali her daim vardır.

Ayınga davetsiz gelen bir zümre bilirim.
Mahallenin delikanlıları…
Çok zaman damadın, daha ziyade dünürün başına beladır bu gençler.
Bu vakte kadar mahallenin namusunu onlar koruduğu için; delikanlı parası alınır kız çıkarmak için.
Tabi, hiç kimse kanı delilerle dalaşmanın derdinde değildir.
Çok büyük aksilik olmazsa anlaşılabilirdi efebaşıyla.
Zaten anlaşma sağlanamazsa muhtemelen kavga çıkar, düğün dağılır ve kötü bir hatıra olarak gelinle damada hediye edilirdi.

Davetsiz misafirlere, davulcuyu da ilave etmek isterdim.
Ama benim şahitlik ettiğim ayınglarda,
Pekâlâ bu işi meslek edinmiş çalgıcılar yapardı.
Bu akşam mahallemizden kız çıkaracağız.
Herkes hazırlansın.
Gelin damat muradına zaten erecek.
Ama telaş mahallenin diğer bekarlarındadır.
Kızların görücüye çıktığı yegane merasimlerdir bu ayınglar.
En şık elbiseler, arkadaşların da görüşleri alınarak giyilir, annelerin beğenisine sunulurdu.
Aşırılıklar küçük bir azarla düzeltilirdi.
Onay çıktığında kızlar önde, anneler arkada düğünün yapılacağı sokağa doğru yol alınırdı.

Muhtemelen annelerin elinde oturakları olurdu.
Zira ayıngın sonuna kadar ayakta duramazlardı.
Şayet düğün sahibi, ahşap kalaslardan oturacak yer hazırlamadıysa bu oturaklar hayati önem taşırdı.
İki küp takozun üstüne çakılmış tahtadan ibaretti bu oturaklar.
Kalabalık yavaş yavaş toplanmaya başladığında sanki herkes yönlendirilmiş gibi her zaman ki oturma düzenini alırdı.
Anneler oturaklarında, kızlar onların arkalarında...
Böylelikle kızlar, küçük bakışmaları, kaçamakları annelerinden gizlerlerdi.
Kime göz kırpar kızlar.
Tabi ki karşılarında konuşlanmış delikanlılara.
Bizim tabirle manitalarına.
Orta yerde oynayanlar ya nişanlıdır ya da gelin ile damadın yakınları.
Sevdiği oğlan ordaysa kızlar oynayamazdı.
Neden? Tabi ki kıskançlıktan.
Ola ki kız oynar, biri tarafından görülür, beğenilir, maazallah başa bela olurdu.

Ayınglarda en sevmediğim manzara kınaydı.
Beni mazur görün.
Ama en mutlu gününde ağlanmaya zorlanan gelinlere hep acımışımdır.
Ağladığı zaman mesele yoktur da; riyakarlık kabiliyeti yoksa:
Baba evinden çıktığına seviniyor herhalde. 
O anadan kurtulduğuma ben de olsam sevinirim. Gibi yorumlardan da nasibini alırdı gelinler.

Davul ve gırnata eşliğinde ve sağdıçların refakatinde, kına tepsisi elde orta yere gelirdi merasim taburu.
Sağdıçların söylediği türkülerle geline baskı kurulur, ağlaması umulurdu.
Kına yakma işlemi devam ederken gazete kağıdına sarılmış bir yakımlık kınalar davetlilere dağıtılırdı.
Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…
Evi kursunlar da varsın yüksek tepede olsun.
Ev sahibi olmak, kız isterken en büyük pazarlık vesilesidir.
Oğlunuzun evi var mı?
Çok zaman yaptığı işten daha önemli olmuştur ev.
Çünkü ev kendinin olduğunda oğlan tarafı da kız tarafı da evin iaşesini idare edebilirdi.

Erişte, bulgur, pekmez, reçel, salça, turşu, vesaire erzaklar zaten kilerde.
Yöremizin hem en hoş, hem de en kötü yönü bu: Kırkına kadar çocuğa bakmak.
Gerçi kırkından sonra da toruna bakılıyor.
Yani ömür boyu çocuklar sigortalı.
Burada önemli olan ömrün boyu…
O yüzden ne yapın edin, bir arsanız bari olsun kız istemeye giderken.

Ben daha kestirme bir yol biliyorum ama.
Neyse… Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürüp evlenme çağındaki kardeşlerime yanlış örnek olmak istemem. Unutun bunu…
(Kız kaçırmak… Her ne kadar adli bir vakıa olsa da yöremizin aşina olduğu bir kavramdır bu. Çok yadırganmaz kaçaklar. Gençler ya bir anlık telaşla ya da istedikleri halde müsaade alamadıklarından başvururlar bu yola. Bir sebebi daha var o da: Arabesk müzik... Ama her halükarda aileler affeder ve her şey sıfırdan ele alınır. Genç çiftler, düğünü yapar. Yükü aileler çeker.)

Ayınga geri dönüp eğer oynama sırası bize geldiyse şöyle bi dönüverelim.
Efebaşı önde sigaralar ağızda, başlar geri yaslanmış, kollar kartal kanadı, gömleklerin yakası normalden iki düğme aşağıda…
Dairesel hareketin ardından damatla başlayan ikişer kişilik gösterilerde her delikanlı kendini gösterme fırsatı bulurdu.
Siz hiç onların sevgilisinin yerine kendinizi koydunuz mu?

Kız saçların ne kara
Ondan olur makara
Karagözlü yârime
Yakışmıyor sigara
Yalellim yallah

Herkesin oyun havası farklıydı.
Saz ekibiyle aramızda önemli bir anlaşma dili vardı.
Orkestraya yapılan gizli işaretle beraber, uyum içinde aynı ritimde şovumuzu tamamlardık.
Bizim favorimiz çiftetelliydi.
İşte tam o ara, önemli bir ayrıntı devreye girerdi. Damat anası ya da babası davulcuya para verir, davulcu onu damatın başının üstünden geçirirken coşkuyla cabooo! diye bağırırdı.
Ne kadar aşkla şevkle bağırırsa o kadar cabo yapacağını düşünürdü.
Bir ara paraları toplamaya çalışırken davul çalmayı unutsa da sonradan toparlardı işi.
Ancak bu arada ritim gittiğinden oyuncuların yanlış bastığı da olmaz değildi.
Bu karışıklıktan dolayı saz ekipleri bir çözüm bulmuşlar bu işe. Ekibe bir tane tef ilave etmişler. Tef, çanak şeklinde olduğundan ve yine yardımcı ses olduğundan akışta herhangi bir sıkıntıya sebebiyet vermiyor. Onların sıkıntısı da; cabo basanlar fazlalaştığında yere düşen paraları, mahallenin afacanlarına kaptırmaktı. Atik davranmak zorundaydılar, bu yüzden kan ter içinde kalırlardı.
Düğün bittiğinde kalabalık yavaş yavaş dağılır, meydanda sağdıçlar ve yeni çift kalırdı. Duam o ki; Allah kimseyi insafsız sağdıçların eline bırakmasın.
İki kişilik bir kapı, dünyaya kapanır.
Yeni ve huzurlu sabahlara aralanmak üzere.
Mutluluklar sizlere…
Balayınız, bal ömrünüz olsun…
Evinizde bakabileceğiniz kadar dada*…
Ve dünyada mekânınız Çan, ahirette cennet olsun, …

Dada: Çocuk, bebek manalarındaki yerel söyleyiş.

Fazıl Sayın
Paylaş

09 Haziran 2017

Bağ komşumuz zeytinlik


















Yeryüzü tarihinin Akdeniz havzasında yazıldığını ifade etmek yanlış olmaz. Toplulukların gelenekleri geçmişin izlerini taşıyor haliyle. Akdeniz’ in kalbinde yer alan Anadolu birçok canlının vatanı özelliğini taşıyor. İçlerinden iki tanesini yazacağız burada; kutsal kitapların bile göz ardı etmediği Zeytin ve Üzüm yani zeytinlik ve üzüm bağları. Tarihte ilk şarabın üretildiği yer (Kapadokya) olan Anadolu ile İtalya coğrafyasının başka bir ortak noktası daha olabilir mi? Evet var. Toplumların sosyo ekonomik yapılarına nüfuz eden ve bir çok bakımdan toplumun genlerine geçtiğini gördüğümüz zeytin ve üzüm. Öncelikle bir özelliği var ki, yurdumuz gündemine Meclisimizde tartışılan torba yasada yer alma olasılığı ile gelen zeytin hem Akdeniz ülkeleri hem de memleketimiz için önemli bir konumda bulunuyor.

Zeytin Üreten Ülkeler
Ülke Zeytin bin t
İspanya 5,277
İtalya 3,221
Yunanistan 2,232
Türkiye 1,292
Tunus 846

Yıllar içinde zeytin ağacı sayısı (TUİK)
Yıl Toplam Meyve veren
1990 85,560 80,600
2000 97,770 89,200
2005 113,180 96,625
2010 156,448 111,398
2016 173,785 147,430

Anadolu’ da özellikle Egede doğan her kız çocuğuna bir zeytinlik alınırken İtalya’da benzer bir gelenek kız çocuğunun doğduğu sene bağ bozumunda kaynatılan üzüm suyu yıllar boyu fıçılarda saklanıp Balzamik Sirke olarak değerlendiriliyor. Her iki uygulamanın gelirleri kızın evliliğinde kullanılmak üzere bir ekonomik değer üretiyor.

Birçok toplumda kız çocuklarına değer verilmezken Ege bölgesinde doğan her kız çocuğuna bir zeytinlik alma geleneği uygulanıyor. Zeytin hasadından elde edilen birikim kızlar evlenme çağına geldiğinde ev, eşya ve takı için kullanılırdı. Bu adet günümüze kadar geldi ve devam ediyor. Kızlara ailesinden gelen zeytinlik gelecek nesillere aktarılıyor. Dolayısıyla beşik maneviyatını zeytin ağaçlarını tehlike içine düşürmeyen tersine toplumun değer verdiği açıdan sürdürülebilir hale getirmek hayati önem taşıyor. Eğer birazcık maneviyatımız varsa vekillerimizin bunları düşünüp doğru kararı vereceklerine inanıyoruz.

















Balzamik Sirke
Modena bölgesinde kız çocuğunun doğduğu sene bağ bozumunda şıra ağır ateşte geriye üçte biri kalana kadar kaynatılıyor ve kazandaki üzüm suyu, pekmez kıvamına gelince, farklı ebatlardaki; kestane, kiraz, dut ve meşe gibi farklı ağaçlardan yapılan fıçılara boşaltılıyor. Bu fıçılar kız bebeğin çeyizi olarak yıllar boyu saklanıyor.
Sirkenin depolandığı yatay fıçılar 12 veya 24 sene çoğunlukla evin tavan arasında yıllanıyor, her sene buharlaşma nedeniyle azalan sirke yeni üretilen şıra ilavesi yapılarak tamamlanıyor.  Bu uygulama yani yavaş yıllanma, değişik ağaç cinslerinden imal edilmiş fıçılarda farklı aromayla gelişmeye ve alkolün uçmasıyla kıvamı artmaya başlıyor. Yıllar sonra genç kız evlilik çağına geldiği zaman çeyizinde yaşı kadar yıllanmış ve servet değerinde balzamik sirkesi oluyor. Örneğin 150 litre çeyizi olan gelinin evlenirken 75 bin euro bütçesi bulunuyor.

Paylaş